26 Ekim 2026 Pazartesi

Mehmet Akif ve Said Halim Paşa’nın Düşüncesinde Krizler ve Çözümler- I: Yöneticilere Serzeniş

Mehmet Akif ve Said Halim Paşa’nın Düşüncesinde Krizler ve Çözümler- I: Yöneticilere Serzeniş

Arş. Gör. Ahmet Celal Şener[1]

Giriş

Geç Osmanlı dönemi, imparatorluk yönetiminin, entelektüel geleneklerin, toplumsal bütünlüğün dayanıklılığı ve sürdürülebilirliğini sınayan politik, sosyal ve kültürel çalkantılarla krizlere şahit olmuş bir devirdir. Bu geçiş ve reform dönemi, zamanın sistemsel sorunlarını ele almaya çalışıp çözmeyi amaçlayan ilim ve fikir insanlarına ev sahipliği yapmıştır. Bu entelektüel yol göstericiler arasında Said Halim Paşa, Buhranlarımız adlı eseriyle Osmanlı toplumunun karşı karşıya kaldığı sosyopolitik ve ahlaki ikilemlere yönelik ayrıntılı bir eleştiri ve çözüm reçetesi sunmuştur. Benzer şekilde Mehmet Akif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde adlı manzum eserinde, müşahede ettiği toplumsal sıkıntıları güçlü bir edebi dille yazıya dökerek, İslâmî ilke ve kültürel özgünlük nazarından toplumsal tecdid için bir vizyon ortaya koymuştur.

Bu çalışmanın ilk bölümünde, Said Halim Paşa ve Mehmet Akif Ersoy'un içinde bulundukları dönemin krizlerine yönelik tasavvurları, eserleri üzerinden doğrudan "yönetici sınıfa" yönelttikleri tespit ve eleştiriler çerçevesinde analiz edilecektir. Bulundukları farklı yaşam ve ortam biçimlerine rağmen Paşa ve Ersoy'un eserleri, yönetici başarısızlıklarını, liyakatsizliği ve körü körüne Batı taklitçiliğini merkeze almaktadır. İki mütefekkirin yönetici sınıfa yönelik serzenişlerinin günümüz sorunlarına da ışık tuttuğunu ve sundukları reçetelerin çağdaş tartışmalar bağlamında halen geçerliliğini koruduğunu belirtmek gerekir.

Yöneticilere Serzeniş

Yönetim anlayışları, toplumların geleceği ve bekası için hayati öneme sahiptir. Tarihe bakıldığında, yöneticiler ve halk arasındaki ilişkinin, yalnızca toplumsal düzeni değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik kalkınmayı da doğrudan etkilediği görülür. Bu vesileyle Osmanlı döneminden günümüze yönetim sistemlerinde karşılaşılan temel sorunları ele almak, çağımız yöneticilerine yön göstermesi bakımından da kıymetlidir. Gerek Mehmet Akif gerekse Said Halim Paşa’nın tenkitleri, dönemsel bir eleştirinin ötesine geçerek yapısal sorunlara parmak basmaktadır.

Akif’ten Yöneticilere Serzeniş

Yönetici sınıf, Akif'in muhalefetinde ilk sırayı alır. Hem meşrutiyet öncesini hem de meşrutiyet sonrasını hikâyeleştiren şiirde, her iki dönemin yöneticilerine eleştiriler karşımıza çıkar. Şiirde muhalefet olunan diğer problemlerin de yönetimle alakasız olduğu elbette söylenemez. Ancak, burada doğrudan yönetici sınıfı hedef alan problemler tespit edilecek, diğer eleştiri hedefleri ayrı başlıklarda incelenecektir.

Köprüden çok geçerim; hem ne kadar geçtimse,

Beni sevk etmedi bir kerrecik olsun ye’se,

Ne Halîc’in o yosun çehreli miskin suları;

Ne onun hilkate küsmüş gibi durgun kenarı!

Herkesin hissi bir olmaz. Meselâ karşıdaki,

Sâhilin, başbaşa vermiş, düşünen, pis, eski.

Ağlamış yüzlü, sakîl evleri durdukça, sizin,

İçinizden acı şeyler geçecek hep... Lâkin,

Bak benim öyle değil... Siz de biraz şâir olun.

(Ersoy, 2017, 139)

 

Akif, şiire ironik söylemle başlar. Haliç'ten Süleymaniye'ye doğru yürüyen şair-anlatıcı, Haliç'in yosunlarından, miskin suyundan, kenardaki pis, bakımsız ve çirkin evlerden dolayı içinin acımadığını, çünkü onlara şairane bakabildiğini söyler; "Siz de biraz şair olun" diyerek gördüğü pisliğe hüsn-i ta'lille yaklaşmak ister ve şehrin bakımsızlığına karşın yöneticileri ironi yoluyla eleştirir. Diğer taraftan Akif’in metaforik anlatımını es geçmemek gerekir.

Akif köprü metaforuyla birlikte Müslümanların bir geçiş sürecinde olduğunu işaret etmektedir. İslam milletinin halinin iyice olmadığını ve sıkıntılar içerisinde olduğunu yosunlu, pis ve durgunlukla tarif etmektedir. Lakin ne kadar bu köprülerden, geçiş süreçlerinde bulunsa da bu durumun bir yeis oluşturmaması gerektiğini ve ümitvar bir hal üzere olunması gerektiğini vurgulamaktadır. Öte yandan bu sıkıntılı süreçlerin şairlerin realite üstü bakış açısıyla atlatılabileceğini de açıklamaktadır.

Seni ey sevgili kâri’, bu telâkkî, pek pek,

Azıcık güldürecek... Yoksa öbür yanda, hazin,

Bin hakîkat sırıtırken kıyısından denizin,

Diyeceksin ki: “Hayâlin yeri yoktur... Boşuna!”

Ya şu timsâl-i İlâhî de mi gitmez hoşuna?

Öyle ta’zîb-i nigâh eyleme bedbîn olarak,

Bırak etrâfı da, karşında duran ma’bede bak:

Başka bir sâhile gehvâre-i emvâcından,

Böyle şeh-dâne çıkarmış mı yakınlarda zaman!..

Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr...

Leb-i deryâdan uçan bir ebedî hande-i nûr!

Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci,

Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!..

(Ersoy, 2017, 139-140)

Akif, köprü metaforunda Batı ve Doğuyu da tarif etmektedir. Pis, kirli ve özümsenmeyen galatanın karşısını Batı olarak tasavvur etmektedir. Öte yandan timsal-i ilahi olarak kabul ettiği Süleymaniye’yi göstererek Doğu’yu, var olan ilim, kültür, medeniyet ve mirasına değinmektedir. Dirilişin bu zengin mirası sahiplenmek ve sahip çıkmakla gerçekleşeceğine inanmaktadır.

Sığmıyor en büyük endâzeye işler artık;

Saltanat nâmına, din nâmına bin maskaralık...

Ne felâket ne rezâletti o devrin hâli!

Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli,

İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:

Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş!

Nerde bir maskara sivrilse, hayâsızlara pîr,

Haydi Mâbeyn-i Hümâyûn’a !.. Ya bâlâ ya vezîr!

Ümmetin hâline baktım ki: Yürekler yarası!

Ne bir ekmek yedirir iş ne de ekmek parası.

Kışla yok, dâire yok, medrese yok, mektep yok;

Ne kılıç var ne kalem... Her ne sorarsan, hep yok!

(Ersoy, 2017, 146)

Meşrutiyet öncesi İstanbul’un halini tarif eden Akif, tüm alanlarda bir liyakatsizlik ve iş bilmezliğin hâkim olduğunu ifade etmektedir. Ümmetin sefalet içinde kaldığını, maddi ve manevi ihtiyaçların karşılanmadığını vurgulamaktadır. Halkın istihdam edileceği, çalışıp maddi kazanç elde edeceği bir iş yerinin olmadığı gibi, milletin manevi anlamda ayakta tutan mektep, medreselerde olmadığı zikredilmektedir. Aynı zamanda, devletin ayakta kalmasını sağlayan kalemiye, ilmiye, seyfiye sınıflarının da keyif ve sefa içerisinde liyakatsiz bir tavır için olduğu anlaşılmaktadır. Tüm bunlar ümmetin içler acısı bir ortama ev sahipliği yaptığını ve artık yeni arayışlarda içinde olmanın gerekliliğini göstermektedir.

Akif, yöneticilere muhalefet noktasında İslam ümmetinin İkinci Meşrutiyetle birlikte ciddi beklentilerinin olduğunu ve hayal dünyalarında neleri tasavvur ettiklerine değinmektedir.

Görüyordum, iki üç bin mil açıktan bakarak,

Şu sizin kapkara İstanbul’u kardan daha ak.

Parlıyor alnı uzaktan Ay’ın on dördü gibi;

Gülüyor: İşvesinin câzibeler müncezibi.

Ne gezer şimdi o zillet, o sefâlet? Heyhât!

Bu ne müdhiş azâmet, oh, ne müdhiş dârât!

Sayısız mektep açılmış: Kadın, erkek okuyor;

İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.

Gece gündüz basıyor millete nâfi’ âsâr;

Âdetâ matba’alar bir uyumaz hizmetkâr.

Mülkü baştan başa i’mâr edecek şirketler;

Halkın irşâdına hâdim yeni cem’iyyetler,

Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;

Gemiler sâhile boydan boya servet taşıyor…

(Ersoy, 2017, 158)

Akif'in dilinden Millet-i İslam, 2. Meşrutiyet sonrası oluşturulacak ortamın devletin her kademesinde büyük değişikliklere vesile olacağını düşünmekteydi. Okulların açılacağı, kadın-erkek demeden kaliteli bir eğitim sisteminin var olacağı, sanayi, ziraat alanında fevkalade ilerlemelerin gerçekleşeceği bir ortam hayal ediliyordu. Cemiyetler ve kuruluşlar hakkı anlatma noktasında apayrı bir seviye ulaşacağı noktasında ümit ediliyordu. Manevi zenginliğin yanında maddi zenginlik de İstanbul'un dört birini sarmış, su ve kara yolları üzerinden zenginlik her bir tarafa tesir edeceği kabul ediliyordu. Payitaht artık karanlık vechini apaydınlık bir yapıya bırakacağı tasavvur ediliyordu. Lakin İkinci Meşrutiyetle bu ümitvar düşünce hayalden öteye geçemedi. Nitekim yönetim istenilen yenilikleri gerçekleştirmede yetersiz kaldı.

Ne devâirde hükûmet ne ahâlîde bir iş!

Ne sanâyi’, ne maârif ne alış maârif ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir: Zâbıta yok, râbıta yok;

Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok.

“Zevk-i hürriyyeti onlar daha çok anlamalı

Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyîk ile ta’lîm, o da bir istibdâd...

Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd!

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…

(Ersoy, 2017, 160)

Yönetim ümmeti hayal kırıklığına uğratmıştı. Devletin her bir kademesi liyakatsiz ve iş görmez insanlarla dolup taşmıştı. Ne güvenlik adına bir hareket ne de dini mefhumu anlatacak hoca vardı. Mektepler kapalı, eğitim yoktu.

Said Halim Paşa’dan Yöneticilere Serzeniş

Said Halim Paşa, Osmanlı İmparatorluğunun içerinde bulunduğu dönüşüm süreçlerini analiz etme hususunda, yöneticilerin halkın realitesi ve arzularından uzak kararlar aldığını ifade eder. Bu vesileyle yöneticilerin başarısızlığını, toplumu gerçekten anlamak yerine taklitçi ve yüzeysel reformlarla çözüm arama eğiliminden kaynaklandığını düşünmektedir:

“Bizim, şimdiye kadar hiçbir ıslahatın icrasında muvaffak olamayışımız, daimî olarak, bizce yapılması zararı olan, yahut yapılmasına imkân olmayan şeyleri yapmak istemiş olmaklığımızdan ileri gelmiştir” (Said Halim Paşa, 1973, 55).

Bu eleştiri, yöneticilerin reform adı altında halkın temel ihtiyaçlarını göz ardı ederek, dış görünüşte başarılı ancak toplum nezdinde etkisiz yeniliklere yöneldiğini göstermektedir. Günümüze bakıldığında da bu anlayış, ekonomik ve toplumsal reformlarda halkın gerçek ihtiyaçlarına öncelik verilmeyerek farklı şeylerin öncelenmesi durumunda benzer başarısızlıklara yol açmaktadır.

Said Halim Paşa, yöneticiler tarafından Batı medeniyetinin körü körüne taklit edildiğini ifade etmektedir. Paşa, Batı’dan alınan kanun ve düzenlemelerin, Osmanlı’nın toplumsal yapısına uygun hale getirilmeden uygulanmasının büyük bir hata olduğunu belirtir.

“İşte, görülüyor ki, bütün fenalıkların asıl sebebi bir tanedir. Bu sebep, ecnebi kanun ve müesseseleri kabul ve ithal ettiğimiz takdirde yenilik ve terakkiye mazhar olacağımıza inanmak hatasıdır. Bütün felaketlerimizin kaynağı olan şu zararlı kanaat, acaba bize nereden geldi? Fikrimizce bütün bu fenalıkları doğuran, batı medeniyetini anlamadan taklit edişimizdir. Cemiyetlerin tekamülü kanununa hakkıyla vakıf olmadığımız içindir ki, milletlerin kanun ve nizamlarını ve anayasalarını iktibas edecek olursak, bütün işlerimizde ve idarede onlar kadar gelişmeye nail olacağımıza inanıyoruz” (Said Halim Paşa, 1973, 56).

Bu noktada Said Halim Paşa yönetimde yerel koşulların ve kültürel dinamiklerin önemine değinmektedir. Said Halim Paşa’nın değindiği bu eleştiri, günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır. Nitekim küreselleşme çağında, toplumların kendi öz dinamiklerine uygun reformlar planlamadan dışarıdan ithal edilen politikaların uygulanmaya çalışılması, defaatle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Toplumların kendilerine özel kültürel ve tarihi değerleri olduğu gerçeği es geçildiğinde, yapılan tecdid hareketleri ve yenilikler köklü değişimlere yol açması pek mümkün olmaz.

Said Halim Paşa, toplum içerisindeki çatışma ve kutuplaşmaların özünde, yönetim anlayışlarındaki eksikliklerin yattığını savunur. Örneğin Parlamenter sistemin Osmanlı’ya uyarlanmasında yapılan yanlışlıklara değinir ve oluşturulan siyasi partilerin işlevsel olmayışlarını eleştirir. “Fakat bu sebepler olmayınca, ne olursa olsun, sözde siyasi partiler icat etmeye kalkıştık” (Said Halim Paşa, 1973, 84).

Paşa’ya göre, siyasi anlaşmazlıkların temelinde, Osmanlı’nın çok uluslu yapısının beraberinde getirdiği iç anlaşmazlıklar ve yönetimdeki başarısızlıklar bulunmaktadır. Modern yönetim nazarından bakıldığında, toplumsal farklılıkların zenginlik yerine çatışma unsuru olarak anlaşılması, sorunların ardı ardına devam etmesine sebebiyet vermiştir. Ulus devlet bakış açısı sebebiyle oluşan tamamlayıcı kimlik (Complementary İdentity) anlayışı Osmanlı’da da vücut bulmuş ve birleştirici anlayış olan kesişen kimlik (Cross-cutting identity) tercih edilememiştir. Said Halim Paşa’nın işaret ettiği bu sorunlar günümüzde de halen devam etmektedir.

Said Halim Paşa, yönetim mekanizmasının halktan kopuk oluşu ve yöneticilerin halkın ihtiyaçlarına karşı yabancılaşmasını, büyük bir sorun olarak ele almaktadır. Bu durumu şu sözleriyle özetlemektedir:

Bir milletin yaşadığı gerçek hayatın ihtiyaç­ları kaçınılmaz şeylerdir. Bunların eksikliği hayatı tahrip eder, onulmaz yaralar açar. Hayatın sun'i şeylere tahammülü yoktur. İhtiyaçlarına uymayan her şey kendiliğinden kaybolmaya mahkumdur.

(Said Halim Paşa, 1973, 80)

Bu sözlerden hareketle halktan kopuk bir yönetim anlayışının, devamlılığı mümkün değildir. Nitekim bu kopuk yaşam yalnızca toplumsal huzursuzluklara yol açmakla kalmaz aynı zamanda devletin uzun vadede zayıflamasına ve en nihayetinde dağılmasına neden olur.

Said Halim Paşa, yöneticilerin hata ve kusurlarını dile getirerek eleştiride bulunurken aynı zamanda reçeteleri olabilecek çözüm önerileri de yapmaktadır. Paşa, toplumsal düzenin yeniden inşasının yasaların ithal edilmesiyle mümkün olmayacağının bunun yerine toplumun değerlerinin ve kültürünün özünden yola çıkarak toplumu yansıtan yasalarla hareket edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Reformların temelinde, toplumu anlayan ve halkın taleplerine duyarlı bir yönetim anlayışının gerekliliğine değinmektedir. “İnsanların kanun ve nizamlar için değil, kanun ve nizamların insanlar için meydana getirilmiş olduğunu hiçbir zaman anlayamamışlardır” (Said Halim Paşa, 1973, 55) ifadesiyle yöneticilerin toplumsal sorunlara çözüm üretirken, bireylerin ve toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulundurulması gerektiğini açıkça vurgulamaktadır.

Paşa, yöneticilere düşen temel görevin, halkın ihtiyaçlarına yönelik reformların yerel koşullara uygun şekilde hayata geçirilmesi olduğunu düşünmektedir. İdeolojik çekişmelerin toplumda ayrışmaya neden olduğu, halkın taleplerine kulak verilmediği ve taklitçi bir anlayışın benimsendiği her yönetimin, toplumu bir buhranla karşı karşıya bırakacağını bildirmektedir. “Meşrutiyet idaresi de bugünkü neslin bir eseridir” (Said Halim Paşa, 1973, 70). Yani bir toplumun kaderinin, onu yönetenlerin elinde olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeple, yöneticilerin toplumsal dinamiklere duyarlı ve ideolojik kutuplaşmaları aşan yönetim anlayışı benimsemeleri gerektiğini ifade etmektedir.

Sonuç

Geç Osmanlı döneminin yaşadığı derin siyasi ve sosyal krizleri aşma noktasında Mehmet Akif Ersoy ve Said Halim Paşa’nın idarecilere yönelttikleri eleştiriler, temel bir noktada birleşmektedir: Halktan ve yerel gerçeklikten kopuk, şekilci ve taklitçi bir yönetim anlayışının sürdürülemezliği. Akif, yöneticilerin liyakatsizliğini, iş bilmezliğini ve topluma vadedilen umutları boşa çıkarmasını sarsıcı bir dille eleştirirken; Said Halim Paşa meseleyi yapısal ve sosyolojik bir zeminde ele almış, Batı kurumlarının ruhsuz bir şekilde kopyalanmasının yarattığı kurumsal çöküşe dikkat çekmiştir.

Her iki mütefekkirin de vurguladığı üzere, kanunların ve reformların başarısı, ithal edildikleri coğrafyanın değil, uygulandıkları toplumun tarihsel dinamiklerine uygun olmalarına bağlıdır. Yöneticilerin, halkın maddi ihtiyaçları kadar inanç köklerini de idrak edememesi, devleti ağır buhranlara sürüklemiştir. Nitekim dönemin aydınları tarafından yapılan bu yapısal tespitler, günümüz modern yönetim anlayışları ve ıslahat süreçleri için de geçerliliğini koruyan evrensel ikazlar niteliğindedir.

Ancak toplumsal bir çöküş ya da diriliş yalnızca idareci sınıfın omzuna yüklenemez. İslâmî ilkeler etrafında şekillenecek hakiki bir tecdid hareketi; yöneticilerin liyakati kadar, toplumu irşad edecek din adamlarının ehliyetini ve bizzat halkın şuurlu duruşunu da gerektirmektedir. Birbiriyle doğrudan bağlantılı olan bu krizin diğer muhatapları olan din adamları ve halk kitlelerine yöneltilen serzenişler, yazı dizimizin bir sonraki bölümünde tahlil edilecektir.

 

Kaynakça

Ersoy, Mehmed Âkif. Safahat. hzl. M. Ertuğrul Düzdağ. İstanbul: TDV Yayınları, 2017.

Said Halim Paşa. Buhranlarımız. hzl. M. Ertuğrul Düzdağ. İstanbul: Tercüman Yayınları, 1973.

 

 

 

 



[1] Trabzon Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi.


 

24 Ekim 2026 Cumartesi

Kötüler

 

Ebû Ömer b. Dâvud

Hayattan daha etkili bir öğretmen olmasa gerektir. Ebeveynlerimizin, öğretmenlerimizin, büyüklerimizin öğütleri anlamlı ve haklı olsa da çoğu zaman hayatımızda karşılık bulamıyor. Nasihatler deneyimlerle perçinlenince daha anlamlı hale geliyor.

21 Ekim 2026 Çarşamba

Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - III


Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - III

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Şam’dan sonra İran sahasında da hükümdarlık hafızası ve saray geleneği önemli bir yer tutuyordu. Pers/Sâsânî geçmişine ilişkin yazılı anlatılar, hanedanların yükselişini ve çöküşünü geniş bir zaman içinde ele alıyordu. Müslümanların bu mirasla buluşması fetihlerle başlayan, sonraki yüzyıllarda tercüme ve telif faaliyetleriyle derinleşen bir süreçtir.

17 Ekim 2026 Cumartesi

Yazmaya devam et…

 


Adnan Demircan

Hatırat ve nehir söyleşi kitapları ilgi duyduğum türlerden biri… Bir dönem özellikle hocalar tuttukları notları yayınlama hususunda çok ketum davranıyorlardı. Elbette çevrelerindeki insanları kırmama kaygısı taşıyanları vardı. Ancak önemli bir kısmı fincancı katırlarını ürkütmek istemiyorlar, başlarına iş açmaktan çekiniyorlardı.



Bilindiği gibi son iki asra yakın siyasî serencamımız sebebiyle birçok insan ciddi baskılara maruz kaldı. Muhakkak bu satırları okuyanlardan bazı kişiler bizzat bu baskıların bazılarına maruz kalmışlardır. Ancak geçmişte maruz kalınan baskının bir boyutu da psikolojik…

13 Ekim 2026 Salı

1.000 (Yazıyla Bin)

1.000 (Yazıyla Bin)

Prof. Dr. Şaban Öz

Aslında böyle bir yazıya başarı hikayelerinden biriyle başlamak gerekirdi; efendim falan resmini astırmış demiş ki, “hatasını bulun” herkes çiziktirmiş, bir gün sonra “doğrusunu yapın” deyince kimse dönüp bakmamış… Efendim, “Evrenin bütün karanlıkları bir araya gelse bir mumun ışığını söndüremez”miş… vs. vs. Efendim, “Yeni bir asır başladı ve bu asırda açık söyleyeyim tek kural var: “Boş yapma ne ürettin onu söyle!” İster bilgi çağı ister yapay zekâ ister süper zekâ çağı deyin. Ne derseniz deyin, ürettiğiniz kadar var değilsiniz, bilakis ürettiğinizin ta kendisisiniz.

11 Ekim 2026 Pazar

Toledo Sokaklarında Düşünsel ve İlmî Bir Yolculuk


Toledo Sokaklarında Düşünsel ve İlmî Bir Yolculuk

İbrahim Halil Er

Tuleytula’nın Âlimleriyle Şehrin Hafızasında

Mekânın kendisinden çok, mekânın hafızasını ve Toledo çevresinde oluşan ilmî-edebî birikimi takip eden bir seyahat.

Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - II

Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - II

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Fetihler sadece bir toplumun siyasî sınırlarını genişleten faaliyetler bütünü değildir. Zira bu genişlemeler neticesinde korunması gereken bilgiler çoğalmış, mahiyeti de farklılaşmıştır. Yayılmanın hangi sebeple başlatıldığı, bir şehrin hangi şartlarda teslim olduğu, yapılan anlaşmanın kimleri kapsadığı ve arazinin nasıl kullanılacağı yönetim açısından önem taşıyordu.

6 Ekim 2026 Salı

'Doğumunun 1500. Yılında Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (s.a.s.)' başlıklı Uluslararası Mevlid-i Nebi Sempozyumu Değerlendirmesi


'Doğumunun 1500. Yılında Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (s.a.s.)' başlıklı Uluslararası Mevlid-i Nebi Sempozyumu Değerlendirmesi

Ahmet Celal Şener - Samed Başyeşil

25-27 Eylül 2026 tarihlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı himayesinde düzenlenen 'Doğumunun 1500. Yılında Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (s.a.s.)' başlıklı Uluslararası Mevlid-i Nebi Sempozyumu; akademik çevreler ve İslam tarihi araştırmacıları için son derece verimli tartışmalara zemin hazırlamıştır. Düzenleme ve bilim kurullarının titiz çalışmalarıyla hazırlanan organizasyon, kapsamı ve ele aldığı konuların zenginliği bakımından takdire şayandır.

4 Ekim 2026 Pazar

Balansiya’nın Sessiz Meclisi: Şairler ve Âlimlerle Valencia Sokaklarında


Balansiya’nın Sessiz Meclisi: Şairler ve Âlimlerle Valencia Sokaklarında

İbrahim Halil Er

Valencia’da birkaç saat dolaştıktan sonra şunu fark ettim: Ben artık yalnız şehri gezmiyordum.

Birileri benimle birlikte yürümeye başlamıştı.

3 Ekim 2026 Cumartesi

Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - I

Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - I

Prof. Dr. Cahit Külekçi

İslâm medeniyetinde tarih yazımının gelişmesi fetihlerle genişleyen siyasî sınırların nasıl anlaşılacağı sorusuyla yakından ilişkilidir. Müslümanlar Şam, Anadolu, İran, Asya ve Mısır'a ulaştıklarında karşılarında köklü devlet gelenekleri, farklı inanç toplulukları ve yüzyıllar boyunca biriktirilmiş bilgiler buldular. Bu karşılaşma Müslümanların geçmişi anlatma biçimlerini etkiledi ve kayda geçirilmesi gereken olayların kapsamını büyüttü.

Yazarlar