Mehmet Akif ve Said Halim Paşa’nın Düşüncesinde Krizler ve Çözümler- I: Yöneticilere Serzeniş
Arş. Gör. Ahmet Celal Şener[1]
Giriş
Geç Osmanlı dönemi, imparatorluk yönetiminin, entelektüel geleneklerin,
toplumsal bütünlüğün dayanıklılığı ve sürdürülebilirliğini sınayan politik,
sosyal ve kültürel çalkantılarla krizlere şahit olmuş bir devirdir. Bu geçiş ve
reform dönemi, zamanın sistemsel sorunlarını ele almaya çalışıp çözmeyi
amaçlayan ilim ve fikir insanlarına ev sahipliği yapmıştır. Bu entelektüel yol
göstericiler arasında Said Halim Paşa, Buhranlarımız adlı
eseriyle Osmanlı toplumunun karşı karşıya kaldığı sosyopolitik ve ahlaki
ikilemlere yönelik ayrıntılı bir eleştiri ve çözüm reçetesi sunmuştur. Benzer
şekilde Mehmet Akif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde
adlı manzum eserinde, müşahede ettiği toplumsal sıkıntıları güçlü bir edebi
dille yazıya dökerek, İslâmî ilke ve kültürel özgünlük nazarından toplumsal
tecdid için bir vizyon ortaya koymuştur.
Bu çalışmanın ilk bölümünde, Said Halim Paşa ve Mehmet Akif Ersoy'un içinde
bulundukları dönemin krizlerine yönelik tasavvurları, eserleri üzerinden
doğrudan "yönetici sınıfa" yönelttikleri tespit ve eleştiriler
çerçevesinde analiz edilecektir. Bulundukları farklı yaşam ve ortam biçimlerine
rağmen Paşa ve Ersoy'un eserleri, yönetici başarısızlıklarını, liyakatsizliği
ve körü körüne Batı taklitçiliğini merkeze almaktadır. İki mütefekkirin
yönetici sınıfa yönelik serzenişlerinin günümüz sorunlarına da ışık tuttuğunu
ve sundukları reçetelerin çağdaş tartışmalar bağlamında halen geçerliliğini
koruduğunu belirtmek gerekir.
Yöneticilere Serzeniş
Yönetim anlayışları, toplumların geleceği ve bekası için hayati öneme
sahiptir. Tarihe bakıldığında, yöneticiler ve halk arasındaki ilişkinin,
yalnızca toplumsal düzeni değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik kalkınmayı
da doğrudan etkilediği görülür. Bu vesileyle Osmanlı döneminden günümüze
yönetim sistemlerinde karşılaşılan temel sorunları ele almak, çağımız
yöneticilerine yön göstermesi bakımından da kıymetlidir. Gerek Mehmet Akif
gerekse Said Halim Paşa’nın tenkitleri, dönemsel bir eleştirinin ötesine geçerek
yapısal sorunlara parmak basmaktadır.
Akif’ten Yöneticilere Serzeniş
Yönetici sınıf, Akif'in muhalefetinde ilk sırayı alır. Hem meşrutiyet
öncesini hem de meşrutiyet sonrasını hikâyeleştiren şiirde, her iki dönemin
yöneticilerine eleştiriler karşımıza çıkar. Şiirde muhalefet olunan diğer
problemlerin de yönetimle alakasız olduğu elbette söylenemez. Ancak, burada
doğrudan yönetici sınıfı hedef alan problemler tespit edilecek, diğer eleştiri
hedefleri ayrı başlıklarda incelenecektir.
Köprüden çok geçerim; hem ne kadar
geçtimse,
Beni sevk etmedi bir kerrecik olsun ye’se,
Ne Halîc’in o yosun çehreli miskin suları;
Ne onun hilkate küsmüş gibi durgun kenarı!
Herkesin hissi bir olmaz. Meselâ karşıdaki,
Sâhilin, başbaşa vermiş, düşünen, pis,
eski.
Ağlamış yüzlü, sakîl evleri durdukça,
sizin,
İçinizden acı şeyler geçecek hep... Lâkin,
Bak benim öyle değil... Siz de biraz şâir
olun.
(Ersoy, 2017, 139)
Akif, şiire ironik söylemle başlar. Haliç'ten Süleymaniye'ye doğru yürüyen
şair-anlatıcı, Haliç'in yosunlarından, miskin suyundan, kenardaki pis, bakımsız
ve çirkin evlerden dolayı içinin acımadığını, çünkü onlara şairane
bakabildiğini söyler; "Siz de biraz şair olun" diyerek gördüğü
pisliğe hüsn-i ta'lille yaklaşmak ister ve şehrin bakımsızlığına karşın
yöneticileri ironi yoluyla eleştirir. Diğer taraftan Akif’in metaforik
anlatımını es geçmemek gerekir.
Akif köprü metaforuyla birlikte Müslümanların bir geçiş sürecinde olduğunu
işaret etmektedir. İslam milletinin halinin iyice olmadığını ve sıkıntılar
içerisinde olduğunu yosunlu, pis ve durgunlukla tarif etmektedir. Lakin ne
kadar bu köprülerden, geçiş süreçlerinde bulunsa da bu durumun bir yeis
oluşturmaması gerektiğini ve ümitvar bir hal üzere olunması gerektiğini
vurgulamaktadır. Öte yandan bu sıkıntılı süreçlerin şairlerin realite üstü
bakış açısıyla atlatılabileceğini de açıklamaktadır.
Seni ey sevgili kâri’, bu telâkkî, pek pek,
Azıcık güldürecek... Yoksa öbür yanda,
hazin,
Bin hakîkat sırıtırken kıyısından denizin,
Diyeceksin ki: “Hayâlin yeri yoktur...
Boşuna!”
Ya şu timsâl-i İlâhî de mi gitmez hoşuna?
Öyle ta’zîb-i nigâh eyleme bedbîn olarak,
Bırak etrâfı da, karşında duran ma’bede bak:
Başka bir sâhile gehvâre-i emvâcından,
Böyle şeh-dâne çıkarmış mı yakınlarda
zaman!..
Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr...
Leb-i deryâdan uçan bir ebedî hande-i nûr!
Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci,
Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş
inci!..
(Ersoy, 2017,
139-140)
Akif, köprü metaforunda Batı ve Doğuyu da tarif
etmektedir. Pis, kirli ve özümsenmeyen galatanın karşısını Batı olarak tasavvur
etmektedir. Öte yandan timsal-i ilahi olarak kabul ettiği Süleymaniye’yi
göstererek Doğu’yu, var olan ilim, kültür, medeniyet ve mirasına değinmektedir.
Dirilişin bu zengin mirası sahiplenmek ve sahip çıkmakla gerçekleşeceğine
inanmaktadır.
Sığmıyor en büyük endâzeye işler artık;
Saltanat nâmına, din nâmına bin
maskaralık...
Ne felâket ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli,
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:
Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş!
Nerde bir maskara sivrilse, hayâsızlara
pîr,
Haydi Mâbeyn-i Hümâyûn’a !.. Ya bâlâ ya
vezîr!
Ümmetin hâline baktım ki: Yürekler yarası!
Ne bir ekmek yedirir iş ne de ekmek parası.
Kışla yok, dâire yok, medrese yok, mektep
yok;
Ne kılıç var ne kalem... Her ne sorarsan,
hep yok!
(Ersoy, 2017,
146)
Meşrutiyet öncesi İstanbul’un halini tarif eden Akif, tüm
alanlarda bir liyakatsizlik ve iş bilmezliğin hâkim olduğunu ifade etmektedir.
Ümmetin sefalet içinde kaldığını, maddi ve manevi ihtiyaçların karşılanmadığını
vurgulamaktadır. Halkın istihdam edileceği, çalışıp maddi kazanç elde edeceği
bir iş yerinin olmadığı gibi, milletin manevi anlamda ayakta tutan mektep,
medreselerde olmadığı zikredilmektedir. Aynı zamanda, devletin ayakta kalmasını
sağlayan kalemiye, ilmiye, seyfiye sınıflarının da keyif ve sefa içerisinde
liyakatsiz bir tavır için olduğu anlaşılmaktadır. Tüm bunlar ümmetin içler
acısı bir ortama ev sahipliği yaptığını ve artık yeni arayışlarda içinde
olmanın gerekliliğini göstermektedir.
Akif, yöneticilere muhalefet noktasında İslam ümmetinin İkinci
Meşrutiyetle birlikte ciddi beklentilerinin olduğunu ve hayal dünyalarında
neleri tasavvur ettiklerine değinmektedir.
Görüyordum, iki üç bin mil açıktan bakarak,
Şu sizin kapkara İstanbul’u kardan daha ak.
Parlıyor alnı uzaktan Ay’ın on dördü gibi;
Gülüyor: İşvesinin câzibeler müncezibi.
Ne gezer şimdi o zillet, o sefâlet? Heyhât!
Bu ne müdhiş azâmet, oh, ne müdhiş dârât!
Sayısız mektep açılmış: Kadın, erkek
okuyor;
İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.
Gece gündüz basıyor millete nâfi’ âsâr;
Âdetâ matba’alar bir uyumaz hizmetkâr.
Mülkü baştan başa i’mâr edecek şirketler;
Halkın irşâdına hâdim yeni cem’iyyetler,
Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;
Gemiler sâhile boydan boya servet taşıyor…
(Ersoy, 2017,
158)
Akif'in dilinden Millet-i İslam, 2. Meşrutiyet sonrası
oluşturulacak ortamın devletin her kademesinde büyük değişikliklere vesile
olacağını düşünmekteydi. Okulların açılacağı, kadın-erkek demeden kaliteli bir
eğitim sisteminin var olacağı, sanayi, ziraat alanında fevkalade ilerlemelerin
gerçekleşeceği bir ortam hayal ediliyordu. Cemiyetler ve kuruluşlar hakkı
anlatma noktasında apayrı bir seviye ulaşacağı noktasında ümit ediliyordu.
Manevi zenginliğin yanında maddi zenginlik de İstanbul'un dört birini sarmış,
su ve kara yolları üzerinden zenginlik her bir tarafa tesir edeceği kabul
ediliyordu. Payitaht artık karanlık vechini apaydınlık bir yapıya bırakacağı
tasavvur ediliyordu. Lakin İkinci Meşrutiyetle bu ümitvar düşünce hayalden
öteye geçemedi. Nitekim yönetim istenilen yenilikleri gerçekleştirmede yetersiz
kaldı.
Ne devâirde hükûmet ne ahâlîde bir iş!
Ne sanâyi’, ne maârif ne alış maârif ne
veriş.
Çamlıbel sanki şehir: Zâbıta yok, râbıta
yok;
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta
yok.
“Zevk-i hürriyyeti onlar daha çok anlamalı
Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı!
İlmi tazyîk ile ta’lîm, o da bir
istibdâd...
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd!
Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…
(Ersoy, 2017,
160)
Yönetim ümmeti hayal kırıklığına uğratmıştı. Devletin her
bir kademesi liyakatsiz ve iş görmez insanlarla dolup taşmıştı. Ne güvenlik
adına bir hareket ne de dini mefhumu anlatacak hoca vardı. Mektepler kapalı,
eğitim yoktu.
Said Halim Paşa’dan Yöneticilere Serzeniş
Said Halim Paşa, Osmanlı İmparatorluğunun içerinde bulunduğu dönüşüm süreçlerini
analiz etme hususunda, yöneticilerin halkın realitesi ve arzularından uzak
kararlar aldığını ifade eder. Bu vesileyle yöneticilerin başarısızlığını,
toplumu gerçekten anlamak yerine taklitçi ve yüzeysel reformlarla çözüm arama
eğiliminden kaynaklandığını düşünmektedir:
“Bizim, şimdiye kadar hiçbir ıslahatın icrasında muvaffak olamayışımız, daimî
olarak, bizce yapılması zararı olan, yahut yapılmasına imkân olmayan şeyleri
yapmak istemiş olmaklığımızdan ileri gelmiştir” (Said Halim Paşa, 1973, 55).
Bu eleştiri, yöneticilerin reform adı altında halkın
temel ihtiyaçlarını göz ardı ederek, dış görünüşte başarılı ancak toplum
nezdinde etkisiz yeniliklere yöneldiğini göstermektedir. Günümüze bakıldığında
da bu anlayış, ekonomik ve toplumsal reformlarda halkın gerçek ihtiyaçlarına
öncelik verilmeyerek farklı şeylerin öncelenmesi durumunda benzer
başarısızlıklara yol açmaktadır.
Said Halim Paşa, yöneticiler tarafından Batı medeniyetinin körü körüne
taklit edildiğini ifade etmektedir. Paşa, Batı’dan alınan kanun ve
düzenlemelerin, Osmanlı’nın toplumsal yapısına uygun hale getirilmeden
uygulanmasının büyük bir hata olduğunu belirtir.
“İşte, görülüyor ki, bütün fenalıkların asıl sebebi bir tanedir. Bu sebep,
ecnebi kanun ve müesseseleri kabul ve ithal ettiğimiz takdirde yenilik ve
terakkiye mazhar olacağımıza inanmak hatasıdır. Bütün felaketlerimizin kaynağı
olan şu zararlı kanaat, acaba bize nereden geldi? Fikrimizce bütün bu
fenalıkları doğuran, batı medeniyetini anlamadan taklit edişimizdir.
Cemiyetlerin tekamülü kanununa hakkıyla vakıf olmadığımız içindir ki,
milletlerin kanun ve nizamlarını ve anayasalarını iktibas edecek olursak, bütün
işlerimizde ve idarede onlar kadar gelişmeye nail olacağımıza inanıyoruz” (Said
Halim Paşa, 1973, 56).
Bu noktada Said Halim Paşa yönetimde yerel koşulların ve kültürel
dinamiklerin önemine değinmektedir. Said Halim Paşa’nın değindiği bu eleştiri,
günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır. Nitekim küreselleşme çağında,
toplumların kendi öz dinamiklerine uygun reformlar planlamadan dışarıdan ithal
edilen politikaların uygulanmaya çalışılması, defaatle başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. Toplumların kendilerine özel kültürel ve tarihi değerleri
olduğu gerçeği es geçildiğinde, yapılan tecdid hareketleri ve yenilikler köklü
değişimlere yol açması pek mümkün olmaz.
Said Halim Paşa, toplum içerisindeki çatışma ve kutuplaşmaların özünde,
yönetim anlayışlarındaki eksikliklerin yattığını savunur. Örneğin Parlamenter
sistemin Osmanlı’ya uyarlanmasında yapılan yanlışlıklara değinir ve oluşturulan
siyasi partilerin işlevsel olmayışlarını eleştirir. “Fakat bu sebepler
olmayınca, ne olursa olsun, sözde siyasi partiler icat etmeye kalkıştık” (Said
Halim Paşa, 1973, 84).
Paşa’ya göre, siyasi anlaşmazlıkların temelinde, Osmanlı’nın çok uluslu
yapısının beraberinde getirdiği iç anlaşmazlıklar ve yönetimdeki
başarısızlıklar bulunmaktadır. Modern yönetim nazarından bakıldığında,
toplumsal farklılıkların zenginlik yerine çatışma unsuru olarak anlaşılması,
sorunların ardı ardına devam etmesine sebebiyet vermiştir. Ulus devlet bakış
açısı sebebiyle oluşan tamamlayıcı kimlik (Complementary İdentity) anlayışı
Osmanlı’da da vücut bulmuş ve birleştirici anlayış olan kesişen kimlik
(Cross-cutting identity) tercih edilememiştir. Said Halim Paşa’nın işaret
ettiği bu sorunlar günümüzde de halen devam etmektedir.
Said Halim Paşa, yönetim mekanizmasının halktan kopuk oluşu ve
yöneticilerin halkın ihtiyaçlarına karşı yabancılaşmasını, büyük bir sorun
olarak ele almaktadır. Bu durumu şu sözleriyle özetlemektedir:
Bir milletin yaşadığı gerçek hayatın ihtiyaçları kaçınılmaz şeylerdir.
Bunların eksikliği hayatı tahrip eder, onulmaz yaralar açar. Hayatın sun'i
şeylere tahammülü yoktur. İhtiyaçlarına uymayan her şey kendiliğinden
kaybolmaya mahkumdur.
(Said Halim Paşa, 1973, 80)
Bu sözlerden hareketle halktan kopuk bir yönetim anlayışının, devamlılığı
mümkün değildir. Nitekim bu kopuk yaşam yalnızca toplumsal huzursuzluklara yol
açmakla kalmaz aynı zamanda devletin uzun vadede zayıflamasına ve en
nihayetinde dağılmasına neden olur.
Said Halim Paşa, yöneticilerin hata ve kusurlarını dile getirerek
eleştiride bulunurken aynı zamanda reçeteleri olabilecek çözüm önerileri de
yapmaktadır. Paşa, toplumsal düzenin yeniden inşasının yasaların ithal
edilmesiyle mümkün olmayacağının bunun yerine toplumun değerlerinin ve
kültürünün özünden yola çıkarak toplumu yansıtan yasalarla hareket edilmesi
gerektiğini vurgulamaktadır. Reformların temelinde, toplumu anlayan ve halkın
taleplerine duyarlı bir yönetim anlayışının gerekliliğine değinmektedir. “İnsanların
kanun ve nizamlar için değil, kanun ve nizamların insanlar için meydana
getirilmiş olduğunu hiçbir zaman anlayamamışlardır” (Said Halim Paşa, 1973, 55)
ifadesiyle yöneticilerin toplumsal sorunlara çözüm üretirken, bireylerin ve
toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulundurulması gerektiğini açıkça
vurgulamaktadır.
Paşa, yöneticilere düşen temel görevin, halkın ihtiyaçlarına yönelik
reformların yerel koşullara uygun şekilde hayata geçirilmesi olduğunu
düşünmektedir. İdeolojik çekişmelerin toplumda ayrışmaya neden olduğu, halkın
taleplerine kulak verilmediği ve taklitçi bir anlayışın benimsendiği her
yönetimin, toplumu bir buhranla karşı karşıya bırakacağını bildirmektedir. “Meşrutiyet
idaresi de bugünkü neslin bir eseridir” (Said Halim Paşa, 1973, 70). Yani bir
toplumun kaderinin, onu yönetenlerin elinde olduğunu ifade etmektedir. Bu
sebeple, yöneticilerin toplumsal dinamiklere duyarlı ve ideolojik
kutuplaşmaları aşan yönetim anlayışı benimsemeleri gerektiğini ifade
etmektedir.
Sonuç
Geç Osmanlı döneminin yaşadığı derin siyasi ve sosyal krizleri aşma
noktasında Mehmet Akif Ersoy ve Said Halim Paşa’nın idarecilere yönelttikleri
eleştiriler, temel bir noktada birleşmektedir: Halktan ve yerel gerçeklikten
kopuk, şekilci ve taklitçi bir yönetim anlayışının sürdürülemezliği. Akif,
yöneticilerin liyakatsizliğini, iş bilmezliğini ve topluma vadedilen umutları
boşa çıkarmasını sarsıcı bir dille eleştirirken; Said Halim Paşa meseleyi
yapısal ve sosyolojik bir zeminde ele almış, Batı kurumlarının ruhsuz bir şekilde
kopyalanmasının yarattığı kurumsal çöküşe dikkat çekmiştir.
Her iki mütefekkirin de vurguladığı üzere, kanunların ve reformların
başarısı, ithal edildikleri coğrafyanın değil, uygulandıkları toplumun tarihsel
dinamiklerine uygun olmalarına bağlıdır. Yöneticilerin, halkın maddi
ihtiyaçları kadar inanç köklerini de idrak edememesi, devleti ağır buhranlara
sürüklemiştir. Nitekim dönemin aydınları tarafından yapılan bu yapısal
tespitler, günümüz modern yönetim anlayışları ve ıslahat süreçleri için de
geçerliliğini koruyan evrensel ikazlar niteliğindedir.
Ancak toplumsal bir çöküş ya da diriliş yalnızca
idareci sınıfın omzuna yüklenemez. İslâmî ilkeler etrafında şekillenecek hakiki
bir tecdid hareketi; yöneticilerin liyakati kadar, toplumu irşad edecek din
adamlarının ehliyetini ve bizzat halkın şuurlu duruşunu da gerektirmektedir.
Birbiriyle doğrudan bağlantılı olan bu krizin diğer muhatapları olan din
adamları ve halk kitlelerine yöneltilen serzenişler, yazı dizimizin bir sonraki
bölümünde tahlil edilecektir.
Kaynakça
Ersoy, Mehmed Âkif. Safahat. hzl. M.
Ertuğrul Düzdağ. İstanbul: TDV Yayınları, 2017.
Said Halim Paşa. Buhranlarımız. hzl.
M. Ertuğrul Düzdağ. İstanbul: Tercüman Yayınları, 1973.









