Maruf Çetin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maruf Çetin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2025 Cuma

Osmanlı'dan Günümüze Azınlık Sorunu

Maruf Çetin

Osmanlı'da azınlık isyanları ilk olarak 1815'te Sırp isyanı ile başladı. Ruslar Sırp isyanını destekledi ancak Avrupa bu konuda net bir tutum gösteremedi. Çünkü o ara Avrupa'da Metternich sistemi denilen, krallık ve imparatorlukların parçalanmasına karşı bir politika hakimdi. 1815'te Viyana kongresinde temelleri atılan bu sistem temel olarak Fransız ihtilalinin etkilerine karşı kurulmuştu. Avrupalılar ilk başta Osmanlı'yı da bu sisteme dahil etmişti. Fakat öte taraftan Osmanlı'ya karşı Hıristiyan azınlıkları da desteklemek istiyorlardı. Osmanlılar isyanı bastırdı fakat Sırplara özerklik vermek zorunda kaldı.

Daha sonra 1821'de Yunanlılar ayaklandı. Bu kez tüm Avrupa Yunan isyanını destekledi. Avrupa'nın her yerinde Yunanlıların safında bağımsızlık savaşı vermek için Avrupalı aydınlar çağrıda bulunuyor ve seferber oluyorlardı. Osmanlı ve Mısır birlikleri gemilerle Mora yarımadasına taşınırken İngiliz Fransız ve Rus ortak donanması Navarin limanında Osmanlı donanmasını yakarak imha etti ve Avrupa'nın bu yardımı ile Rumlar Yunanistan'ı kurdular. Bu durum diğer azınlıklar için bir model oldu.

Yabancı müdahale azınlıklar için şehvetli bir hal aldı. Sırplar Bulgarlar Makedonyalılar Arnavutlar ve diğer halklar bunun için bir çok kez isyan etti ve başta Rusya olmak üzere Avrupa ülkelerinin çeşitli kışkırtma destekleme ve müdahaleleri ile bağımsızlıklarını kazandılar.

Fakat bu sistemin ilk kurnanı Ermeniler oldular. Ermeni komitacılar yabancı müdahaleyi celbetmek için birçok kez Ermeni halkının canını kendi elleri ile ateşe atmışlardır. 1905'te Adana ve Kilikya bölgesinde nüfusu %10'u geçmeyen Ermeniler bu bölgede isyan çıkarmış ve müslümanlar ile ermeniler arasında Ermenilerin aleyhine sonuçlanan şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. Başka Ermeni isyanları da olmuş ve en sonunda 1915'te büyük sürgüne kadar gitmiştir. Neticede ne İngilizler ne Fransızlar ne Amerikalılar ne de Ruslar Ermenilere yardım edebilmiştir. Hala da Ermeni lobisi Türkiye'ye karşı batıyı kışkırtmaya çalışmaktadır. Ancak bundan somut bir sonuç alamadıkları gibi Ermeni diasporasını Ermeni halkının ve devletinin kamburu haline getirmektedir.

Bu durumu yaşayan ikinci bir azınlık da Kürtlerdir. Türkiye'de Suriye'de Irak'ta ve İran'da siyasi ve askeri mücadele yolunu seçen Kürt grupları batıdan bir miktar destek aldılar. Barzani kuzey ıtakta otonom bir bölge edindi. Türkiye'de PKK ve Suriye'de PYD batının yeterli desteğini sağlayamadığı gibi her iki grup da kendini feshetme noktasına geldi. Neticede Kürt siyasi hareketi çatıştığı ülkelerle çatışmayı bırakarak uzlaşmak zorunda olduğu bir aşamada bulunuyor.

Şimdi aynı süreci Suriye'de Alevi/Nusayri ve Dürziler yaşıyor. Dürzileri sadece İsrail destekliyor. Nusayrileri ise kısmi yada tam destek olmak üzere İsrail İran ve Rusya destekliyor. İran ve Rusya zaten devrim sırasında etkilerini yitirdiler. İsrail desteği ise sadece Suriye'de kaos yaratmak içindir.

Dışardan destek beklentisi içinde olan bir diğer halk da Filistinlilerdir. Filistinliler yıllarca Arap ülkelerinin ve halklarının desteğini ve kurtarmasını beklediler. Kısmi destek olmuştur ama Filistinlileri dışardan gelen hiçbir gücün kurtaramayacağını artık Filistinliler de anlamıştır. Fakat diğer tüm örneklerin aksine Filistinlilerin İsrailliler ile birlikte yaşaması olası değil. Çünkü bu İsrail'in devlet kuruluş mentalitesine aykırıdır. İsrail bir Yahudi devleti olarak kurulmuştur. 1948 Filistinlilerin sürgün edilmesinden sonra geriye kalan çok küçük bir Arap azınlığı dışında hiçbir Filistinli'ye vatandaşlık hakkı vermemiştir. İsrail bunu yahudi demografisinin bozulmaması için yapmaktadır. Dolayısı ile geriye kalan Filistinlilere vatandaşlık vermediği gibi onları da sürmek istemektedir. Bu durumda bir anlaşma ve ortak yaşama zemini yoktur.

Türkiye Suriye bağlamında dönecek olursak; devlet ve ana akım Sünni Türk veya Arap kitlesi ülkenin tarihsel unsurlarından olan tüm azınlıklara kültürlerinin devamını sağlamak için ihtiyaç duydukları her tür haklarını vermeli ve kimlik haklarına saygılı olmalıdır. Ve yine azınlıklar diğerlerine saygı göstermeli, kendini azınlık olarak görmemeli, uç ve radikal hareketlerden uzak durmalı ve azınlık siyaseti gütmemelidir.

 

18 Kasım 2020 Çarşamba

Russell'in Çaydanlığı Saçmalığı

 Maruf Çetin

Bertrand Russell ateist bilim filozofu idi. Dinlerin kanıtlanamazlığını savlamak için meşhur Çaydanlık örneğini verir. Şöyle der:

"Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında dönen porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişi, yakınçağda bir ruh doktoruyla, daha önceki çağlardaysa bir Engizisyon yargıcıyla görüştürülürdü."


Şimdi eğer Dünya ile Mars arasında bir "meteor taşı" olduğunu söyleseydi kimse buna itiraz edemez ve çürütemezdi. Ancak bir şeyi iyi biliyoruz. Çaydınlık BİR İNSAN MAMÜLÜDÜR.

Modern Arkeolojinin tanımı şöyledir: Arkeoloji, eski kültür ve uygarlıkları, bu uygarlıklarda yaşamış insanların elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserleri, alet ve malzeme ile ev eşyalarını, sanat yapıtlarını, bunların yer ve zamanını saptayarak inceleyen bir bilimdir.

Arkeolojide buluntular arasında "insan mamulü olan"lar ile "insan mamülü olmayanlar" ayrıştırılır. Mesela heykeli andıran doğal bir taş bulunursa, bunun heykel şeklinde olmasının bir önemi yok. Ama yontulmuş şekil verilmiş bir taştan yada bir kerpiçten bir heykel bulunursa bunun insanlar tarafından yapıldığı/üretildiği ve arkeolojik bir değeri olduğu kabul edilir.

Eğer arkeolojik bir kazıda 2 milyon yıl öncesine tarihlenen bir Çaydanlık bulunursa bunun 2 milyon yıl önce insan (veya diğer türevleri; neandartal filan) tarafından yapıldığı kabul edilecektir. ÇÜNKÜ ÇAYDANLAR TAŞ TOPRAK ASTROİD, METEOR VS. GİBİ KENDİ KENDİNE OLUŞAN BİR MALZEME DEĞİLDİR.

Şimdi Russell'in çaydanlığına dönecek olursak: Dünya ve Mars arasında bir çaydanlığın varlığını iddia ediyorsa oraya hangi insanın o çaydanlığı nasıl götürdüğünü açıklaması gerekir. Çünkü arkeolojiye göre "bir insan ürünü olan çaydanlık" evrim yoluyla ve kendi kendine varolamayacağı gibi herhangi bir yere de kendi kendine gitmiş olamaz.

Böylece Russell'in dinlerin kanıtlanamazlığı için verdiği örnek ve mantık zaten bilimsel olarak geçerli değildir.

Bilimler açısından dinler bilinemez ve inkar da edilemez. Çünkü bilimler yaşama ve ölüme dair gizemi çözmekten çok uzaktır. Bilimler doğadaki olayları ve fiziksel dünyayı açıklayabilir ama bunun ötesini açıklayamaz. Bertrand Russell nereden gelmiştir? O bilinci, yaşam enerjisini, kendisini var eden şeyi nereden almıştır, onun bilinci ve yaşam enerjisi ölümden sonra ne olmuştur? Bunları açıklayabilecek bir bilim henüz yoktur. Tam da dinin alanı budur.

İkinci mesele de şudur: Kadim kitapları alelade basitleştirip muhtemelen hurafeye eşdeğer sayıyor. Kadim kitaplar da insanlığın bilgi mirasıdır. Onlar olmasaydı bugünkü bilgilerimiz de olmazdı. Bazı bilgilerin zaman içinde değişmesi, hükmünü yitirmesi bu gerçeği değiştirmez. Günümüzde de kabul edilen bazı bilimsel yasalar, zaman içinde değişecek ve hükmünü yitirecektir. Daha iyisini yapana kadar mevcut olana tutunuruz, daha iyisini yapınca da önceden varolanı değersizleştirmek akıllı bir insanın yapacağı bir şey değildir.

Fıkra gibi:

Bertrand Russell'in maymun ataları o zamanlar gezegenler arası dolaşabiliyormuş. Dünya ile Mars arasında bir çay ve mangal partisi yapmaya gitmişler, çaydanlığı o zaman unutmuşlar? Bu bilgi aile içinde nesilden nesile Bertrand'a kadar gelmiş, yoksa orada çaydanlık olduğunu nereden biliyordu? Bu olamaz mı?

7 Ekim 2020 Çarşamba

Beni Asla Bırakma (Film Tanıtımı)

 Maruf Çetin

Distopya filmler katalogundan rastgele seçip izlediğim bir film: Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma). 2010 tarihinde İngiliz yapımı alternatif tarih ve romantik konulu distopik bir filmdir. Kazuo Ishiguro'nun aynı isimli bir romanından uyarlanmıştır. Filmin yönetmeni Mark Romanek, oyunculuğunu ise Carey Mulligan, Andrew Garfield, Keira Knightley üstlenmiştir. Hem oyunuculuk hem de film konusu ve işlenişi açısından oldukça başarılı bir filmdi.

Distopya filmlerinin rahatsız edici bir özelliği bulunduğunu unutmamak gerekir. Filmi izlerken boğazınıza bir yumru kalacağı ve insanlık adına kendinizi kötü hissedeceğiniz muhakkak...

Dikkat bu yazı spoiler içerir.

Filmin (ve aynı zamanda romanın) konusu DNA'nın yapısının çözüldüğü tarihe atıfla başlıyor. Filmin açılışında belirtildiğine göre 1952'de Tıp Devrimi gerçekleşmiş ve DNA yapısı çözülmüştü. Bu tarihten sonra amansız hastalıkların büyük çoğunluğu tedavi edilebilmeye başlanmış. 1967'de insanın ortalama yaş süresi 100 yılın üzerine çıkmış. Filmde organ üretimi için insan kopyalandığına gönderme yaparak burada kopyalama (modelleme) yoluyla üretilen çocukların yaşamlarına mercek tutuluyor.

Hailsham, tarihi bir binada kimsesiz çocukların yetiştirildiği bir yatılı okuldur. Aslında bu çocuklar başka gerçek insanların DNA'sından modellenerek klonlanmış yani kopyalanmışlardır. Yetişkin yaşa geldiklerinde organları alınmak üzere "zorunlu bağışçı" olarak yetiştirilmektedirler.

Zorunlu bağışçılar, henüz çocuk yaşta iken bu sistemden bir çıkış olmadığına dair şartlandırılmışlar. Yeni gelen öğretmenleri çitin arkasına kaçan topu neden almadıklarını sormuş. Hailsham'ın sınırları çit ile belirlenmiştir, onun dışına çıkmak çok tehliklidir diye cevaplamışlardır. Çitlerin dışına çıkanlar vahşi bir şekilde öldürülür ve okuldaki herkes de bunu bilir. Vücutlarında bir de çip vardır, bütün giriş çıkışlarda bu çip okutulur. Kaçmaları teknik olarak mümkün değildir ve kaçanların çok şiddetli bir şekilde cezalandırılıp öldürüldüğünü bilirler. Bu yüzden sistemden bir çıkış ve bir kaçış yoktur. Bu durumda isyan etmeleri de mümkün değildir.

Hailsham bir organ ve donör üretim fabrikasıdır. Bunun gibi başka bir sürü okul vardır. Yine de diğer okullar içinde Hailsham en şanslı olanıdır. Hailsham yöneticileri burada yetiştirilen bağışçıların insan olduğunu düşünmemektedir. Bununla birlikte çocuklara kötü bir muamele yapılamamakta aksine iyi davranılmaktadır.

Burada yetiştirilen çocuklar diğer insanlara göre daha az zeki ve daha az yaratıcıdırlar. Oldukça da itaatkardırlar. Nadiren sinirlenenler çıksa da isyana hiçbir zaman dönüşememektedir. Yönetim, çocukların bir ruhunun olup olmadığını anlamak için onlara sık sık resim gibi sanatsal aktiviteler yaptırmakta ve beğenilen eserleri "galeri" adını verdikleri bir yerde sergilemektedirler.

Yalnızlık, sahipsizlik, değersizlik duygusu hakimdir. Zengin ve varlıklı kişilerden modellenmediklerini (kopyalanma) bilirler. Yine de beyhude bir çabayla modellendikleri kişileri bulmaya ait oldukları kökenlerine ulaşmaya çalışırlar.

Çocuklar birbirine tutunmakta ve birbirine aşık olabilmektedirler. Hailsham'da anlatılan bir söylenceye göre, birbirine aşık olan ve bunu yaptıkları sanatsal eserlerle kanıtlayabilen kişilere aşklarını birlikte yaşayabilmeleri için bir kaç yıl erteleme hakkı verilmektedir. Bu yönüyle film; yaralayıcı, tırmalayıcı bir aşk hikayesini de içeriyor.

Film ne anlatmaya çalışıyor?

Varlıklı ve önemli kişiler 100 küsür yıl yaşabilsin diye bazı insanların kopyaları üretilerek erişkin yaşa geldiklerinde organları alınıp hayatlarına son verilmektedir. 90 yaşındaki organları iflas etmiş birinin bir kaç yıl daha yaşaması için 20 yaşındaki bir gencin vücudu parçalanarak organları alınmaktadır.

Filmde DNA ve Tıp devrimi ile ilgili aktarılan bilgi doğru bir bilgidir. 1952'de Rosalind Franklin ve Raymond Gosling tarafından bugünkü bilinen yapısı ile DNA tamamen çözülmüştü. Resmi olarak bir canlının Dolly adını verdikleri bir koyunun kopyalanması ilk defa 1996 yılında İskoçya'da meydana geldi. İnsan kopyalama çalışmaları ile igili etik tartışması yapıldığından bu konu genellikle ifşa edilmiyor. Keza bir takım haberlerde organ üretimi için insan kopyalanabileceği şeklinde açıklama yapanlar oluyor. Her ne kadar bu konu etik bulunmasa da, Avrupa'nın birçok ülkesinde yasaklanmış olsa da insan kopyalama çalışmalarına BM düzeyinde bir yasak getirilebilmiş değil.

Filmin konusu distopya olarak görünse de tamamen gerçek de olabilir. İnsan klonlama ile ilgili bir çok roman yazıldı, film yapıldı ve hikayeler anlatıldı. Ayrıca teknik olarak bunun yapılabildiği de biliniyor. Etik bakımdan tartışmalar olsa da, organ üretimi için bunu gerekli gören bir kesim de var. Belki de Hailsham benzeri yerlerde veya özel fabrikalarda bu amaçla insan klonlanıyordur. Kim bilir?

Klonların insan olmadığı söylense de aslında klonları üretenler, buna sponsor olanlar, bundan sağlık ve yaşam beklentisi içinde olanlar klonlardan daha az insan, hatta onlar birer canavardır.


9 Temmuz 2019 Salı

Muazzez İlmiye Çığ'ın İbrahim Peygamber Kitabının Eleştirisi

Maruf Çetin

Ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin "Sümer Yazıları ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrahim Peygamber" kitabını değerlendiren bu notu 2016 da yazmıştım. Burada paylaşmakta faydalı olacağını ümit ediyorum.

Elimizdeki Tevratı ve Kuran'ı ciddi bir şekilde anlayamamış bu kişinin; hakkında bilgi ve verinin daha az olduğu antik Sümer metinlerini nasıl anladığını cidden merak ediyorum.

Verdiği bilgilerin çoğu yanlış. Sümer, Akad ve Aram dillerini bilmesinin mümkün olmadığı derecede hatalı bilgiler var. Çok detaya girmek istemiyorum ama bir iki misal vermek zorundayım.

Örnek, Paddan-Aram diye bir yerden bahsediyor ve bunu iki nehir arası (güya mezopotamya) diye çeviriyor. Halbuki bu arami/arabi bir kelime olup "Aram arazisi" demektir. Arapça'sı Feddan Aram فدان آرام (Aram tarlaları) Bunun gibi çok kelime hataları var.

Mesela diyor ki, Tevratta geçen şahıs adları aslında yer adlarıdır. Demek ki bu şahıslar arkeolojik olarak yokmuş. Tabi ki bu yanlış bir bilgidir.

Yer adları dediği örnekler şöyle İbrahim'in kardeşinin adı Nahor ve babası Terah mesela, diyor ki,

----ALINTI----
"İlginç olanı, Tekvin 11: 10'da İbrahim'in ataları olarak yazılan şahıs adlarının Harran yöresindeki yer adları olması. İbrahim'in bir kardeşinin adı olan Harran şehri hâlâ varlığını koruyor. Diğerinin adı, Nahor. Bunun karşılığı Til-Nahiri. Bunlar, Mari ve Asur metinlerinde (İÖ 1900 1800) bilinen yer adları. Nahor'un yeri bulunamadı, fakat Harran yöresinde olmalı deniyor. İbrahim'in babası Terah adına uyan, Tilşa, Turah, Torah, Til-Turakki şeklinde değişen yer adları var. Torah'ın anlamı, keçi tepesi." (Sayfa 80-81)
----ALINTI----

Torah çok bilinen bir kelimedir ve keçi tepesi diye bir anlamı yoktur. Halbuki keçi tepesi anlamına gelen kelime Tilşa. Arapça etimolojisi تل شاة  Tel-şa(t) keçi tepesi anlamına gelir. 
 
Bir kere yer isimlerinde ön ek "Til" olan kelimeler günümüzde de hala kullanılmakta olan "Tel" yani tepe anlamındadır. Suriye'deki Tel-Abyad gibi. Til-Nahiri, (tel nahori, nahori tepesi) Til-Turakki de (Turakki tepesi) demek. Yer adları ile şahıs adlarını nasıl bu kadar basitçe karıştırabilir? Şimdi Nahor ayrıdır, Tel-Nahor tamamen ayrıdır. Tel Nahor (Nahor Tepesi) bir yer adıdır diye, Nahor diye birinin olmadığını bunun yer adı olduğunu nasıl ileri sürersiniz?

Tevrat, Sümer ve Kuran ile kurduğu benzerlikler aşırı zorlama ve alakasız.

Ancak Kuran ve Tevratın içinde geçen bilgileri doğrudan bu kitaplardan almak yerine bunların karşıtı yazarların kitaplarından alıntılar yaparak anlatmaya tanımlamaya çalışması, olayın olabilecek bütün ilmi ciddiyetini yok ediyor.

Ama şunu okuyunca cidden güldüm:

"(Kuran'da geçen) Yusuf'un Hikâyesinde Hz. Muhammed’in kabul ettiği tek Allah'ı Yusuf'un da bildiği, bunu etrafındakilere anlatması özellikle ön plana alınmış." (Sayfa 109)

Ne bu şimdi uzayda mı yaşıyorsunuz?

Çığ hanım Hz. Muhammmed'ten öncekilerin İslam olması iddiasından tamamen habersiz davranıyor. Yani kabul edin ya da etmeyin İslama ve müslümanlara göre bütün peygamberler aynı Allah tarafından gönderilmiş ve hepsi tek Allah'ı anlatmışlardır. Sadece Yusuf değil, tüm peygamberler tek Allah'ı anlatmışlardır.

Kaynak:
Muazzez İlmiye Çığ, İbrahim Peygamber, Kaynak Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2006


13 Ocak 2019 Pazar

Habakkuk Kitabındaki Hz. Muhammed (sa) Müjdesi


İşte Peygamber Habakkuk'tan Efendimizin (sa) gelişinin müjdesi:

Tanrı Teman'dan,
Kutsal Ruh (Hz. Muhammed) Paran Dağı'ndan geldi. (Salat)
Görkemi kapladı gökleri,
O'na sunulan övgüler (hamdı) dünyayı doldurdu.

Güneş gibi parıldıyor,
Elleri ışık saçıyor.
Gücünün gizi ellerinde.
Yayılıyor salgın hastalıklar önüsıra,
Ardısıra da ölümcül hastalıklar.
Duruşuyla dünyayı sarstı,
Titretti ulusları bakışıyla,
Yaşlı dağlar darmadağın oldu,
Dünya kurulalı beri var olan tepeler O'na baş eğdi.
Tanrı'nın yolları değişmezdir.
Kuşan çadırlarını çaresizlik içinde gördüm,
Midyan konutları korkudan titriyordu.
(Kitabı Mukaddes / Habakkuk Kitabı)

Not: Tevrat'ta İsmail (as) peygamberin yerleştiği yer Paran olarak geçer. 

Sakar ne demektir?

Sakar'ın cehennemin adlarından biri olduğunu biliyorsunuz değil mi?

Türkçe'deki sakar ise eli ve ayağı ile sık sık kazalar yapan kimse anlamına gelir. Peki bu sakar'ın cehennem ismi olan sakar ile bir alakası var mıdır? Mümkündür. Me'va (düzgünce gidilen) cennetine karşı, sakar (düşüp kalkan, yuvarlanan, bir türlü yolunu bulamayan) cehennemi...

Dede Korkut kitabında SAKAR alnında uğursuzluk nişanı bulunan kişi, uğursuzluk ile damgalanmış kişi anlamına gelir. Cehennem sakarından uzak bir mana değil.

Sakar ile ilgili başka açıklamalar da mevcut. Arapça'daki ve Kuranda geçen şekli (سقر). Ancak (صقر) şeklinde de söyleniyor. Sad ile olanı Şahin/Atmaca kuşu anlamına gelir. Sin ile olanı ise yakıp kavuran, eriten ateş anlamınada kullanılıyor.

Sakara cehemmen manasını Kuran kazandırmış olabilir. Çünkü ayette. (سأصليه سقر وما أدراك ما سقر لا تبقي ولا تذر لواحة للبشر) denilmiştir. Yani "Ben onu Sakar'a ulaştıracağım. Onun ne olduğunu biliyor musun? Onu ne bırakır ne de vazgeçer. (Yakıp yıkar anlamında). O insan derisini kavurup eritir." Ayette de görüldüğü gibi sakar önceden Peygamber ve kuşağının bildiği bir kelime değildi yani.

Sakar Arapça'da hileci, düzenbaz, anlamında da kullanılmıştır. Bu yüzden eski Türkçe'deki uğursuz manasından uzak değil.

Sakar ile ilgili bir başka açıklama da şudur: Onun kafası atmayacaya benzeyen bir cehennem zebanisi olduğu söylenmiştir. Kadim Mısır inançlarında da kafası kartala benzetilen bir cehennemin tanrısı betimlenmiştir.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Kerbela isminin etimolojisi

Kerbela kelimesinin etimolojisi için üç farklı kaynak tezi öne sürülmüş: Aramca, Farsça ve Arapça...

1-) Aramca iki kelimeden oluşur: kerb + ila. Aramca'da kerb, ibadet edilen, namaz kılınan yer, harem anlamındadır. İla ise Allah demektir. Yani buna göre Kerbela, Haremullah anlamına gelir. Mescidi Aksa ve Mescidi Haram ve Mescidi Nebevi'nin de benzer şekilde adlandırıldığını hatırlayınız. İddiaya göre Hz. İbrahim ilk defa burada namaz kılmış, buradan Şam diyarına oradan Mısır'a ve nihayetinde Arabistan'a gitmiştir.

Yine Ker-bela şeklinde başka bir Aramca terkip mevcuttur. Ker-kuk, Ker-cevz, Ker-şef, Ker-buran gibi... Bunlar hep Aramik isimlerdir. Buradaki Ker, Arapça'daki Kefr kelimesinden bozma bir kelimedir. Genellikle köy ve bazen de diyar anlamındadır. Bence doğru olan budur.

2-) Farsça'dan geldiği söylenmiştir. Ker + Bela. Bela musibet yeri anlamında. Farsça'ya bu kelime ve anlamın Aramca'dan geçtiği düşünülmektedir.

3-) Arapça bir kelime olduğu söylenmiştir. Arapça Kerbeletun (كربلة) kelimesi gevşeklik anlamına gelir. Hani elin ayağın dolaşır gitmek istemezsin ya, öyle bir şey. Ve yine Kambur anlamına geliyor.

***

Bana sorarsanız bu kelime'nin aslı Aramicedir ve Ker-Bela (Bela köyü, Bela diyarı) şeklindedir. Çünkü bu bölge eski Babil, Aşur, Aram bölgesidir ve bu cıvardaki tüm bölge adları neredeyse tümü Aramca kökenlidir. Ker-kuk gibi...

Ayrıca Kerbela (كربلاء) (yani Aramca kalıbındaki gibi) söyleniyor, Dört harf kökenli Arapçadaki Kerbeletun denmiyor.

***

Hz. Hüseyin'den önce de bu isimle anılıyordu. Eğer Hz. Hüseyin'in katlinden sonra bu ismi almış olsaydı, muhakkak Arapça bir kelime olacaktı.

Kerbela kasvetli ve zor bir bölge olmuştur. Muhtemelen Hz. Hüseyin'den önce de burada ağır kıyımlar yaşanmış. Mekanın ruhu sık sık tekrar eder. Gizli Felsefe kitabının yazarı Agrippa der ki; "eğer ağır katliam yaşanmış bir yerden geçerseniz o bölgenin kasvetini hissedersiniz." Bu yüzden olsa gerektir ki, Hz. Peygamber efendimiz geçmiş ümmetlerin helak olduğu bölgelerden geçerken ashabından sessiz ve hızlı yürümelerini istemiş.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Dinozorlar ve Maymunlar

Evrim hayatın akışıdır. Evrim kelimesi sizi rahatsız ediyorsa buna "gelişim" de diyebiliriz. Değişim ise varlığın özündeki devinimden, gelişimden kaynaklanan bu gelişime bizim verdiğimiz tepkidir.

Evrim yasasında iki kadim hayvan ön plana çıkar: Dinozorlar ve maymunlar...

Dinozor kime denir? Çok eski olan, değişmeyi kabullenmeyen, köhne anlayıştaki ve inatçı kişiye dinozor denir. O zaman şöyle demek mümkün. Dinozorlar yeniliği değişimi ve evrimi kabullenemedikleri için yok oldular. Çünkü tabiatın yaşamın özünde bir değişim ve devinim sürekliliği vardır. Kendilerini yenileyemeyen anlayışlar zaman içinde köhneleşir ve hükmen yok olur.

Ancak maymun bu konuda dinozorun tam tersidir. Maymun iştahlılık, her değişimin her yeniliğin üzerine atlamak demektir. Değişimin ve evrimin, değişenin bünyesi ve yapısı ile uyumlu olması gerekir. Uyumlu ve gerekli olmayan her değişim bir bozulma ve yozlaşmadır. Bu yüzden maymun, bozukluğu ve yozlaşmışlığı temsil eder.

Dini, sosyal ve kültürel yaşamda da hayatın akışına göre bir evrim vardır.

Bir tarafta hurafeci bir gelenekçilik her türlü değişimi reddediyor. Manayı kaybetmiş, sembolleri manaların yerine ikame etmiştir. Kadim putperestlik de tam olarak böyledir. Öteki tarafta ise ilkesiz bir yenilikçilik tüm temel değerlerde savrulacak düzeyde bir yozlaşma yaşıyor.

Ancak dengede durabilen insandır. İnsan olmak dinozorun köhneliğinden ve maymunun yozlaşmacılığından uzak durmayı, dengeyi sağlamayı gerektirir.



12 Nisan 2017 Çarşamba

Benzeri Görülmemiş Bir Temsilci: Dimam bin Salebe

Hicretin dokuzuncu yılıydı (MS 630). Ashab Resulullah'ı da aralarına almış otururlarken Mescid-i Nebevi'nin önünde bir yabancı belirdi. Uzun örgülü saçları başının iki yanından sarkıyordu. İri cüsseli, güçlü kuvvetli bir kimseydi. Çevik bir hareketle devesinden sıyrılıp indi. Mescidin avlusuna çökerttiği hayvanın dizlerini iyice bağladı. Kendinden emin adımlarla ashaba doğru ilerledi:

5 Nisan 2017 Çarşamba

Zalimlere meyletmek ne demektir?

Hud süresinde geçen zalimlere yaklaşmayın zalimlere meyletmeyin ayeti ne anlama gelmektedir? Ayet şöyledir:

وَلَا تَرْكَنُوا اِلَى الَّذٖينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
(Hud 113)

Ayetin anlaşılmasındaki anahtar kelime “Terkenu” kelimesi genellikle meallerde “meyletmek, yönelmek, eğilim göstermek” olarak verilmiştir. Örnek olarak Elmalılı’nın meali şöyle: “Ve zulm edenlere meyl etmeyin ki size ateş dokunur, ve Allahdan başka velîleriniz de yoktur sonra kurtulamazsınız.” Diğer meallerden farklı olarak Edip Yüksel’in mealinde “sempati duymak, onları desteklemek” diye geçiyor. Süleyman Ateş de “dayanmak” demiştir.

Sözlüklerde رَكَنَ يَرْكَنُ رَكْنًا dayanmak itimat etmek. Bu fiil genellikle iki harfi cer ile birlikte kullanılmıştır. Rakene ila (ركن إلى) ve rakene ala (ركن على) diye iki meşhur kullanımı var. Genel olarak “rakene ila” yönelmek anlamına geldiği gibi “rakene ala” ise bir dayanmak, yaslanmak, itimat etmek gibi anlamlara gelir.

Bu ayette “Zalimlere meyletmeyin” ifadesi, kelimeleri motamot yerleştirince doğru bir çeviridir. Ancak “zalimlere meyletmemek” müphem, belirsiz bir anlatımdır. Zalimlere meyletmek ne demektir, insan ne yaparsa zalimlere meyletmiş olur ne yapmazsa meyletmemiş olur?

Bir de İsra süresine bakalım:

وَلَوْلَا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْپًا قَلٖيلًا

İsra 74’te Peygamber’e (sa) hitaben “seni sağlamlaştırmasaydık neredeyse onlara çok az birşey meyledecektin” diyor.

Şimdi Hud süresindeki başka bir ayete bakalım, bu sefer fiil şeklinde değil doğrudan Rükn olarak kullanılmış:

قَالَ لَوْ اَنَّ لٖى بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰوٖى اِلٰى رُكْنٍ شَدٖيدٍ

"(Lût da:) ‘Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir desteğe dayanabilseydim’ dedi.” (Hud süresi 80)

Burada yine Rükn kelimesinin meallerde destek anlamında kullandığını görüyoruz. Rükn kaide dayanak, masanın ayaklarından biri evin kolonlarından biri anlamına da gelir. Ancak اَوَى اِلَى رُكْنٍ “evâ ilâ ruknin” deyimini “bir kaideye, bir kaleye sığınmak” gibi anlamak daha doğru geliyor.

Son olarak Zariyat süresi 39. ayete bakacağız.

فَتَوَلّٰى بِرُكْنِهٖ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ

Bu ayet çok açık açıklayıcı... Ayetin meali şöyle verilebilir: “O ise yandaşlarıyla birlikte yüz çevirdi ve "Bu bir büyücü veya delidir" dedi.”

İbni Abbas’a göre rükn kelimesi, Kinâne lehçesinde “cemaat, topluluk, yandaşlar, destekçiler” anlamına gelir.

Bu durumda “zalimlere meyletmek” onların cemaati, topluluğu, savunucusu, yandaşı, destekçisi, partizanı olmak demektir.

Maruf Çetin
marufcetin@gmail.com

28 Şubat 2017 Salı

Belam bin Baura (Diliniyutmuş Bağıranoğlu)

İslami mücadelede zulmün sac ayakları vardır ve bunların tümü Musa'nın mücadelesinde tebarüz eder: Firavun, Haman, Karun, Samiri ve Belam. Bunların her birisinin ötekilerden farklı bir işlevi, bir fonksiyonu vardır. Şu anki konumuz Belam.

Belam İslama karşı mücadelenin dini yönünü temsil eder. Böylece batıl güçleri satılık din adamları ve kalemini satmış aydınlar vasıtasıyla hak güçlerine karşılık vermeye çalışırlar.

***

Kuran'da Belam:
“Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine takıldığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.

Biz dileseydik onu onlarla (o ayetlerle) yükseltirdik. Ancak o kendisini yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı ve arzularına uydu. Onun durumu üstüne varsan da soluyan, kendi haline bıraksan da soluyan bir köpeğin durumuna benzer. Bu kıssayı anlat, olur ki düşünürler.” (Araf 175-176)

Kuran'da ve hadislerde Belam'ın adı geçmemektedir. O sadece kötü örneklere bir örnek olarak verilir. Kuran ve peygamber bu tür durumlarda onun adını anmaya tenezzül etmez.

Allah kendisine bazı ayetler verdiği halde o hevasına uyarak bunlardan sıyrıldı ve böylece şeytan onun peşine takılarak onu azdırdı. Muhakkak ki Allah'ın ayetleri yegane koruyuculardır. Belam'ın bu koruyucu ayetleri bir kenara bırakarak nefsi hevasına uyduğu görülmektedir. Bu durumda şeytanın onu azdırması ve yoldan çıkarması kaçınılmazdır.

175'inci ayette iki kelime incelenmeye değer. (إنصلخ منها) sıyrıldı. Onu koruyan bir koyucuyu (ayetler) çıkarıp bir kenara koymasıdır. Takvanın da bir koruyucu elbise olduğunu hatırlayalım. Selehe derinin yüzülmesi çıkarılması anlamında da kullanılır. Yani onun kendisine özel olarak verilen ayetlerden sıyrılması, kendi derisini yüzerek, söküp atması gibidir.

İkinci kelime de (فأتبعه الشيطان), bu kelimeye takılmıştım. Etbaa kelimesi hem “peşine takıldı” ve hem de “onu peşine taktı” anlamlarına gelir. Bu farklılığı bazı meallerde de görebilirsiniz. Bunlardan hangisi doğru. Etbaa kelimesini fihristte taradığımda “kulak hırsızı cinin peşine takılan şihap (kayan yıldız, meteor, güdümlü füze)” için de aynı şekilde kullanıldığını gördüm. Burada “kulak hırsızı cinin peşine takılan şihap” ile “Allahın ayetlerinden sıyrılmış kişinin peşine takılan şeytan”ın durumu tamamen aynıdır. Her ikisinin de hedefinden sapması imkansızdır.

176'ncı ayetteki hırlayıp soluyan köpek misali de hayli ilginçtir. Çünkü hakk ehline saldırmak için kiralanmış bir alimin durumu budur. Üzerine gitsen de onu kendi haline bıraksan da o havlamaya ve hırmalaya devam edecektir.

***

İslami kaynaklarda ve tefsirlerde geçen rivayetler ışığında hikayesinin bir özetini aktarayım:
İslami külliyatta geçen rivayetlere göre: Belam Hz. Lut'un çocuklarındır, zaten Moab kavmi Hz. Lut'un çocuklarıdır. Belam Allahın kendisine vahiy indirdiği ilmi ledun sahibi bir kimse idi. Bazıları Peygamber olduğunu da söylemiştir. Kendisiyle dua edildiği duanın çevirilmediği ismi Azamı biliyordu.

Belam kendi kavmine tebliğde bulundu, fakat kendi kavmi yüz çevirdi. Belam da onları kendi haline bıraktı. (Birinci hata) Taki İsrailoğulları Moabların kalelerini ve surlarını kuşatıncaya kadar. O zaman kavmi Belam'a gelerek ondan yardım istediler. Sen Tanrının adamısın, duanın kabul olduğunu biliyoruz, bize dualarınla yardım et dediler.

Belam bunu reddetti. Ben Yakubun oğullarına karşı beddua edemem. Tanrı ve tanrının melekleri onlarla beraber. Ben beddua edemem dediyse de kavmi ısrar etti.

Belam'ın kendisine düşkün olduğu güzel bir karısı vardı. Karısına hediyeler verdiler ve ikna etmesini istediler. Eşi ona "istiharede bulun, Allah sana bir yol gösterecektir" dedi. Belam da istihare yapmayı kabul etti. (İkinci hata)

Rüyasında kendisine bu işin hayırlı olmadığı gösterildi. Yardımı etmeyi tekrar reddetti. Fakat karısı pes etmedi. Bir kez daha istihareye yat belki Allah sana başka bir yol gösterir. Israrın neticesinde Belam tekrar istihareye yattı ve fakat bu sefer bir şey görmedi. Karısı "gördün mü" rabbin eğer bunun olmasını istememe hususunda katı olsaydı sana tekrar gösterirdi. Belam yardım etmeyi kabul etti. (Üçüncü hata)

Eşeğiyle bir dağın tepesine çıkıyordu. Orada kurban kesecek ve İsrailoğullarını lanetleyecekti. Eşeği tökezleyip durdu. (Bu bölüm aynen Tevratta da geçiyor.) Belam eşeği dövdü, bu senaryo üç kez tekrarladı. Sonunda eşek dile geldi ve "görmüyor musun, Allahın melekleri bana engel oluyor" dedi.

Belam bundan sonra yaya olarak dağın tepesine çıktı. Orada kurbanını kesip sunusunu yaptı ve İsrailoğullarını lanetlemek üzere dua etmeye başladı. Fakat dua ettikçe dili dönüyor ağzından niyetinin tam tersine israiloğullarını kutsadığı ve moabları lanetlediği laflar çıkıyordu. Sonunda dili bir köpek gibi göğsüne kadar sarktı.

***

Belam'ın Tevratta geçen hikayesi de buna benzerdir. Belam'ın Kitabı Mukaddes'teki hikayesi Tevrat'ın Sayılar (22-23-24-25) kitabında geçer. Aşağı yukarı yukarıda aktardığımız gibidir.

Yalnız Tevrat'ta üzerinde durulması gereken ayrıntılar var. Birinci detay Fırat'ın kenarında oturan bir Aramlı olduğudur. Tevrata göre Moablı değil, Aramlı imiş. Bu durumda Moablar onu ücret karşılığında kiralamış oluyorlar.

İkinci detay da Belam'ın lanetlemek istediği İsrailoğulları hakkındaki kutsaması ile ilgilidir. Bunlar sıradan sözler değildi. Burada "Yakup'tan çölde bir asa çıkacak" dediği sözler Messanik (mesihin müjdesi) öğretinin temelidir. Tevratta bu öğretiyi dile getiren Hoşea ve İlya gibi büyük peygamberleri idi. Belam'ın İsrailoğullarının bu peygamberlerinin müjdesinden asırlar öncesinden haber vermesi son derece şaşırtıcıdır.

***

Belam bin Baura bir isim değil bir sıfattır. Bu isim/sıfat, Aramca dilinde Diliniyutmuş Bağıranınoğlu anlamına gelir.

Bel'am küçük dil, yutak anlamına gelir. Hatta Balgam kelimesi de buradan gelir. Çünkü Aramcada Bel'am (بلعم) ile Balgam (بلغم) aynı kelimedir.

Baor kelimesi de yine Aramca bir kelime olup Türkçe'deki Bağırmak ve Böğürmek diye bildiğimiz kelime ile aynıdır. Hayvan gibi bağırmak, öküz gibi böğürmek anlamına gelir.

Rivayetler de geçtiği üzere bağırma ve böğürmelerinden dilini yutağını parçalatmış. Bu yüzden ona Diliniyutmuş Bağıranoğlu ismi verilmiştir.

***

Belam'ın hatalı uygulamalarını şöyle değerlendirebiliriz:

Birinci hata şuydu: Kendisine tebliğ görevi verilen kişi bu görevi bırakmamalı. Tebliğin şartları imkansız hale geldiyse tebliğ şekli değişebilir. Ancak görev verilen görev verilmemiş gibi davranamaz.

İkinci hata da şuydu: Emir ve yasaklar, helaller ve haramlar istihareye ve istişareye açık değildir. Eğer bir şey haramsa onu yapıp yapmamak için istihare yapılamaz. Ancak istihare ve istişare kişinin muhayyer olduğu durumlar içindir. Buna rağmen Belam'a, yaptığı işin doğru olmadığı kendisine sadık rüyada da gösterilmiş.

Üçüncü hatası da şuydu: Yanlışta ısrar etti. Bu yüzden artık kendisine ilahi uyarı da kesildi.

Maruf Çetin

2 Ocak 2017 Pazartesi

Cübbeli İle Satranç Oynamak

Maruf Çetin
Cübbeli Ahmet hoca’ya satranç oynamanın hükmü soruldu. O da satranç ve satranç oynayanlar hakkında çok ağır ifadeler kullandı.

Peki Cübbeli ne dedi?
Cübbeli satranca dair konuşması şöyle: "Satranç tavladan da kumardan da beter. Satranç oynamaktansa ateşi tutmak daha hayırlı. Satranç oynayan kişi insanların en yalancısı. Oynayanlara ölürken kelime-i şehadet nasip olmayabilir. Satranç oynayan lanetlenmiştir. Oynayana bakan da domuz eti yiyen gibidir. Bu oyunları bu taşları elinize alacağına elinize tesbih alın, sübhanallah çekin" sözlerini sarf etti. Kendince de bazı kaynaklara işaret etti.
Cübbeli’nin bu sözleri haklı olarak sosyal medyada tepkiye sebep oldu. Aslında konuşma biçiminden onun satranç hakkında gerçek bir fikrinin olmadığı; üç yaşındaki bir çocuğun hareketleri gibi taşların oradan oraya götürülüp getirildiklerini sandığı şeklinde bir izlenim veriyor. Satranç taşlarını tutmaya alternatif olarak tespih taşlarını tutmayı öneriyor. Halbuki satranç hakkında konuşmak ve satranç hakkında bir yargıda bulunmak “taş” ve “taş tutmaya” indirgenemez. Bu çok alakasız ve anlayışsız bir durumdur.
Belirtmek gerekir ki Cübbeli bu fikirlerini isnat ettiği rivayetleri kendisinden uydurmuş değil. Sonuçta bazı fıkıh kitaplarında bu hükümler geçiyor. Ancak bu konuda güvenilir hiçbir hadis yoktur. Bazı sahabelerin ve fakihlerin görüşleri kavilleri vardır. Cübbeli bazı eski klasik fıkıh kitaplarında satranç hakkında gördüğü ifadeleri daha da çirkinleştirerek aktarıyor.
Mesela Allame Albani “ed-Daifa” (Zayıf Hadisler) adlı eserinde bu tür rivayetleri aktarır ve bunların hepsinin mevzu (uydurma) olduğunu söyler.
Bir iki örnek vermekle yetinelim:
Enes’ten Peygamberden rivayet edilmiştir: “Satranç oynayan melundur”
Yine “Hubbe bin Müslim’den o da Peygamber’den rivayet edilmiştir: “Satranç oynayan melun’dur, ona bakan da domuz eti yemiş gibidir.”1
Enes’ten o da Peygamber’den rivayet edilmiştir: “Satranç oynayan şirk koşmaya yaklaşmıştır. Ve şirk koşan da gökten düşmüş gibidir.”2
Muhaddis Fettani de “Tezkiret’ül Mevduat” isimli eserinde bu rivayetleri zikretmiş ve rivayet zincirinde geçen Ebu Usme’nin yalancı olduğunu söylemiştir.
Sahih-i Müslim’de de ise şöyle bir hadis geçer: “Nerdeşir oynayan elini domuz etine bulaştırmış gibidir.” 3 Nerd tavla, nerdeşir ise İran tavlası demektir.
Bu konuda pekçok nakil kavil aktarılmışsa da güvenilir kaviller ve nakiller söz konusu değildir. Daha geniş bilgi için Diyanet Ansiklopedisi’nin Satranç 4 maddesine bakabilirsiniz.
Her halukarda Peygamber (as) döneminde Satranç bilinen bir oyun değildi. Satranç tarihine bakıldığında onun İran’ın fethinden sonra İslam dünyasına intikal ettiği anlaşılmaktadır.
“Satrancın ortaya çıkışı ve dünyaya yayılışı ile ilgili çok sayıda araştırma sonucu var olsa da bulunan ilk satranç taşları M.S. 760 yılına aittir ve Afrasiyap’ta; ilk satranç takımı ise Nişapur, Türkistan’da bulunmuştur.” 5
Satrancın islam dünyasına girişi son sahabeler ve tabiin dönemine denk düşmektedir. Sahabeler, tabiin ve fukeha kendilerine satranç hakkında sorulduğunda onlar genelde olumsuz cevap vermişlerdir.
Bir rivayete göre Hz. Ali (r.a.) “Satranç Acemlerin kumarıdır” diye satrancı hoş karşılamazken, Ebû Musa el-Eşarî, “Satrancı ancak günahtan sakınmayanlar oynar” demiştir. Büyük fıkıh âlimi İbrahim en-Nehâî ise kendisine satranç hakkında sorulduğunda, “O lânetlenmiştir” diye cevap vermiştir. Aynı şekilde Abdullah ibni Ömer, “Satranç diğer kumarlardan daha kötüdür” görüşünü benimserken, İmam-ı Mâlik satrancı tavla gibi değerlendirmekte ve haram saymaktadır.
Ancak bazı alimler satrancı aynı kategoriye sokmamakta, birtakım şartlar dahilinde oynanmasının caiz olabileceğini düşünmektedirler. Şâfiî mezhebi âlimlerinden İmam Nevevî bu hususta şöyle der: “Satranç, alimlerin çoğuna göre haramdır. Bir kimse bu oyun sebebiyle bir namaz vaktini geçirir veya bir menfaat karşılığında oynarsa bize göre de haramdır.”
Satranç ve Kumar
Satranç oyunu bir kumar oyunu değildir. Bir kumar olarak oynanmaya müsait bir oyun da değildir. Çünkü kumarda belirsizlik ve şans vardır. Satranç ise bir şans oyunu değildir. Güçlü, bilgili eğitimli olan kazanır. Bu manada satranç bir duelloya (mübareze) benzetilebilir.
İlk ulema ve fukehanın satrancı kumar ile bağdaştırması aslında satrancın ne olduğuna dair bir bilgileri olmadığını gösteriyor. Şöyle düşünelim, müslüman bir adam bir alime gelip satranç hakkında soruyor. Alim kişi de o müslümanın kendisine aktarabildiği kadar satrancı kavrayabiliyor. “Nasıl bir oyundur, kumar mıdır nedir” derken zihninde olumsuz bir imaj oluşuyor.
Satranç ve Yalan
Ünlü dünya satranç şampiyonu Emmanuel Lasker “Satranç tahtasında yalan ve ikiyüzlülük çok fazla yaşayamaz” demiştir. Satranç güreş gibidir. Bir kimse kendini yalandan çok güçlü gösterebilir. Ama güreşte yalanın bir mecali yoktur. Güçlü kuvvetli eğitimli değilseniz tuş olursunuz. Aynen satranç da böyledir, mat olursunuz. Satranç bir akıl güreşidir. Bu yüzden satranç bir spor olarak kabul edilmektedir.
Eski fukehadan bazılarının “Satranç oyuncusu insanların en yalancısıdır” dediği aktarılmıştır. Sebebi de “Şah mat oldu” (şah öldü) “atı fili yedim” denilmesi imiş. Gerçekte şah ölmediği gibi bir at yada bir fil de yemiş olmuyormuş.
Bunu söyleyen kişi, kendisini çok zeki hissediyor olmalı. Eğer dili bu şekilde mücessem ve katı hale getirirsek, bütün benzetme, teşbih, kinaye, telmih, istiare sanatlarını yok etmiş oluruz. Halbuki hiç kimse “atı yedim / fili yedim / kaleyi yedim” dediğinde “bir at/fil/kale yediği”ni kastetmemiştir. Kimse de öyle anlamamıştır. Bundan “atını aldım, devre dışı bıraktım” anlaşılmıştır. Burada bir kinaye bir mecaz kullanımı vardır. Keza “Şah mat” denildiğinde de İran şahını, somut bir adamı yada bazı Şiilerin kastettiği gibi Allahı öldürmeyi kastetmemiştir.
Satranç Şövalye ve Skolastik Düşünce

Burada skolastik bir düşüncenin ihdası var. Skolastik düşünce, dondurulmuş, anlamı yitirircesine somutlaştırılmış ve kalıplaştırılmıştır. Skolastik düşünce kilisenin haçlı seferleri boyunca benimsediği bir düşünce idi. Ne var ki aynı dönemlerde İslam dünyasında da bir skolastik anlayış yükseliyordu. Ve yine çok ilginçtir ki, İslam dünyasında bazı fukeha hakkında bilgilerinin olmadığı satrancı kötülerken, Avrupa’da da kilise satrancı “İslamlar’ın oyunu” kabul ederek yasaklıyor ve oynayanları da aforoz ediyordu.

 Ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür adlı kült bir filmi vardır. Bu filmde Azrail (ölüm meleği) bir şövalyenin canını almaya gelmiştir. Şövalye ölüm meleğinden kendisine son bir şans vermesini ister. Onunla son bir satranç oyunu oynamayı teklif eder. “Eğer beni yenersen o zaman canımı alırsın” der. Ölüm meleği kabul eder.
İncil’in Vahiyler bölümünde geçen Kıyamet’in yedi mührünü tutmak için şövalyenin de yedi erdemi vardı ve bunlardan biri de zeka idi ve ölçüsü de güzel satranç oynamak idi. Bergman da Kıyamet’in yedinci mührüne, şövalyenin kendi yedinci erdemi ile karşı koyduğunu ima eder.
Satrancın Yasaklanması Şia’nın İşi mi?
Cübbeli Ahmet hoca, Satranç oynamanın ne kadar kötü ne kadar lanetlik ve küfür olduğunu Ehli sünnet kaynaklarına dayanarak anlatadursun, aslında bu İran ve Şia kaynaklı bir hurafedir. Çünkü İranlılara göre Şah tanrıdır yada Ali’dir.
Ali Şeriati'nin "Ali Şiası Safevi Şiası" kitabından bir paragraf aktarmak istiyorum. O da Allame Meclisi'nin kitabından aktarıyor. Allame Meclisi Bihar'ul Envar isimli büyük Şii ansiklopedisinin yazarıdır:
"Meclisi şöyle diyor: “Çünkü şah, yüce Allah’ın adlarındandır. Öyle ki haberde rivayet edilmiştir ki satranç oyununun yasaklanmasının nedeni ‘Şah mat oldu.’ vs. denilmesidir. Allah’a hamdolsun ki şah mat olmaz (ölmez).” 6
Şimdi “Şah mat” dediği için satranç oyuncusuna “insanların en yalancısı” diyen Sünni alimin, gerçekten sünni mi olduğu yada bunu bilinçlice mi söylediğini bir kez daha düşünün.

1İmam Albani, Ed-Daifa 1146 nolu hadis.
2İmam Albani, Ed-Daifa 1145 nolu hadis.
3Müslim, 2260 nolu hadis.
5http://www.gokyaysatrancvakfi.org.tr/kutuphane/satranc-tarihi
6Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, sayfa 94

İsrail’in Mesih’inden Şia’nın Mehdi’sine

Her ne kadar Sünnilerde de Mehdi konusu geçiyor olsa da Sünni inanışındaki Mehdilik belirsiz bir konu olup inanca akideye taalluk eden bir mesele değildir. Halbuki Şia’da tüm inancın ve İmamet’in özünü oluşturur. Eğer Mehdi yoksa geriye kalan tüm imamlar ile ilgili iddialar da havada kalacaktır.

Şia’ya göre İmamiyye mezhebinin 11. İmamı olan Hasan el-Askeri genç yaşta vefat etmeden bir çocuğu olmuştu. Adını Muhammed koydular. Kendisi 12. İmam Muhammed el-Mehdi olmaktadır. Resmi kayıtlara göre bu çocuk doğmadı. Ancak Şialar 11. imamın sadık yandaşlarınca bunun doğumuna tanıklık etmektedirler.

Çocuğun doğumundan kısa bir süre sonra 11. İmam vefat etmiştir. Denildiğine göre 12. İmam Muhammed Mehdi’de henüz çok küçük bir çocuk iken imamet etmiş ve nihayet 4 yaşında iken bir mağaraya girip bir daha çıkmamıştır.

İzleyen dönemde bir naibi ile görüşmeye devam etmiş buyruklarını Şialara bu şekilde iletmiştir. Birinci naib’in vefatından sonra peş peşe; biri vefat edince diğeri yerine geçmek suretiyle ikinci üçüncü ve dördüncü bir kişi naiplik etmiş. Bu durum yaklaşık 70 yıl kadar sürdü ve bu döneme Gaybet-i Sugra (Küçük Kayıplık Çağı) adı verildi. Dördüncü naibin vefatından sonra da tamamen gizlendi ve kıyametten önce tekrar zuhuruna kadarki döneme de “Gaybet-i Kübra (Büyük Kayıplık Çağı) adı verildi.

*

Kuran'da Mehdi ile ilgili en ufak bir delil bile yoktur. Bu bir.

Her ne kadar şiiler bu konuda bazı ayetleri delil getirmiş olsalar da delil getirilen ayetlerin konuyla yakından uzaktan alakası yoktur.

Şii uleması Hud süresi 86. ayeti Mehdi'ye delil olarak getiriyorlar. Neden böyle bir istidlalde (delillendirme) bulunduklarını da Kitabı Mukaddes'i okuyana kadar anlayamamıştım. Daha sonra Tevrat ve İncil'i okuyunca konuyu anladım.

Önce ayete bakalım. Meal olarak kendisi de Şii olan Abdulbaki Gölpınarlı'nın mealinden aktarıyorum: "İnanmışsanız Allah'ın bıraktığı kâr, daha hayırlıdır size ve ben de size bir bekçi değilim." (Hud 86).

Şimdi burada ayetin Arapça’sında şöyle geçiyor: "Bakiyetullahi hayrun lekum in küntüm müminin." Şiiler bunu şöyle meallendiriyor ki buna itiraz edemeyiz. "Eğer inanmış iseniz Bakiyetullah sizin için daha hayırlıdır." Burada Bakiyetullah "Allah’tan kalan", "Allah’ın bakiyesi", "Allah’ın size bıraktığı" şeklinde çevirmek mümkündür.

Peki nedir bu Allah'ın bize bıraktığı? Bunu anlamak için iki ayet öncesinden okumaya başlamanız gerekir. Yani sadece 86. ayeti okursanız anlaşılmaz. Ama (84-85-86-87) ayetleri birlikte okursanız konu aydınlığa kavuşmuş olur. Şimdi bu ayetlerin hepsini yine Abdulbaki Gölpınarlı'nın mealinden aktaralım. Diğer meallerde de pek farklı değil zaten.

"Medyen'e de, kardeşleri Şuayb'i göndermiştik de ey kavmim demişti, Allah'a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yok. Ölçeği, tartıyı eksik tutmayın, çünkü ben gerçekten de hayırlara uğradığınızı görmedeyim ve şüphe yok ki ben, bir gün sizi çepeçevre kuşatıverecek bir azâba uğramanızdan korkuyorum.(84) Ey kavmim, ölçeği doğru ölçün, terâziyi doğru tartın, halkın mallarını eksiltmeyin, yeryüzünde bozgunculuk etmeye çalışmayın.(85) İnanmışsanız (Allah'ın bıraktığı kâr= Bakiyetullah), daha hayırlıdır size. Ve ben de size bir bekçi değilim.(86) Ey Şuayb dediler, kıldığın namaz mı, tuttuğun din mi emrediyor sana da bizi atalarımızın taptıklarından vazgeçirmeye uğraşıyor, mallarımızı da dilediğimiz gibi tasarruf etmemize mâni olmaya kalkışıyorsun? Halbuki sen, şüphe yok ki halîm selim ve aklı başında bir adamsın.(87)" (Hud suresi 84-87)

Hikayeyi özetleyeyim: Allah Şuayb (as.)’ı Medyen halkına peygamber olarak göndermişti. Onlar da tefeci, hileci, dalavereci bir toplumdu. Şuayb da onlara diyor ki: "Ölçüyü tam tartın, insanların mallarını hileyle, dalavere ile çarpmayın. Allah'ın size bıraktığı yani ana paranız sizin için daha hayırlıdır."

Buradaki BAKİYE ifadesiyle yalnızca anapara/anamal kastedildiğine dair bir kanıt da Bakara süresi (278-279) ayetleridir.

Ayetlerin önce Arapça okunuşunu aktarayım:

"Ya eyyuhellezine amenü, ittequllahe ve zeru ma baqiye mineriba in küntüm mü'minin. (278) Fe in lem tef'elu, fe'zenu bi harbin minallahi ve resulihi. Ve in tubtum felekum ruusu emvalikum, la tazlimune vela tuzlimun.(279)".

Türkçesi:

"Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve faizden arta kalanı (BAKİYE) bırakın (almayın).(278) Eğer bunu yapmaz iseniz Allah ve Resulünden size bir savaş açılmıştır. Eğer tevbe ederseniz ANAPARANIZ sizindir. Zulmetmeyin ve zulme de uğramayınız.(279)" (Bakara 278-279)

Burada yine mal, ticaret ve faiz bağlamında BAKİYE ifadesi kullanılmıştır. "Eğer inanıyorsanız faiz bakiyesinden vazgeçin, Allah'ın size bıraktığı anaparanız yani Allah'ın bakiyesi ile yetinin." Mesele budur ve Mehdi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Ancak Bakiye kelimesi/kavramı İsrailoğulları bağlamında hem Kuran'da hem de Kitabı Mukaddes'te kullanılmıştır. Ayrıca bu konu Kumran metinlerinde de geçer.

Kuran'da geçen diğer BAKİYE ayetlerine bakalım.

Birincisi Bakara 248. ayet. Bu ayetin geçtiği sürede önlü arkalı iki sayfayı okuyunuz lütfen. Orada Talut'un bir kral olarak doğuşu ayrıntılı olarak anlatılır. Bu ayette İsrailoğullarının düşmanları tarafından talan edilip çalınmış olan Kutsal emanetler bölümünde geçer. Sekine Tabutu diye isimlendirilen bir tabutun içindeki Kutsal emanetler. Musa ve Harun'un âl'inden kalan (bakiye) emanetler. Talut'un krallığının kanıtı olarak Sekine tabutunu melekler taşıyarak getireceklerdir diyor.

İkinci bir ayet ise yine Hud süresi 116. ayettir. "Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında (uvlu baqiyyetin) yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu günahkarlardı." (Hud 116)

Yani bu ayette kastedilen şudur: Sizden önceki nesiller de yozlaşmışlardı. İçlerinde kurtardıklarımızdan ve iyiliği emreden (emri bil maruf) ve kötülüğü nehyeden (nehyi anil münker yapan) çok az bir kesim vardı. İşte dini ve adaleti her daim ayakta tutan o kesime BAKİYE diyor.

***

Keza Kitabı Mukaddes'te de benzer temalarda geçmiştir. Misal olarak Ezra 9:13'te geçer. "Sen, ey Tanrımız, bizi hak ettiğimizden daha az cezalandırdın ve bize sürgünden kurtulan böyle bir azınlık (bakiye) bıraktın." (Ezra 9:13)

Messanik (Mesihi) kehanet, arta kalan bir bakiyenin (azınlığın) kurtuluşu ve bir kurtarıcı öğesi Tevrat ve İncil'de daha belirgindir. Böylece İsrail'in Mesih figüründen Şia'nın Mehdi figürü doğmuştur.

***

Mesih ve Mehdi ile ilgili tüm rivayet ve hadislerin uydurma olduğunu hadis uzmanları bildiriyor. Çünkü Hz. Peygamber (sa) efendimiz Hz. İsa (as) gibi kendinden sonraki bir çağı müjdeleyen değildi. Çünkü onun çağrısı tamamlanmıştı. Hz. İsa'nınki ise tamamlanmadığı için bir sonraki peygambere işaret etmiştir.

Hz. İsa müjdelemiştir, Hz. Muhammed ise müjdelenmiştir. Allah'ın salat ve selamı onların üzerine olsun.


Maruf Çetin
marufcetin@gmail.com


Resim Notu: Resimde “Bakiyetullahi hayrun lekum” ayeti yazıyor.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

İslam Dünyası’ndaki Akımlar ve Fethullah Gülen

Amerika ve Avrupa'nın İslam dünyasına bakışını ve ilişkilerini anlayabilmek için öncelikle yine bir ABD think-tank kuruluşu tarafından yapılan tasnifi bilmemiz gerekiyor. Rand Corporation isimli bir Ar-Ge şirketince hazırlanan bir rapora göre İslam dünyası dört temel akımdan oluşur. 1) Laikler 2) Modernistler 3) Gelenekçiler 4) Köktendinciler, radikaller

Laikler, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını savunan ve dini değerlerin kamusal alanda geçerli olmasını istemeyen kesimlerdir. Bunlar batılı değer yargılarına en yakın olan kimselerdir. Bazı milliyetçiler, solcular, kemalistler laik gruba girerler.

Modernistler, muhafazakar bir din algısına sahip olmakla birlikte dinin katı yorumunu çağın değerlerine göre değiştirme taraftarıdırlar. Genel olarak Türkiye'deki merkez sağ modernist bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde bazı milliyetçiler, kemalistler bu gruba girerler. Yine Türkiye'deki "tarihselciler" ve "Sadece Kuran"cıların büyük çoğunluğu modernisttir.

Gelenekçiler, mezheplere ve geleneksel dini kurallara sıkı sıkıya bağlı gruplardır. Bu kategori altındaki gruplar, genel olarak laik sistemden uzakta yaşarlar. İslam dünyasındaki İhvanı müslimin bu grupta yer alır. Hatta Hamas bile bu grupta zikredilmelidir. Keza katı bir şeriat ile yönetilen Suudi Arabistan da öyle.

Radikaller ve köktendinciler, bunlar da şeriatçılardır. İslami bir devlet hedefine sahiptirler. Bazı selefi ve cihatçı gruplar bu kategoriye girerler. Hamas Cihatçı bir grup olmasına rağmen bu cihadını sadece İsrail ile sınırlı tutmuştur. Halbuki cihatçı grupların cihat tanımı belirli bir bölgeye ülkeye has değildir. Bu gruplar Afganistan'da Çeçenistan'da Bosna'da yada dünyanın herhangi bir yerinde cihada koşabilirler. Bu yüzden Hamas'ı da radikaller arasında değil, gelenekçiler arasında zikretmek daha doğru olacaktır.

***

Amerikalılar'ın bu gruplarla ilişkisi ise şöyle olmaktadır. Radikallere karşı savaşa açarlar. Gelenekçileri sevmezler ve tehlike olarak görürler, ancak gelenekçilerin radikaller ile ilişkiye girmelerine ve radikalleşmesine engel olmaya çalışırlar.

Modernistleri ise görece olarak desteklerler ve laik kesimlerle ilişkilerini teşvik ederler.

Şimdi konunun özüne gelecek olursak;

Ak parti ilk kurulduğu zamanlarda Modernist bir çizgiye sahip idi. Bu yüzden batılılar ve Amerikalılar tarafından tasvip ediliyordu. Bir zaman Erdoğan'ın modernist çizgisini BOP projesi altında İslam dünyasına sunmaya çalışmaları bu yüzdendi. Erdoğan'ın Mısır'da seçimi kazanmış olan İhvan-ı Müslimin grubuna laik bir anayasayı önermesi de bu minvalde idi. Batılılar ile kavga etmek istemiyorsanız modern bir yaşam tarzını benimseyip laik bir anayasayı yürürlüğü koymanız gerekiyor.

Ak Parti bilhassa Ahmet Davutoğlu'nun Dış İşleri Bakanı olmasından ve Arap baharının patlak vermesinden sonra Osmanlıcı anlamında kucaklayıcı bir dış siyaseti benimsedi, bu da Ak Partinin modern çizgiden gelenekçi ve hatta radikal çizgiye kaymasına sebep oldu. İhvanı ve Haması destekledi. İslam ülkeleri ile daha fazla yakınlaştı, Arap baharı ile birlikte nisbeten ılımlı muhalif olan bazı cihatçı grupları destekledi. El-Nusra, Ahraruş şam vs. gibi. Bu da batılı gözüyle bakıldığında Türkiye'de bir eksen kayması olarak görülmektedir.

Fethullah Gülen hareketi ilk zamanlarda Gelenekçi bir hareket idi. Ancak zamanla (bilhassa Türk okulları furyası ile birlikte) batılıların desteğini kazanmak için modernist bir çizgiye kaydılar. Yine de Gülen Amerika'da olduğu yıllar içinde Amerikalılar kendisinden rahatsız olmuşlardır. 2009'da yayılmacı bir Osmanlıca olduğu gerekçesi ile az kala da Amerika'dan ihraç ediliyordu. Ancak o süreç içinde Fethullah Gülen Amerikalılara iki şeyi garanti etti:

1) Hareketinin her ne kadar geleneksel gibi görünsede de aslında modernist olduğunu,
2) Hareketinin radikal gruplara karşı her türlü işbirliğine hazır olduğunu temin etti.

O noktadan sonra Gülen ABD "yeşil İslam projesi"nin bir figürü haline geldi.

Çünkü Gülen Gelenekselcilerin taviz veremeyeceği bir çok konuda aşamalı olarak taviz verdi. Başörtüsünden tavizi daha 1980'lerin sonlarında vermişti. Hareketinin selameti ve gizlenme sözkonusu olduğunda başörtüsü, namaz, oruç, içki yasağı vs gibi temel konular da dahil birçok konuda esnetmede bulundular. İslami devlet, islam şeriatı gibi konular zaten mevzu bahis bile değildi.

Radikal gruplara karşı tavrı ise çok net olarak sürdürdü. İslam dünyasındaki işgallere, batının sömürü ve terörüne karşı hiçbir zaman tek bir laf etmezken, cihadi hareketlere karşı bütün gücüyle savaş açmıştır. Bizzat Fethullah Gülen dünyada en nefret ettiği kişinin Üsame bin Ladin olduğunu söylemiştir. El-Kaide, IŞİD, Selefiler, Selam/Tevhid vb. gruplara karşı amansız düşmanlığı da hep buradan gelir. Batı ile çatışmalı olan islami gruplara karşı bir tür vekalet savaşı veriyorlar. Dikkat ederseniz darbe girişiminden sonra bile, tüm gözler Gülen'e çevirilmiş iken, kendisi IŞİD ve Selam'a çatmıştır.

Hatta Ak Parti ile ilk kavganın sebebi de budur. Ak Parti Arap baharı ve Suriye Devrimi ile birlikte giderek modern çizgiden, geleneksel ve radikal eğilimlere yaklaşmıştır. Bu da Gülencilerin asla tahammül edemeyeceği bir konudur. Hükümet ile cemaatin ilk ihtilafı Suriye konusunda olmuştur. Ak Parti hükümeti Eset'e karşı muhalefetin yanında yer alırken, Fethullahçılar Amerika'nın Suriye politikasına paralel olarak tarafsız kalınmasını istemiştir. Sonraki süreçteki MİT tırları olayı, 17-25 Aralık operasyonları ve hatta darbe teşebbüsü de hep bu Amerika'nın vekalet savaşı adına yapılmıştır. Dikkat ederseniz darbe teşebbüsünden sonra bile Amerikalıların ağızlarında geveleyip durdukları şey, "Türkiye'nin IŞİD'e karşı yeterince savaşmadığı"dır. Darbeden hemen sonraki açıklamasında da Fethullah Gülen "Türkiye'nin ve AK Parti hükümetinin IŞİD'e en fazla yardım eden ülke olduğunu" söylemiş, Türkiye'yi ABD'ye hedef göstermiştir.

Yani mesele şudur; Türk devleti ve Ak Parti hükümeti, dördüncü grup olarak andığımız Radikaller/köktendinciler ile mücadele edecek midir, etmeyecek midir? IŞİD derken tüm köktencileri ve cihatçı grupları kastediyorlar. Buna en başta el-Nusra da dahildir. Onlar için bütün mesele budur.

Ak Parti hükümeti cihatçı gruplara ve geleneksel yapılara arasına mesafe koymadığı için, Fetö'cüler Amerikalıları, bu hükümeti devirip yerine geçebilmek konusunda ikna edebilmişlerdir. Yurtta Sulh Konseyi'nin bildirisindeki Laiklik, Atatürk'ün ilke ve inkilapları mesajı bilhassa Amerikalılara hitap etmiştir. Devletin eksenini laik ve modern bir çizgiye kaydıracaklarını ve geleneksel çizgiden uzaklaşıp radikal çizgiyle mücadele edeceklerini temin etmeye çalışıyorlardı.

Darbe girişimi mutlaka ABD'lilerin bilgisi ve onayı ile yapılmıştır. Aksi mümkün değildir. ABD topraklarında yaşayan Fethullah Gülen'in onların bilgisi ve onayı olmadan Türk hükümetine karşı bir darbe girişiminde bulunması mümkün değildir.

***

Şimdi geleneksel çizgiyi biraz daha anlamaya çalışalım. Arap Baharı özgürlük ve demokrasi talepleri ile başladı. Ancak Arap halkları özgür seçimlerde geleneksel islamcıları iş başına getirdi. Bu da Batılıların ve bilhassa Amerika'nın onaylayabileceği bir şey değil. Belki bunun bir tek istisnası Suudi Arabistan'dır. Geleneksel bir şeriat devleti olmasına rağmen önceleri İngiltere ile daha sonra ise ABD ile istikrarlı bir ticari ve siyasi ilişkiye sahiptir. Belki bunda Suud rejiminin bir hanedanlık ve moranşi olmasının ve istikrarlı petrol ihracatının etkisi vardır.

Mısır'da İhvan-ı Müslimin grubu Muhammed Mursi başkanlığında seçimi kazanmıştı. Laik ve modern bir anayasa yapmaya yanaşmadılar. Böylece batının hışmını çabuk çektiler. Sonuçta Mısırda laikler bir askeri darbe yaptı ve bu askeri darbeye modernistler ve hatta radikaller bile destek verdi. Çünkü Muhammed Mursi daha önce selefi/cihadi gruplara karşı savaş açmış, Sina yarımadasında onlardan epey kişi öldürmüştü. Böylece Mısır'da ABD'nin istediği şekilde gelenekçiler ve radikaller savaştırıldı; laik ve modernistler ise kurtarıcı gibi geldi. Filistin'in Gazze bölümünde de geleneksel bir grup olan Hamas, el-Kaide'ye karşı savaş açtı ve tasfiyede bulundu.

Bu sene Tunus'taki el-Nahda hareketi lideri Raşid Gannuşi de "Siyasal islamı bırakıp demokratik islama geçtiklerini" ilan etti. Yani geleneksel islami çizgiden modern çizgiye geçiş yaptıklarını deklare etti. Bu mesaj kuşkusuz batıya ve ABD'ye verildi. Çünkü her ne kadar ABD radikalleri bombaladığı gibi gelenekçileri bombalamıyor olsa da onları yıkmak için laik ve modern kesimlere her türlü lojistik desteği sağlamaktadır. Ayakta kalabilmek ve muktesebatını kaybetmemek için bu güvenceyi vermeye ihtiyaç duymaktadırlar. Ak Parti giderek bu çizgiden uzaklaştığı için ona karşı darbeye bile izin verilmiştir. Mısır ve Libya'nın durumu da aynı şekilde.

Belirtmek gerekir ki ne radikallerin ne de gelenekselcilerin hepsi aynı değildir ve birbiriyle pekala çatışabilirler. Örnek olarak Türkiye'deki Cübbeli Ahmet de Mustafa İslamoğlu da geleneksel çizgide olmalarına rağmen aralarında pekçok farklılık ve çatışma vardır. Keza Radikal iki grup olan el-Nusra (el-Kaide'nin Suriye kolu) ile IŞİD arasında kanlı bir savaş olmuştur.

Türkiye'de Milli Görüş hareketi, siyasi pragmatizm ve takiye gereği istikrarsız bir şekilde modernizm, gelenekçilik ve radikallik arasında gidip gelmiştir. Bir bakarsınız ki Atatürkçü kesilirler, ve bir bakarsınız ki ümmetçi... Bunu doğrudan siyasi, politik bir hareket olmalarına bağlıyorum. Gülen dışındaki diğer Nurcular ise hemen hepsi gelenekçidirler. Nakşibendi, Kadiri, Geylani gibi tarikatler de gelenekçidirler. Nazım Kıbrısi yada Adnan Oktar gibiler ise modern sayılır. Mezhepçilerin büyük çoğunluğu da radikaller değil, gelenekçilerdir.

***

Radikaller ise, cihatçı, şeriatçı, ümmetçi taifedirler. Filistin ve Kudüs'ün kurtuluşunu, ümmetin birliğini savunurlar. Afganistan'ın ve Çeçenistan'ın Rus işgaline, Bosna'daki Sırp katliamına karşı cihada koşanlar bu gruplardır. İlk defa İran devrimi ile ve sonra da Taliban ile birlikte devletleşmişlerdir. Günümüzde Afganistan'da, Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de, Libya'da ve pekçok yerde etkin olarak savaşan gruplardır.

Radikal grupların sorunu kendi aralarında bir ittifaklarının olmaması ve hatta birbirine saygı göstermeyişidir. Halbuki ABD'li uzmanların da belirttiği gibi Radikaller ile Gelenekçilerin yakınlaşması batı dünyası için çok büyük bir tehdit olacaktır.

Türkiye'deki son darbe girişimi örneğinde Erdoğan, Radikallerin ve gelenekçilerin daha da yakınlaşmasını sağladı. Bu da batının ve ABD'nin en çok korktuğu ve nefret ettiği şeydir. Tankların ve mermilerin önüne atılanlar radikaller arasındaki cihatçılardır ve bu giderek daha geniş bir yelpazede gelenekselcileri de etkisi altına almaktadır. Cihatçı ve şehadetçi ruhun dar marjinal gruplar arasında kalmayıp daha geniş halk kalabalıkları arasında dalgalanması uluslararası sömürgeci devletler için sonu görünmeyen tehlikeli bir macera olarak görünmektedir.

***

Bir de İran ve şii dünyasının bu bağlamdaki Batı dünyası ile ilişkisini irdelemek gerekir. İran 1979 devriminde kitlesel boyutta radikal bir çıkış yaptı ve gelenekçileri de radikalleştirmiş oldu. Bu yüzden İran ile ABD ilişkileri gerilimli bir şekilde koptu. İran bundan sonra Hizbullah, Bedir Tugayları vb. gibi kendisine bağlı radikal Şii/İrancı uydu örgütler kurdurdu ve destekledi. Hizbullah 1983'te Lübnan işgalindeki ABD'ye saldırdı 241 ABD askerini öldürdü. Sonrasında da Güney Lübnan'da Şebaa Çiftliklerini işgal etmiş olan İsraile karşı gerila savaşını verdi. Amerikan karşıtı bir söylemde bulunan ve İsrail ile çatışma halinde olan Hizbullah da radikal örgütler arasında yerini almıştı. Ancak 2006 Lübnan savaşından sonra Hizbullah ve İsrail arasında barış antlaşması yapılmış ve İsrail-Lübnan sınırına 15,000 kişilik bir BM gücü olan UNIFIL askerleri yerleştirilmesine izin verilmiştir. Bu tarihten sonra Hizbullah ve İsrail arasındaki çatışmalar da sona ermiştir.

Önceleri İran ve şii dünyası, radikal bir çizgide iken İrak'ın işgalinden sonra anti-emperyalist yanını terkedip mezhepçi yanını daha da takviye etti. Böylece ABD ve batı dünyası nazarıyla Radikal görüntüsünden Gelenekçi görüntüsüne dönüşmüş oldu. Bu yüzden ABD'nin ve Batı dünyasının İran ve Şia ile ilgili kaygıları nisbeten azalmış gibi görünüyor. ABD İran'a yakınlaştı, İran üzerindeki ambargoyu kaldırdı ve hem İranı hem de Hizbullah'ı terör listesinden çıkardı. Hem Irak'ta, hem Suriye'de ve hem de Yemen'de İran'ın bulunmasına ve müdahalesine ses çıkarmadı.

Radikallikten gelenekçiliğe dönüşmüş bir İranı, Laik ve Modernlikten Gelenekçiliğe ve Radikalliğe dönüşmeye çalışan bir Türkiye'ye tercih ettikleri ortadadır. İran'ın Irak'ta cirit atmasına, IŞİD karşıtı operasyonlara katılmasına ses çıkarmayan ABD ve batı dünyası, Türkiye'nin Beşika'da bir askeri kamp kurmasına şiddetle itiraz ettiler. Keza Suriye'deki İran'ın varlığına ses çıkarmayan ABD Türkiye'nin Suriye'ye her türlü müdahalesine karşı çıkıyor.

Aynı durum Suudi Arabistan için de geçerli. Giderek Radikal muhaliflere yakınlaşan Suudi Arabistan batının ve ABD'nin daha fazla tepkisini çekiyor.

Maruf Çetin

Yazarlar