24 Temmuz 2026 Cuma

Hz. Ömer ve Taşları Kaynatan Kadının Hikayesi


Hz. Ömer ve Taşları Kaynatan Kadının Hikayesi

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Rivâyet odur ki Hz. Ömer gecenin bir vakti halkın durumunu görmek için Medine sokaklarında dolaşırken bir çadırdan çocuk ağlamaları duyar. İçerideki kadın aç çocuklarını oyalamak için tencereye su ve taş koymuş, yemek pişiyormuş gibi kaynayan tencereyi beklemektedir.

Kadın muhtemelen biraz da söylenir tarzda halifenin halkın hâlinden habersiz olduğunu ifade ederek Hz. Ömer’i gelir dağılımı bağlamında eleştirir. Neticede ortada dengelenemeyen bir malî tablo olduğu açıktır ve bu tablonun tek sorumlusu da kadına göre Hz. Ömer’dir. Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu, demiş bir zât-ı muhterem de bu doğrultuda.

Rahmetli dedem secde mahallinin, alın ile zemin arasına konulacak bir cevizi sağlam biçimde taşıyacak ölçüde sert olması gerektiğini söyler, bu sebeple yumuşak zemine secde edilmesini doğru bulmazdı. Bir diğer rahmetli, İzmir’den hocamız Prof. Dr. Osman Eskicioğlu da yiyeceğin ekmeği koyabildiğin her yere secde edebilirsin, derdi. Eskiden fıkıh çok daha kolaydı. Ama rahmetli dedem merhum hocamı hiç tanımadı. Aralarında da derin bağ bulunmamaktaydı ve zaten böyle bir bağa gerek de yoktu.

Fıkıh esasen hayatı güçleştiren ayrıntılar yığını değildir. Fakîh de bu yığından sorumlu Molla Kâsım değildir. Fıkıh insan davranışını akıl, ihtiyaç ve sorumluluk ekseninde düzenleyen, senteze açık, dinamik bir hukuk düşüncesidir. Ne var ki bugün çoğu zaman cevizin kabuğuyla fazlaca meşgul oluyor, özüne ulaşmakta zorlanıyoruz. Meselâ oruçlu bir kimsenin bir defada kaşık dolusu tuz yutması, fıkhî değerlendirmede olağan bir yeme davranışı sayılmayabilir. Çünkü akıl ve tabiat sahibi bir insanın böyle bir fiile yönelmesi beklenmez. Bunu yapan kişinin irade ve temyiz gücü ayrıca tartışılacağı için, mesele yalnızca orucun şeklen bozulup bozulmadığına indirgenemez. Aynı şekilde yardım sorumluluğu da yalnızca aynı dine mensup insanlarla sınırlı değildir. Her birey, inancı ve kimliği ne olursa olsun, ihtiyaç içindeki insana karşı ahlâkî ve toplumsal bir yükümlülük taşır. Fıkıh tam da budur. Hayatı yalnızca lafızlarla değil, insanın hâli, fiilin maksadı ve adaletin gereğiyle birlikte kavramaktır. Fakîh de bu kavramayı temsil eden… Konu dağıldı.

Aslında meselenin cevizle de ekmekle de bir kaşık dolusu tuzla da uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ne var ki aynı dönemde söz zekâta geldiğinde efendim, gelirlerimiz öylesine arttı ki zekât verebileceğimiz bir Müslüman dahi bulamaz olduk, diye hayıflanırdı Kur’ân-ı Kerîm’de sürdürülebilir övgüye bir türlü mazhar olamayan insanlar. Hem zekât kabul edecek düzeyde fakir kimse olmayacak hem de aynı dönemde taşlar kaynatılarak yerinden oynatılacak! Bu bağlamda taşları kaynatan kadının durumu tutarlı bir hali yansıtmamaktadır.

/Mahmut talimat vermezse yapay zeka devrik cümle kuramaz. Safiye de kuramazdı./

Öte yandan açıkça vurgusu yapılmalıdır ki halifelerin de padişahların da halkın sıkıntısından haberdar olması ve sıkıntısını gidermesi olağandır. Hz. Ömer de olsan böyledir, Sultan İbrahim de olsan böyledir.

Padişahımız vefat etti, taht artık sizindir, demişlerdi Sultan İbrahim’e. Ama sultanımız efendimiz ağabeyi IV. Murad’ın hâlâ yaşadığını ve kendisini odasından çıkartıp öldürmek için böyle bir oyun kurduğunu düşünerek kapıyı açmayı ve dışarı çıkmayı reddetmişti. Annesi Kösem Sultan’ın uzun süren ikna çabaları neticesinde ikna edilmiş yeni bir sultanımız daha olmuştu. Deli, derler ama değildir esasında. Döneme ait anlatılar onun sürekli bir akıl hastalığından ziyade ağır kaygı, depresif dönemler ve travmaya bağlı ruhsal dalgalanmalar yaşamış olabileceğini düşündürmektedir. Nitekim üç kardeşinin öldürülmesiyle şekillenen tehditkâr saray ortamı ve yıllarca ölüm korkusuyla yaşaması dikkate alındığında sergilediği davranışların bütünüyle sebepsiz olduğu da söylenemez. Söylemesi bile zor, gözleri önünde üç kardeşi öldürüldü neticede, üç erkek kardeş, şehzâde.

/Abisi IV. Murâd olanın pâyine dâmen dolaşır. Çünkü menzile erişenler âheste gidenlerdir. Tîz-i reftâr olmak çözüm değildir./

Derken Hz. Ömer, devlet hazinesinden taşları kaynatan kadının çadırına un ve yağ getirir. Çuvalı yardımcısına taşıtmaz, sorumluluğun kendisine ait olduğunu söyleyerek sırtında taşır. Yemeği bizzat pişirip çocukları doyurur ve yüzleri gülene kadar yanlarından ayrılmaz. Hz. Ömer’in yemek pişirmesi hususu ayrı bir çalışmanın konusu olduğundan burada müzâkere edilmeyecektir. Çünkü Hz. Ömer’in Remâde kıtlığı sırasında halka sıcak yemek hazırlanmasını ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını sistemli biçimde organize ettiği, yemek pişirmeye özel bir ilgisi bulunduğu bilinmese de kamu sorumluluğunun gerektirdiği durumlarda ihtiyaç sahipleri için bizzat yemek hazırladığına dair rivayetler bulunmaktadır.

/Allah cümle ölmüşlerimize rahmet eylesin./

Bu kıssadan çıkarılacak makul ve makbul bir hisse yoktur. Zira bu kısa metin, bir hakikati öğretmek yahut okuyucuya ahlakî bir sonuç telkin etmek amacıyla kaleme alınmış değildir. Esas itibarıyla yapay zekânın taklit, üslup kurma ve anlatı üretme kabiliyetinin sınandığı küçük bir deneme mahiyetindedir. Bununla birlikte satır aralarında Kahramanmaraşlı olmanın insana kazandırdığı nüktedanlığın, kendine mahsus ifade kudretinin ve köklü kültürel hafızanın izleri okuyucuya zorla da olsa sezdirilmeye çalışılmaktadır. Metnin asıl maksadı ise bu coğrafyanın insanında adeta genetik bir yapay zekavari mirası hâlinde varlığını sürdüren özgünlük duygusuna, sözü eğip bükmeden yerli yerinde söyleme maharetine ve her durumda kendine has bir üslup kurabilme kabiliyetine işaret etmektir. Neticede dün olduğu gibi bugün de taşları yemek yasaktır.

 

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar