Hz. Ömer ve Taşları Kaynatan Kadının Hikayesi
Prof. Dr. Cahit Külekçi
Rivâyet odur ki Hz. Ömer gecenin bir vakti halkın durumunu görmek için Medine sokaklarında dolaşırken bir çadırdan çocuk ağlamaları duyar. İçerideki kadın aç çocuklarını oyalamak için tencereye su ve taş koymuş, yemek pişiyormuş gibi kaynayan tencereyi beklemektedir.
Kadın
muhtemelen biraz da söylenir tarzda halifenin halkın hâlinden habersiz olduğunu
ifade ederek Hz. Ömer’i gelir dağılımı bağlamında eleştirir. Neticede ortada
dengelenemeyen bir malî tablo olduğu açıktır ve bu tablonun tek sorumlusu da
kadına göre Hz. Ömer’dir. Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de
adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu, demiş bir zât-ı muhterem de bu doğrultuda.
Rahmetli
dedem secde mahallinin, alın ile zemin arasına konulacak bir cevizi sağlam
biçimde taşıyacak ölçüde sert olması gerektiğini söyler, bu sebeple yumuşak
zemine secde edilmesini doğru bulmazdı. Bir diğer rahmetli, İzmir’den hocamız
Prof. Dr. Osman Eskicioğlu da yiyeceğin ekmeği koyabildiğin her yere secde
edebilirsin, derdi. Eskiden fıkıh çok daha kolaydı. Ama rahmetli dedem merhum
hocamı hiç tanımadı. Aralarında da derin bağ bulunmamaktaydı ve zaten böyle bir
bağa gerek de yoktu.
Fıkıh
esasen hayatı güçleştiren ayrıntılar yığını değildir. Fakîh de bu yığından
sorumlu Molla Kâsım değildir. Fıkıh insan davranışını akıl, ihtiyaç ve
sorumluluk ekseninde düzenleyen, senteze açık, dinamik bir hukuk düşüncesidir.
Ne var ki bugün çoğu zaman cevizin kabuğuyla fazlaca meşgul oluyor, özüne
ulaşmakta zorlanıyoruz. Meselâ oruçlu bir kimsenin bir defada kaşık dolusu tuz
yutması, fıkhî değerlendirmede olağan bir yeme davranışı sayılmayabilir. Çünkü
akıl ve tabiat sahibi bir insanın böyle bir fiile yönelmesi beklenmez. Bunu
yapan kişinin irade ve temyiz gücü ayrıca tartışılacağı için, mesele yalnızca
orucun şeklen bozulup bozulmadığına indirgenemez. Aynı şekilde yardım
sorumluluğu da yalnızca aynı dine mensup insanlarla sınırlı değildir. Her
birey, inancı ve kimliği ne olursa olsun, ihtiyaç içindeki insana karşı ahlâkî
ve toplumsal bir yükümlülük taşır. Fıkıh tam da budur. Hayatı yalnızca
lafızlarla değil, insanın hâli, fiilin maksadı ve adaletin gereğiyle birlikte
kavramaktır. Fakîh de bu kavramayı temsil eden… Konu dağıldı.
Aslında
meselenin cevizle de ekmekle de bir kaşık dolusu tuzla da uzaktan yakından
ilgisi yoktu. Ne var ki aynı dönemde söz zekâta geldiğinde efendim,
gelirlerimiz öylesine arttı ki zekât verebileceğimiz bir Müslüman dahi bulamaz
olduk, diye hayıflanırdı Kur’ân-ı Kerîm’de sürdürülebilir övgüye bir türlü
mazhar olamayan insanlar. Hem zekât kabul edecek düzeyde fakir kimse olmayacak
hem de aynı dönemde taşlar kaynatılarak yerinden oynatılacak! Bu bağlamda
taşları kaynatan kadının durumu tutarlı bir hali yansıtmamaktadır.
/Mahmut
talimat vermezse yapay zeka devrik cümle kuramaz. Safiye de kuramazdı./
Öte
yandan açıkça vurgusu yapılmalıdır ki halifelerin de padişahların da halkın
sıkıntısından haberdar olması ve sıkıntısını gidermesi olağandır. Hz. Ömer de
olsan böyledir, Sultan İbrahim de olsan böyledir.
Padişahımız
vefat etti, taht artık sizindir, demişlerdi Sultan
İbrahim’e. Ama sultanımız efendimiz ağabeyi IV. Murad’ın hâlâ yaşadığını ve
kendisini odasından çıkartıp öldürmek için böyle bir oyun kurduğunu düşünerek kapıyı
açmayı ve dışarı çıkmayı reddetmişti. Annesi Kösem Sultan’ın uzun süren ikna çabaları
neticesinde ikna edilmiş yeni bir sultanımız daha olmuştu. Deli,
derler ama değildir esasında. Döneme ait anlatılar onun sürekli bir akıl
hastalığından ziyade ağır kaygı, depresif dönemler ve travmaya bağlı ruhsal
dalgalanmalar yaşamış olabileceğini düşündürmektedir. Nitekim üç kardeşinin
öldürülmesiyle şekillenen tehditkâr saray ortamı ve yıllarca ölüm korkusuyla
yaşaması dikkate alındığında sergilediği davranışların bütünüyle sebepsiz
olduğu da söylenemez. Söylemesi bile zor, gözleri önünde üç kardeşi öldürüldü
neticede, üç erkek kardeş, şehzâde.
/Abisi
IV. Murâd olanın pâyine dâmen dolaşır. Çünkü menzile erişenler âheste
gidenlerdir. Tîz-i reftâr olmak çözüm değildir./
Derken
Hz. Ömer, devlet hazinesinden taşları kaynatan kadının çadırına un ve yağ
getirir. Çuvalı yardımcısına taşıtmaz, sorumluluğun kendisine ait olduğunu
söyleyerek sırtında taşır. Yemeği bizzat pişirip çocukları doyurur ve yüzleri
gülene kadar yanlarından ayrılmaz. Hz. Ömer’in yemek pişirmesi hususu ayrı bir
çalışmanın konusu olduğundan burada müzâkere edilmeyecektir. Çünkü Hz. Ömer’in Remâde
kıtlığı sırasında halka sıcak yemek hazırlanmasını ve ihtiyaç sahiplerine
ulaştırılmasını sistemli biçimde organize ettiği, yemek pişirmeye özel bir
ilgisi bulunduğu bilinmese de kamu sorumluluğunun gerektirdiği durumlarda
ihtiyaç sahipleri için bizzat yemek hazırladığına dair rivayetler
bulunmaktadır.
/Allah
cümle ölmüşlerimize rahmet eylesin./
Bu
kıssadan çıkarılacak makul ve makbul bir hisse yoktur. Zira bu kısa metin, bir
hakikati öğretmek yahut okuyucuya ahlakî bir sonuç telkin etmek amacıyla kaleme
alınmış değildir. Esas itibarıyla yapay zekânın taklit, üslup kurma ve anlatı
üretme kabiliyetinin sınandığı küçük bir deneme mahiyetindedir. Bununla
birlikte satır aralarında Kahramanmaraşlı olmanın insana kazandırdığı
nüktedanlığın, kendine mahsus ifade kudretinin ve köklü kültürel hafızanın
izleri okuyucuya zorla da olsa sezdirilmeye çalışılmaktadır. Metnin asıl
maksadı ise bu coğrafyanın insanında adeta genetik bir yapay zekavari mirası
hâlinde varlığını sürdüren özgünlük duygusuna, sözü eğip bükmeden yerli yerinde
söyleme maharetine ve her durumda kendine has bir üslup kurabilme kabiliyetine
işaret etmektir. Neticede dün olduğu gibi bugün de taşları yemek yasaktır.

0 yorum:
Yorum Gönder