Prof. Dr. Cahit Külekçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Cahit Külekçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2026 Cuma

Hz. Ömer ve Taşları Kaynatan Kadının Hikayesi


Hz. Ömer ve Taşları Kaynatan Kadının Hikayesi

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Rivâyet odur ki Hz. Ömer gecenin bir vakti halkın durumunu görmek için Medine sokaklarında dolaşırken bir çadırdan çocuk ağlamaları duyar. İçerideki kadın aç çocuklarını oyalamak için tencereye su ve taş koymuş, yemek pişiyormuş gibi kaynayan tencereyi beklemektedir.

14 Nisan 2026 Salı

Hz. Peygamber’in (a.s.) Bürokratik Mirası - I

Hz. Peygamber’in (a.s.) Bürokratik Mirası - I

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Önceki yazılarımızda temas ettiğimiz üzere Hz. Peygamber (as) Mekke’de temellerini attığı İslâm toplumunun medenî yapısını Yesrib hicretinden sonra çok daha geniş biçimde uygulamaya dönüştürmüştür. Bu pratiklerin tamamını toplumun temelleriyle de ilişkilendirmiş, sosyolojik yapıyı yeniden şekillendirirken Mekke’nin genetik kodlarını stratejik biçimde yeniden inşâ sürecine dâhil etmiştir.

5 Mart 2026 Perşembe

Hz. Peygamber’in (as) Bürokratik Vizyonu- III “Bürokratik Dilin İnşası”

Hz. Peygamber’in (as) Bürokratik Vizyonu- III

“Bürokratik Dilin İnşası”

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Hz. Peygamber’in bürokrat kişiliğinin boyutlarından biri de diplomatik ilişkiler ve resmi yazışma pratiğinde ortaya çıkar. Medine döneminde çevre siyasi otoritelerle kurulan ilişkiler, yalnızca askerî veya dinî tebliğ çerçevesinde sürdürülmemiş, aynı zamanda diplomatik protokol ve yazılı iletişim üzerinden yürütülmüştür. Zira Mekke döneminin siyasî gerçekleriyle Medine döneminin gerçekleri birbirinden oldukça farklıdır. Bir başka ifadeyle Mekke’de söylem üzerine kurulu olan politik sistem, Medine’de yerel halkın toplumsal gerçekliğine uygun olarak kitâbete evirilmiştir.

22 Şubat 2026 Pazar

Hz. Peygamber’in (as) Bürokratik Vizyonu- II “Merkezden Taşraya Yönetim Ağı”


Hz. Peygamber’in (as) Bürokratik Vizyonu- II

“Merkezden Taşraya Yönetim Ağı”

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Hz. Peygamber’in (as) bürokrat kişiliğinin bir diğer boyutu da Medine’de merkezî otoriteyi tesis ederken yerel yönetim mekanizmalarını etkin biçimde kurgulamasıdır.

14 Şubat 2026 Cumartesi

Hz. Peygamber'in (as) Bürokratik Vizyonu- I "İlk Dönüşümler"

 


Hz. Peygamber’in (as) Bürokratik Vizyonu- I

İlk Dönüşümler

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Hz. Peygamber’in (as) kişiliği yalnızca dinî liderlik çerçevesinde değil, aynı zamanda norm koyucu ve kurumsal düzen inşa edici bürokratik bir aktör olarak değerlendirilmelidir. Nitekim peygamberlerin liderlikleri salt karizmatik otoriteye dayanmaz.

25 Ekim 2021 Pazartesi

Site Devletleri ve Medine- II


SİTE DEVLETLERİ VE MEDİNE- II

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Bir önceki yazımızda, Allah Resûlü’nün hicretten sonra Medine’de kurumsallaştırmaya gayret ettiği bir yapıdan bahsetmiş, bu yapının çeşitli isimler/ nitelemeler altında incelendiğini ve bunlardan en önemlisinin de hiç kuşkusuz Medine’nin bir site devleti olarak nitelendirildiğine temas etmiştik. Bu çerçevede Medine Vesikasının da alt maddeleriyle toplam elli iki maddeden oluşan bir tür anayasa hükmünde değerlendirildiğini fakat bu bağlamda cevaplanması gereken birkaç soru bulunduğunu da kendi lisanımızca ifade etmiştik.

24 Eylül 2021 Cuma

Site Devletleri ve Medine- I


SİTE DEVLETLERİ VE MEDİNE- I

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Tarih, deneysel birikimi olmayan, verileri laboratuvar ortamında tecrübe edilemeyen ilim dalıdır. Bir tarihçi vesikalar eşliğinde, mutlak olmayan görüşlerini bu şartlar altında ortaya koymak durumundadır. Bununla beraber bir konuda vesikanın olması o konuyu her zaman ilelebet tartışmaya kapatamaz. Vesikanın kim tarafından, hangi şartlar altında kaleme alındığı, hangi dönemlerden ve ne şekilde tarihçinin masasına geldiği, kısacası vesikanın bilimsel kudretini gösterir pek çok husus göz önünde bulundurulmalıdır.

30 Nisan 2021 Cuma

TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- V

 


TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- V

- FETİHTEN SONRASI VE ŞARK SORUNUNUN ORTAYA ÇIKMASI–

 

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Ermenilerin 450 yılında yapılan Kadıköy Konsülü’nden sonra sair Hristiyan topluluklardan ayrılmasıyla birlikte Kilikya, Ani gibi bölgelerde kısa süreli de olsa bazı hanedanlıklar kurdukları bilinmektedir. Siyasî varlıkları devlet statüsünde olmasa da kurdukları kısmen bağımsız Ermeni krallıkları, belki de Ermenilerin tarihleri boyunca oluşturdukları en önemli siyasî birlikler olarak değerlendirilmelidir. Gerek otorite boşlukları nedeniyle gerekse muktedir unsurlara hizmet etmesi gayesiyle (vasal devlet) Ermeni krallıklarının kuruldukları bölgeler göz önüne alındığında, Türklerle Ermenilerin erken dönemde karşılaşmış olduklarını söylememiz mümkün değildir. Bununla birlikte, münferit karşılaşmaları bir tarafa bırakacak olursak, Selçuklular döneminde Ermenilerle Türkler arasında asırlarca sürecek bir temasın sağlandığını ifade edebiliriz.

29 Nisan 2021 Perşembe

TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- IV

 


TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- IV

- DİNÎ KİMLİK, KİLİSE VE ERMENİ MİLLİYETÇİLİĞİNİN OLUŞUMU –

 

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Önceki yazılarımızda sıklıkla temas ettiğimiz üzere Ermenilerin millî kimliklerini oluştururken kökenlerine ilişkin anlatımların, birden fazla millete matuf olması ayrıca bu anlatımlara mitolojik unsurların eşlik etmesi Ermenilerin ulusal kimliklerini, kökenlerini açık bir şekilde ortaya konulmasını zorlaştıran bir husustur. Halen de bu zorluk aşılabilmiş değildir. Ermenilerin mitolojik tarihlerinde olduğu gibi dinlerinde de benzer durum söz konusudur. Fakat Ermeni Kilise’nin, geç tarihte de olsa oluşturulması ve müstakil kiliseler arasında değerlendirilmeye başlanması, Ermenilerde oluşan dinî kimliğin daha mutlak ifadeler taşımasını gerekli kılmaktadır.

TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- III

 


TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- III

- HAYK’IN ÇOCUKLARI VE İSLAM TARİHİ KAYNAKLARINDA ERMENİLER –

 

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Ermenilerin ve Ermeni yurdunun isimlendirilmesi konusunda yaşanan karmaşaya bir önceki yazımızda temas etmiştik. Ermenilerin millî tarih yazarlarından 410-490 yılları arasında yaşadığı ifade edilen Moses Chorenensis, Ermenilerin kökenlerini Nuh peygambere ulaşacak bir zincirle açıklamaya çalışarak Ermenilere özgün bir etnik geçmiş ihdas edebilmiştir: Japhethus [Yafes], Gamerus, Thiras, Thorgomus [Togorma], Haicus, Armenacus, Aramæis, Amafia, Gelamius, Harma, Aramus.

Aktardığımız bu zincirde Togorma’nın oğlu olan Hayk, günümüzde Ermeniler olarak bilinen milletin atası konumundadır. Hayk’ın Ermenilerin atası sayılması ise şu şekilde hikâye edilmektedir: ‘Hayk, Ermenilerin tarihini Yâfes’e bağlayan bir temsilcidir. Ve hiç şüphesiz Ermenilerin babası sayılmaktadır. Hayk kendi milletinden olanları topladı ve 300 kadar kişiyi Babilion’da bıraktı ve kendisi Ararat Dağı’na devam etti. Bu göç tahminen M.Ö. 2107 ya da 2607 yıllarında gerçekleşti. Oraya vardığında aralarına orada oturan bölge halkından da bir kısım insan katıldı. Bu insanlar Ararat’ta bulunan ve gözlerden uzak bir medeniyete sahip insanlardı. Herhangi bir devletleri olmayıp, Nuh peygamberin dilini konuşuyorlardı. Bunlar Hâm’ın neslinden gelenler olduğu tahmin ediliyor. Hayk’ın önderliğinde gelen topluluğun Ermenistan’a yerleşmesinden sonra da komşulukları devam etti. Şayet bu doğru ise Hâm ile Yâfes’in neslinden gelenler ikinci kez karşılaşmış oldular. Hayk kısa bir süre bu bölgede kaldıktan sonra büyük torunu Cadmus’u orada, Ararat’ın yakınlarında bırakıp batıya doğru hareket etti. Birkaç gün süren yolculuğundan sonra Hayk geniş bir düzlüğe ulaştı ve buraya Hayc adını verdi. Kendisinden sonraki nesiller de bu ismi daima akıllarında tuttular ki Ermenistan’ın kurucusu Togorma’nın soyundan gelmekteydi.’

Buradaki bilgiler Hayk’ın Ermenistan bölgesine göç etmesi ve göç ettiği bölgeye kendi ismini vererek, bölgenin Ermenilere özel kılınması ile ilgilidir. Burada anlatılanların tamamının doğru olduğu bir an için kabul edilse de esâs mesele, Hayk’ın Babilion Bölgesi’ne nasıl geldiğidir.

Antik kaynaklarda rastladığımız ve ‘Aram’ ile başlayan, Ermenilere nispet edilen kelimelerin neredeyse tamamının kökenini teşkil eden Aram’ın öyküsü Mikael Chamich’in (1738-1823) kitabında geniş şekilde anlatılmıştır. M. Chamich Ermenilerin millî kimliklerini oluşturma aşamasına Aram’ın Anushavan saltanatı ile başlamaktadır: ‘Aram, kendisinden önce tahtta bulunan hükümdarın vefatından sonra oun vasiyeti doğrultusunda tahta çıkmıştır. Ermeniler, bu hükümdarın rehberliğinde Kafkasya’dan Taurus’a kadar olan bölgede millî güç olarak varlıklarını korumuşlardır.’

M. Chamich’in Ermenilerin millî kimliklerinin oluşumuna dair verdiği bu ilk bilgilerden sonra Med kralı Neuchar’ın Ermenilerden askerî yardım istemesi ve bu yardım isteği karşısında Aram’ın 50.000 kişilik bir orduyla Medlere yardım etmesi Ermenilerin gerçekten de henüz erken sayılabilecek bir dönemde ciddi güç haline geldiklerini göstermektedir. Nitekim Aram’ın Medlere yaptığı bu yardım sonrasında Medler’den bir parça toprak aldığı ve sonrasında artan gücüne paralel olarak Babilion kralının davetiyle Kapadokya bölgesine doğru kaydığı da öykülenmektedir.

M. Chamich, verdiği bilgilerin devamında Kapadokya bölgesinin Ermenilerin yerleştiği ilk bölgelerden birisi olduğunu izah ettikten sonra Ermenistan’ın birkaç taksimâtından bahseder ve Hayk’ı da bu taksimâtlardan birisinin lideri konumuna getirir. Hayk’ın liderliğindeki Büyük Ermenistan’dır.  Böylelikle Ermeni tarihçileri tarafından da Ermeni isminin Aram’dan geldiği kabul edilmekte, Aram pek çok askerî zaferlere imza atmakta, Hayk da Aram’ın kurduğu sistem içerisinde yer alan ve Ermenilerin atası olan bir kişilik olarak değerlendirilmektedir.

İslam Tarihi Kaynaklarında Ermeniler

İslam tarihi kaynaklarında da Ermenilerin erken tarihlerine ilişkin pek bilgi bulunmamaktadır. Az da olsa aktarılan bilgilerin çoğunda ise yukarıda bahsettiğimiz mitolojik unsurlar yer almaktadır. Bu bağlam İslam tarihçileri bir dönemde Ermenileri de, farklı mezhepten olsalar da Hristiyanlık temelinde Rumların içinde değerlendirdikleri gibi bir sonuç çıkarabilmekteyiz. Kaynaklarda daha çok coğrâfî bölge olarak Ermeniyye ya da İrminiyye tabirleri geçer ki, bu bölgelerden de kasıt, temel manada bugünkü Doğu Anadolu bölgesidir. Aksi halde İslam tarihçileri bu bölgeyi Ermeni halkının yaşadığı bölge, anlamında kullanmamışlardır.

Müslümanların Hz. Ömer döneminden itibaren Ermeniyye bölgesine yaptıkları akınlar sebebiyle, Ermenilerle henüz erken denebilecek bir dönemde karşılaşmış olabileceklerini düşünmekle beraber, doğrudan Ermeni halkını hedefe alarak hareket ettiklerini söylememiz mümkün değildir. Hz. Ömer dönemi de dâhil olmak üzere, Müslümanlar her dönemde Ermeniyye olarak adlandırdıkları bölgeye askerî seferlerini esâsen Bizans’a kısmen de Sasaniler’e karşı düzenlemekteydi.

Ermeni kaynaklarında geçen, Ermenilerin Hz. Nûh’a bağlandıkları Yâfes’in soyunu burada tekrar zikrederek İslâm tarihi kaynaklarına dönmek istiyoruz: Japhethus [Yafes], Gamerus (Gomer), Thiras, Thorgomus, Haicus (Hay, Hayk), Armenacus, Aramæis, Amafia, Gelamius, Harma, Aramus.  Ermeni tarihçi M. Chorenensis’in Ermenilerin soyunu bu şekilde Hz. Nûh’a kadar götürmesi ne Tevrat’a ne de İslâm tarihi kaynaklarına uymaktadır. Tevrat’ta Yâfes’in oğulları şu şekildedir: Gomer, Magog, Meday, Yâvan, Tuval, Meşek, Tiras. Yine Tevrat’a göre Ermenilerin atası sayılan Hayk’ın babası Togorma da Gomer’in oğullarındandır. M. Chorenensis’in ifade ettiği gibi Hayk ismi Tevrat’ta geçmemekte ve hatta M. Chorenensis’in vermiş olduğu neseb zinciri Gomer’den sonra farklılaşmaktadır. Zira Gomer’in de Togorma’dan başka iki oğlu daha vardır ve onların da isimleri Rifat ve Aşkenaz’dır, Togorma değildir.  Üstelik yine Ermenilerin atası sayılan ve Ermeni isminin türetildiği kök isim olduğu ileri sürülen ‘Aram’ da Tevrat’a göre Yâfes’in değil Sâm’ın oğludur: Elam, Asur, Arpakşat, Lud, Aram. Aram’ın oğulları da Ûs, Hul, Geter ve Maş’tır.

İslâm tarihi kaynaklarında ise ‘Aram’ hakkında verilen bilgilerde farklılıklar bulunmaktadır. İbn İshâk Hz. Nûh ve oğlu Sâm’ın neseb zincirini şu şekilde ifade etmiştir: Nûh’un oğlu Sâm, onun oğlu Arfahşad, onun oğlu Şâleh ya da Şâlih, onun oğlu Ayber, onun oğlu Fâlih ya da Fâleh.  İbn İshâk, Hz. Nûh’un diğer oğullarıyla ilgili bilgi vermezken, Sâm’ın oğulları da Tevrat’takinden farklıdır.

İbn Hişâm da İbn İshâk’ın verdiği nesebi vermekle yetinmiştir.  Ancak İbn Hişâm’ın İbn İshâk kaynaklı başka bir yerde verdiği bilgide Sâm’ın İrem (Aram) isimli bir başka oğlundan daha bahsedilmektedir.  Nitekim İbn İshâk da Arapların soylarını izâh ederken Âd kavminin Sâm’ın diğer oğlu olan ‘İrem’ ya da ‘Aram’dan türediğini ifade etmiştir.  Fakat bu neseb zinciri de Tevrat’ta yer alan neseb zincirinden farklıdır ama Ermenilerin ısrarla Yâfes’e bağladıkları Aram, her iki kaynakta da Sâm’a bağlanmaktadır.

Muahhar İslâm tarihi kaynaklarında da durum çok farklı değildir. İbn Esîr’de geçen Hz. Nûh’un neseb zinciri de İbn İshâk’ın verdiği bilgilere dayandığından, İbn İshâk ve İbn Hişâm’da geçen zincirden farklı değildir. Ancak İbn Esîr’de verilen neseb zincirleri çok daha fazla ayrıntı içermekte, Hz. Nûh’un oğullarından türeyen kavimler hakkında da bilgi verilmektedir.

Buna göre Hind ve Sindler, Tekvîn b. Yaktın b. Gabir b. Salih b. Erfahşed b. Sam b. Nûh şeklinde bir nesebe sahip iken Sâm’ın Aram ya da İrem adındaki oğlundan Avs, onun oğlundan da Âd kavmi türemiştir. Hz. Nûh’un Yâfes isimli oğlundan ise Câmir, Muâ’, Mûrek, Buvân, Fubâ, Mâşic ve Tireş isimlerinde oğulları olmuştur. Tireş’in çocuklarından Türkler ve Hazarlar; Câmir’in evladından da Farslılar türemiştir. İbn Esîr’in vermiş olduğu bu neseb bilgisi, Tevrat’ta verilen neseb bilgisiyle yakınlık arz etmektedir.

Görüldüğü üzere ne antik Yunan, Roma ne Pers ve ne de İslam tarihi kaynaklarında Ermenilerin etnik kimlikleri ve antik tarihleri ile ilgili olarak çok fazla anlatı yer almamaktadır. Bu durumun temel sebebi Ermenilerin siyasî bir güce sahip olamamalarıdır. Öyle ki Ermeniler, İstanbul’un fethine kadar belirli coğrafyalarda ve dağınık biçimde yaşarlarken, ancak fetihle ve fetihten sonra İstanbul patrikhanesinin kurulmasıyla birlikte çok daha belirgin bir toplum haline gelmiştir.


27 Nisan 2021 Salı

TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- II

 


TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- II

- İSİMLENDİRME SORUNU –

 

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Ermenilerin kadim tarihleri hakkında pek fazla bilgi bulunmadığını, Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra kendilerinden söz edilmeye başlandığını bir önceki yazımızda izah etmeye çalışmıştık. Bu bölümde de Ermenilerin ve Ermeni yurdu olarak bilinen coğrafyanın isimlendirilmesi sorununa temas etmek istiyoruz.

Geçmiş tarihlerinde olduğu gibi Ermeni milletinin ne şekilde isimlendirilmiş olduğu konusunda da hayli karmaşa bulunmaktadır. Öncelikle şunu ifade edelim ki Yunan-Roma kaynaklarında Ermeni milletine veya yaşadıkları coğrafyaya özgü bir ifadenin sıkılıkla kullanımı söz konusu değildir. Sesli harflerin çıkarılmasıyla oluşturulan bazı farklı isimlendirmeler olsa da, yazımızın sonunda da görüleceği üzere bunların hiçbirisinin doğrudan ve mutlak şekilde bugünkü Ermenilere işaret etmediği ortaya çıkacaktır.

Ermeni milletinin kökenlerini incelerken zaman zaman atıf yapılan, Tacitus tarafından kullanılan ve Anadolu’nun doğusunda, Urartu Bölgesi’nde, başka bir ifadeyle kadim Ermenistan bölgesinde yaşayan Ermeniler için zikredildiği ifade edilen bu tabire başka herhangi bir kaynakta rastlayamadık. ‘Kökeni bilinmeyen insanlar’ anlamına gelen tabirin kritiğini yapan C. Anthon da tabiri ‘değişken yapıda olan, eskiden beri yerleşik düzene sahip olmayan’ olarak anlamıştır. Tacitus’un ‘Armenios’lar için kullandığı ambigua kelimesinin etimolojisine bakıldığında ise kelimenin Latince olduğu ve herhangi bir şey ya da kişi hakkındaki bilgilerin şüpheli olması, kesinlik taşımaması, tartışmaya açık olması yani ilgili olan husus hakkında söylenilecek hiçbir şeyin mutlak bağlayıcı olmaması gibi anlamların yüklendiği görülmektedir.

 Tacitus’un ‘Armenios’ başlığı altında verdiği bilgiye dayanarak, hiç şüphesiz Armenioslar’ın ‘late prætenta’ yani oldukça geniş sahaya yayılmış sınırlara sahip; ‘maximis imperis’ yani dönemin büyük güçleri Roma ve Pers İmparatorlukları hâkimiyeti altında yaşayan bir millet olduğu çıkarılabilir. Ancak bu bilgilerden Tacitus’un bugünkü Ermeni ırkına işaret ettiği sonucu çıkarılamaz.

Ayrıca Tacitus’un Armenioslar şeklinde tanımladığı millet bugünkü anladığımız manada Ermeniler midir, bu konuda da kesin bir bilgiye de sahip değiliz. Fakat siyasî yapıları itibariyle ve sonraki bilgilere dayanarak Armenioslar’ın Ermeniler olduğunu kabul için yeterli delile sahip olmadığımızı ifade etmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla Roma ve Pers imparatorluklarının egemenliğini kabul eden, onlarla birlikte var olmayı başarabilen ve kökenleri itibariyle de ciddi bilgi eksikliği olan milletin Ermeniler olduğunu söylemek iddiadan öteye geçmeyecektir.

Kilikya olarak adlandırılan bölgenin Armenia olarak da adlandırılması ve Tacitus’un bu krallarla bölge hâkimiyetini tasvir etmesi açısından verdiği bilgiler önemlidir. Netice itibariyle M.Ö. I. yüzyıl ile M.S. I. yüzyıllar arasında bölgede Ermeni varlığından ziyade Roma İmparatorluğu’nun uzak bölgelerinde ve içerisinde Ermenilerin yer almadığı ya da almışsa da bahsedilmediği görülen hâkimiyet mücadeleleri öne çıkmakta ve bölgede en azından bu yüzyıllarda güçlü bir Ermeni varlığından söz edilmemektedir.

Ermenilerin yaşamış oldukları bölge olarak kabul edilen ve Armenia olarak isimlendirilen bölgeye ismini de verdiği düşünülen Armenus kelimesi, Ermeni halkı için özel olarak kullanıldığı ifade edilen bir başka kelimedir.

Kelimenin Grekler tarafından kullanıldığı ve Armenus’un mitolojik kahramanlardan olan Jason [Sason] ile birlikte Altın Post gezisine katıldığı ifade edilmektedir.  Altın Post, Athamas’ın çocukları Phriksos’la Helle’yi sırtına alıp Yunanistan’dan Karadeniz’deki Kolkhis ülkesine kaçıran kanatlı koçun pöstekisidir.  Armenus adı geçen mitolojik kahraman Jason ile birlikte bu deniz seferine katılmış ve bölgeye yerleştikten sonra yerleştiği yere Armenia denmeye başlanmıştır.  Bu bilgi her ne kadar mitolojik unsurlar ihtivâ etse de sadece bölgenin ne şekilde isimlendirildiğinden, bölgenin isminin nereden geldiğinden bahsetmektedir. Aksi halde Armenus’un Ermeni milletine işaret ettiğine dair herhangi bir bilgi yoktur.

Ermenileri Frigyalıların bir kolonu olarak tanımlayan Heredot tarafından, Ermenilerin ilk atalarından sayılan Hayk’ın, halkı ile birlikte Bâbil’den doğuya doğru göç ettiği ve bu göçten sonra, göç ettikleri bölgeye Ermenistan [Armenia] denildiği ileri sürülmektedir. Aslında Heredot üzerine araştırmalar yapan, P. H. Larcher tarafından ileri sürülen bu görüşle birlikte Ermeniler’in Bâbil’den sonra göç ettikleri bölgede nesillerce kaldığı da ifade edilmektedir.

Aramus da adı verilen bölgede kalan on altı nesilden birisidir. Bu nesillerin sonradan mezkûr bölgeye Arameans adını vermeleri de anlaşılabilir bir durumdur. Meselâ Aramus’tan denildiği zaman Armenia’dan olduğu anlaşılır. Aramuslara Greekler, Suriyeliler (Syrians) derler.

Ermeni tarihçi Moses Chorenensis’e göre de Aramus, İbrahim peygamberle çağdaştır. Strabon da Heredot gibi Armenuslarla, Suriyeliler ve Arapların dillerinin ve sair yaşam şekillerinin benzerliğine dikkat çekmektedir.

Moses Chorenensis’in de üzerinde önemle durduğu Aramus’un genç bir Yahudi başrahibi olmasının ötesinde, hiç şüphesiz Ermenilerin ilk atalarından birisi olması ve Hayk ile soy bağlantısının kurulması önemlidir. Buna göre Aramus’un Hayk’a bağlanan soyu şu şekilde tasvir edilmektedir: Japhethus [Yafes], Gamerus [Gomer], Thiras, Thorgomus [Torgoma, Togorma], Haicus [Hayk], Armenacus, Aramæis, Amafia, Gelamius, Harma, Aramus. Öte yandan Aramo da Ermenilere ait bir mitolojik kahraman olarak Moses Chorenensis’in dikkat çektiği bir isimlendirmedir.  Aramo’nun Suriye yakınlarında bir yer ismi olması ve bazı araştırmalarda Suriye ile eş anlamda kullanılması bu paralelde dikkat çekici bir durumdur.

Aramo’nun kısmî ses değişiklikleriyle birlikte doğrudan ve mutlak olarak Ermenileri işaret ettiğini belirten ifadeler de vardır.  Buna göre Aramo ya da Aramu, Arame, Arami kelimeleri arasındaki fark sadece yazım farkıdır. Kelimelerin çok geniş yelpazede değerlendirilmesi gerektiğinin üzerinde durulan bir çalışma, sonuç olarak şunu ifade etmektedir: Aramu ve sâir benzer seslere sahip kelimeler, Ermenistan sınırlarını da içine alan Mezopotamya bölgesinde yaşayanlara hatta zaman zaman bölgeye de verilen isimdir.

Ermeni tarihçi Moses Chorenensis’in Ermenilerin atalarının Hz. Nûh’un oğlu Yâfes’ten gelme Hayk olduğunu söylemesi önemlidir. Zira Moses Chorenensis, Ermenilerin atalarını Aram ya da Arman, Armen kökünden uzak bir isme bağlamıştır. Böylelikle Moses Chorenensis aslında Ermenileri ismen de olsa daha özgün bir temele oturtmuştur. Bu konuya bir sonraki yazımızda tekrar temas edeceğiz.

Heredot, kendisinden sonra yaşayan antik çağ yazarlarından farklı olarak Ermenistan Bölgesi’nde yaşayan halk için doğrudan ‘Armen’ kavramını kullanmaktadır ve Ermeni toplumu hakkında ilginç tanımlamalar yapmaktadır. Ona göre Ermeniler, Frigyalılar’ın kolonlarıdır. Avrupa’dan Asya’ya göç eden ve Avrupa’da Bryg olarak isimlendirilen Frigyalılarla Ermeniler aynı geleneklere sahiptir. Hem Frigyalılar hem de Ermeniler Dareios’un kızlarından biriyle evlenmiş bulunan Artokhmes’in buyruğundaydılar.  Bu bilgi bizi Ermenilerle Frigyalılar arasındaki köken birlikteliğine götürmektedir.

Ermenilerle Frigyalılar arasında kurgulanan benzeşimlerin en önemli unsuru dil konusundadır. Bilhassa antik yazarlardan Heredot’un da bu konuya dikkat çekmesi önemlidir. Fakat araştırmalarda her iki millete ait dil verilerinin çok da benzeşmediği, benzese de milletlerin ayrı milletler olduğu açıkça yer almaktadır. Hatta Frigyalıların kolonlarının oldukça fazla olduğu ve Heredot’un bu konuda yeterli delile sahip olmadan bilgi verdiği de ifade edilmektedir. Anadolu’nun doğusuna göç ettikten sonra Frigyalılar’ın da Ermenilerin de Pers dilini kullanmaya başlaması bu durumu açıklar vaziyettedir.  Hatta Frigyalıların kullandıkları dile ilişkin formun proto-Greek ya da proto-Hellenic olduğu, Frigya dilinin de bu manada özgün bir dil olmadığı da araştırmalarda yer almaktadır.

Şu hâlde Ermenilerle Frigyalıların birlikte hareket ettikleri doğru olsa da kökenlerinin aynı olduğunu söylemek, en azından ‘Ermeniler, Frigyalıdır’ demek mümkün değildir.

Netice itibariyle bugünkü Ermeni milletinin ve yurdunun geçmişte ne şekilde isimlendirildiği, kaynaklarda hangi isimlerle anıldıklarını bir çırpıda ortaya koymanın mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Aktardığımız tüm bu karmaşık ve birçoğu delilden yoksun önerileri sonlandırabilmek için olsa gerek Moses Chorenensis gibi Ermenilerin millî tarihçileri, Ermenilerin kökenlerini çok daha farklı bir yaklaşımla izah etme durumunda kalmışlardır ki bu da bir sonraki yazımızın konusunu oluşturmaktadır.


26 Nisan 2021 Pazartesi

TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- I


TARİHÎ SÜREÇ İÇERİSİNDE ERMENİLER VE ERMENİ MESELESİ- I

- ERMENİLERİN KİMLİĞİ –

 

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Her ilim dalında olduğu gibi tarih alanında da birtakım usûller vardır. Bu usûller evrenseldir ve kişisel biçimlendirmelerden uzaktır. Bölgelere, ülkelere, şehirlere, kabilelere veya kültürlere göre değişiklik arz etmez. Alanla ilgili yazılanların ya da herhangi bir platformda öne sürülenlerin, mutlak sûrette bu usûller çerçevesinde olması beklenir. Aksi halde yazılanların, söylenenlerin en basit ifadeyle sübjektif karakterli hezeyanlara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda özellikle siyasî argümanların eşlik ettiği tarihî olaylara dair yaklaşımlarda bunun en bariz örneklerini görmek mümkündür ki, konumuz gereği biz sadece, artık yılın belirli dönemlerinde hatırlanan, hatırlandıktan ve yeteri kadar kullanıldıktan kısa bir süre sonra gündemden tehcir edilen Ermeniler üzerindeki söz konusu etkiyi ortaya koymaya çalışacağız.

Ermenilerin kim oldukları, nereden geldikleri, kısacası antik tarihleri hakkında net bilgiler yoktur. Bununla birlikte Ermeni milletinin özellikle erken devirlerini yazanlar kurgularını, anlatımlarını Ermenilerin tarihlerine ait millî verilerden uzak bir halde Frigya, Urartu, Pers İmparatorluğu, Roma- Hıristiyan İmparatorluğu ve bunların kültürleri, dinî akîdelerinin gelişimleri ile temellendirmişlerdir.  Hatta zaman zaman bu araştırmalara, kimi yerlerde Yahudiler dahi eklenmiş, Yahudilerle Ermenilerin kökenlerinin bir olduğuna dair son derece tuhaf çıkarımlarda bulunulmuştur.

Öte yandan Ermeni tarihinden zikrettiğimiz unsurlar çıkarıldığında, Ermeni milleti hakkında verilebilecek çok fazla bilgi kalmayacak, verilen kısmî bilgiler ya gerçeğe tesâdüf etmeyecek ya da eksik olacaktır. Esâsen ne Roma ve Pers İmparatorluğu’nu ne de zikrettiğimiz sâir medeniyetleri, hâkim dinî inanışları, mitolojik figürleri, kültürleri bir tarafa bırakarak Ermenilerin millî tarihlerini incelemek, erken tarihlerine dâir ilmî teoriler ortaya koymaya çalışmak da doğru değildir. Çünkü Ermenilerin erken tarihlerinin ulusal bir yaklaşımla izah edilme çabası, en başta kaynak yetersizliğinden ve Ermenilere ait bilgilere genelde efsanevî bilgiler eşlik etmesinden dolayı, sağlıklı sonuçların çıkmasına engel olmaktadır. Bir milleti nitelemek için kullanılan ‘Ermeni’ kelimesi bilhassa son yüzyıllarda, Anadolu’nun doğusunda, ‘Ermenistan’ olarak anılan bölgede yaşayan ve Hıristiyan olan insanların ırkî hususiyeti gibi algılanmaya başlanmıştır.

Söz konusu kelimenin ele alınışı ile algılanış biçimi zamanla bölgede yaşayan insanların karakter ve ruhunda, siyasî açıdan mühim farklar meydana getirmiştir. Bir çeşit politik mesele gibi görünen bu durum karşısında Ermeniler olarak isimlendirilen millet de kendilerini bölge ile doğrudan ilişkilendirip, diğer milletleri yok sayarak, sonsuz mitolojik vasıflı uydurmalar yoluna girmiştir ki günümüzde bu durumla ilişkili söylemlerin hayli arttığı ve siyasî söylemlerin de bunların üzerine kurulduğu görülebilmektedir.

Neredeyse tüm tarihî kaynaklar tarafından reddedilmesine rağmen politik birtakım güçler, mutlak bilgiye dayanmayan ancak çokça yayılmış olan Ermeni- Ermenistan Bölgesi arasındaki münasebet hakkında tarafsız ve aydınlatıcı bilgilere, ne yazık ki, uzak kalmışlardır.  Hatta çoğu zaman bu durum Ermeni olarak anılan milletin de tarihî olaylara bakış açısını etkilemiştir. Oysa Ermeni kelimesinin, belirli bir halka matuf olarak kullanılmaya başlanmasının tarihi bile henüz tam olarak bilinememektedir.

Burada hemen şunu ifade edelim, günümüzdeki Ermenilerden ve Ermenistan’dan farklı olarak, Ermeni- Ermenistan kelimesinin tarihî kökeni oldukça eskiye dayanmaktadır. Önemle bir kez daha ifade etmemiz gerekirse kökeni itibari ile eski olan Ermeni ya da Ermenistan kelimelerinden bugünkü Ermeni halkı kesinlikle anlaşılmamalıdır.  Yukarıda bahsettiğimiz siyasî muharriklerin kabullenemedikleri de özellikle bu bilgidir. Nitekim günümüzde uluslararası kullanımda olan Ermeni ya da Ermenistan kelimelerinden kastın, haritalarda Ermenistan olarak anılan platoda yaşayan halkı temsil ettiği fakat bölgenin, Ermeni kültürü ya da tarihsel anlamda bölge ile Ermeni halkının ilgisinin olmadığının altı pek çok araştırmada çizilmektedir.

Şu hâlde Ermeni milleti ve Ermenistan için kaynaklarda kullanıldığı ifade edilen sıfatlar, kavramlar ve tanımlamaların incelenmesi fevkalâde önem taşımaktadır ki bir sonraki yazımızda da bu kavramları ele alacağız.


 

20 Ocak 2021 Çarşamba

Müntehil

 


Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Herhangi bir kelimenin kökenini, ait olduğu dili, tam olarak hangi sebeple ve ne zaman ortaya çıktığını, ilk olarak hangi kaynakta geçtiğini, ses ve anlam bakımından geçirdiği safhaları inceleyen bilim dalı etimolojinin bile algılayamadığı, betimleme konusunda çaresiz kaldığı anlar vardır. Anadolu’da ifade edildiği şekliyle söyleyecek olursak etimoloji bazen eli böğründe öylece bakakalmaktadır. Söz konusu hâllerin en sık yaşandığı alanlardan birisi de kuşkusuz akademi alanıdır ki o anlarda değil etimoloji, antik Yunan mitolojisindeki paranormal güçler bile kendilerini âciz hissederler. Bu hissin tarafımızdan tespit edilmesi de ayrıca tartışılmalıdır. Sahi siz Gerçeği İnciten Papağanın hikâyesini okudunuz mu?

6 Ağustos 2020 Perşembe

Tarihin Yirmi Beşinci Karesi – II [Yirmi Beşinci Kare, Paradoks ve Süleyman]

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Bir önceki yazımızda Ezop’la Akhilleus (Aşil) arasındaki çekişmeye değinerek esasında ikisinin de eksik sonuçlara götüren kusursuz bir mantıksal akıl yürütmenin mutlak varlığına dair kısmî argümanlar geliştirdiklerini haddimiz olmayarak öne sürmüş, hatta parantez içi ünlem işaretlerinden de anlaşılacağı üzere zaman zaman konuyla dalga geçmiştik. Ancak gözden kaçırdığımız bir husus vardı ki, Ezop’un değilse de Akhilleus’un çeyrek de olsa bir tür tanrı(!) olma iddiası bulunmaktaydı ve bu mitolojik durum bizi bırakın ürkütmeyi, tedirgin dahi etmeyi başaramamıştı.

Okuyucuya Özel Not: Hemen yukarıdaki paragrafta seksen yedi kelime kullanılmasına rağmen herhangi bir şey açıklığa kavuşturulmadı, herhangi bir şekilde problem çözülmedi ve hatta probleme temas dahi edilemedi. Ama kesinlikle bir şey anlatılmaya çalışıldı!

Sözü edilen yazımızın sonuç kısmını bağlarken izah edilmesi gereken bazı hususların açıklanmadığını fark etmiş, bir sonraki yazımızda bunların tamamlanacağına dair sözler vermiştik ki esasında bir önceki yazımızda paradoksun kutsal iz düşümlerine dair önem arz edebilecek seviyede bir yaklaşımda da bulunmamıştık.

Sinemada bir saniyelik görüntü yirmi dört karenin art arda gelmesiyle oluşmaktadır. Mesela yirmi dört sayfalık bir kitabın sayfalarının hemen alt kısmına, açıları farklı olmak kaydıyla belirli doğrultuda çizgiler çekilirse ve o sayfalar hızlı bir şekilde fırt fırt çevrilirse, aslında sâbit durumda bulunan çizgilerin oynadığı gözlemlenir işte sinemadaki o bir saniyelik görüntü de böylelikle elde edilmiş olur. Dolayısıyla sinema izleyen masum bir izleyicinin bilinçaltını işleme vazifesi, ilk yirmi dört karede becerilemediğinden yirmi beşinci kareye hasredilmiştir. Bir başka ifadeyle ilk yirmi dört karede sinemanın kendisi yer alırken yirmi beşinci karede esas verilmek istenen mesaj gizlenmiştir.

Bizim de sözü getirmek istediğimiz nokta tam olarak budur ve kültürümüzde de kıssadan hisseşeklinde denklemleştirilmiştir. Şimdi gelelim sadede, biçiminde de kullanılmaktadır. Esasen halk içinde anlatılagelen ve güldürürken düşündürdüğü(!) iddia edilen efsanelerde de benzer bir durum söz konusudur. Açıkça ifade etmeliyiz ki şimdiye kadar örneklendirdiklerimizin ortak paydasını masum insanların aktardığı masum hikâyeler oluşturmaktadır. Bu ortak noktanın da ilim dünyasına hiçbir zararı bulunmamaktadır.

Konunun masumiyetten uzak tehlikeli yönü ise yirmi beşinci karenin, tarih kaynaklarında yer alan kimi rivâyetlerde kullanılmış olmasıdır. Tarih kitaplarının muharrirleri verilerini, iddialarını, önerilerini vs. muhtemel fikirler veya kişisel düşünceler üzerine bina etmezler. Etseler de sonraki dönemlerin okuyucuları tarafından yerin dibine sokulurlar! Çünkü ilmen sabittir ki vesikalandırılabilir bir satha nüfuz etmeksizin sarf edilecek beyanlar süreç içerisinde bir tür hezeyana dönüşebilir, dönüştürülebilir. Öyle bir hâl alır ki neyin gerçek, neyin hayal mahsulü olduğu dahi karıştırılabilir. İşte bu ve benzeri çekinceler nedeniyle rivâyetlerin neredeyse tamamının yirmi dört karesinde sorun bulunmadığı gibi bilinçaltı düzeyine de pek hitap etmez.

Ezop’ta olduğu gibi Akhilleus ile kaplumbağa bir gün yarışmaya karar verirler. Akhilleus henüz çocukken bile bir ceylanı yakalayabilecek kadar hızlı, bir aslanı öldürebilecek kadar güçlüdür. Akhilleus kaplumbağadan çok daha hızlı koşacağını düşündüğü için kaplumbağaya avans verir. Yarış başlar. Akhilleus kaplumbağanın başlama noktasına vardığında, kaplumbağa önde başlamış olduğu için bir miktar daha yol almış olacaktır. Akhilleus kaplumbağanın aldığı yolu tamamlamak için her zaman bu yolun önce yarısını koşmak zorunda değil midir? Ve her yarı yolu tamamladığında, kaplumbağa daha da ilerlemiş olacağından bu sonsuza kadar devam eder ve Akhilleus asla kaplumbağaya yetişemez.

Yazımızın odaklandığı paradoks da budur. Burada öne çıkarılmaya çalışılan ihmal ya da tembellik gibi unsurlar değildir. Malumunuz olduğu üzere Ezop’ta da elbette tavşan kaplumbağayı yakalayabilecek güçtedir ancak bir türlü bu durum gerçekleşmez. Tavşan ile kaplumbağa arasındaki bu hikâyede verilmek istenen mesaj nedir? Daha düz bir ifadeyle soralım, kendi kaynaklarımızda yer alan mitolojik/ kurgusal hikâyelerdeki yirmi beşinci karenin farkına varabilir miyiz?

Bir önceki yazımızda ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ hikâyesine atıfta bulunmuş, tarihçiye düşen önemli hususlardan birisinin de bu hikâyenin kurttan da dinlemesi gerekliliğine vurgu yapmıştık. Bu vurgumuzu tekrarlamakla birlikte ilk paragrafın, doğum tarihimizin son iki rakamı olan yetmiş dört kelimeden müteşekkil bulunduğunu beyân ederek zincir şeklinde devam etmesini umduğumuz bu yazımıza da şimdilik nihâyet verelim.

26 Temmuz 2020 Pazar

Tarihin Yirmi Beşinci Karesi [Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu -I]

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ
Tarih, evrensel usûllere sahip bir ilim dalıdır. Esasında ilim dalı ifadesi mesbûk cümlenin tamamlanabilmesi için kullanılmıştır. Aksi halde içerdiği hakikî anlamın konumuzla ilgisi bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle tarih, tecrübe edilebilir bir satha nüfuz etmediği/ edemediği için Kimya, Biyoloji, Fizik, Astronomi, Cebir gibi ilmî karaktere sahip değildir. Dolayısıyla ‘tarih ilmi’ ya da eskilerin diliyle ‘ilm-i târîh’ kanaatimize göre çok tutarlı ve doğru bir tamlama olmayacaktır. Ancak yazımızın ilk cümlesinde sarf ettiğimiz üzere tarih, belirli evrensel usûllere sahiptir ve en azından bu yönüyle ‘ilim’ muzâfını hak etmektedir. Şu halde yazımızın bundan sonraki kısımlarında muhtemel olarak kullanılacak tarih ilmi/ ilm-i tarih vb. ifadelerden kastımızın da ne olduğunun veya olmadığının açıkça ortaya konduğunu düşünmekteyiz. Bu bağlamda tarih, evrensel prensipler çerçevesini aşmamak kaydıyla geçmişin bilgisini değerlendiren, bir sonraki nesle aktaran toplumların hâfızası niteliğindeki ilim dalı olarak tanımlanabilir.
Unutulmaması için yazımızın hemen başında bir hususun altını çizelim, geçmişin bilgisini sonrakilere aktaranlar arasında da bir takım sıkıntıların olabilmekte, hatta bu husus zaman zaman rekabetvarî bir hâl dahi alabilmektedir. Sözün özü Ezop ve Akhilleus’ta olduğu gibi bazı antik Yunan masalcıları arasında da bahse mevzu tuhaf bir rekabet durumu vardır. Sonrakiler, önceki dönemlerden aktarıla gelen, mitolojik unsurları muhtevi hikâyelerdeki karakterleri değiştirerek kendilerine mâl edebilmekte, özgün hikâyeler gibi sunabilmektedirler. Gerçi bu durumun kısmen benzerleri, teorisi izaha muhtaç ama pratik anlamda günümüzde de devam etmektedir. Farkı ise söz konusu durumun antik Yunan masalcılarına özgü bir unsur olmaktan çıkmasıdır. Örneğin Lehçetü’l-Hakâyık’ı bir asır kadar sonra Hadîkatu’l-Hakâyık şeklinde, öncekini çağrıştırıcı bir biçimde görebilmekteyiz ki kanaatimizce bunda ciddi bir intihâl sorunu bulunmamaktadır. Sadece bizi düşündürenin, özgünlüğün neden tercih edilmediğidir. Milyonlarca kelimenin soyu mu tükenmiştir?
Okuyucuya özel not: Bu son örnekte yer alan isimlendirmelerle verilmek istenen mesaj gerçek lâkin bizim meseleye olan yaklaşımımız tamamen uydurmadır. Kıyas için böyle yapılmıştır. Merkûm eserlerin peşine düşüp de özgünlükler ya da benzerlikler aranmamalıdır.
Ezop, kaplumbağa ve tavşanın karşı karşıya geldiği bir masal aktarmıştır. Hikâye malûmdur. Tavşan hızlıdır ama Ezop’un fablında kaplumbağa karşısında tavşana şans tanınmamıştır. Ancak müverrih için asıl sorun bundan sonra başlamaktadır.
Hazır yukarıdaki paragrafta da geçmişken belirtelim, tarih ilmiyle iştigâl eden kimselere tarihçi, müerrih veya müverrih denilir. Bir tarihçi geçmişin izini sürerken karikatür ya da resim yapmak yerine imkânlar dâhilinde fotoğraf çekmeyi misyon edinmelidir.
Mezkûr tarihçi çektiği fotoğraflara bazı filtreleri de ekleyebilmelidir ki bu da esasında tarihçinin meziyetiyle ilgili bir durumdur. Aksi halde geçmişe ait verilerin tamamının değiştirilemez mutlak doğrular şeklinde ele alınması akla da İslâm’a da aykırı bir durumdur. Yaratılan her kitap noksandır, tam değildir. Muhakkak surette hataları vardır. Buna ve başka aslî sebeplere bağlı olarak tarihçinin tamamen ve kusursuz biçimde objektif olmasını beklemek doğru değildir. Fakat burada tarihçiye düşen en önemli husus, ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ın hikâyesini kurttan da dinlemesidir. Ve kabul edilmelidir ki bu durumun objektiflikle hiçbir ilgisi yoktur. Olanı- biteni fotoğraflamakla ilgilidir. Kaldı ki objektif olmakla tarafsız olmak arasında da belirgin farklar vardır ama konumuzun bu farklarla ilgisi olmadığından mesele kısa kesilmiştir.
Öte yandan Ezop’un telif ettiği fablın kurgusu daha sonraki süreçte çeyrek tanrı(!) olarak da nitelendirilen Akhilleus’ta farklı bir hâl almıştır. Akhilleus, annesi ölümlü babası tanrı olan yarı tanrı bir baba olan Peleus ile su tanrıçası olan Thetis'in oğludur ve işte bu yönüyle çeyrek tanrılar kategorisinde yer almıştır.
Ezop’taki tavşanın yerine Akhilleus kendisini kopyalamıştır. Kaplumbağa ise aynı şekilde kalmıştır. Hikâye de Akhilleus ve Kaplumbağa şekline dönüşerek yazımızın hareket noktasını oluşturmuştur. Bir başka ifadeyle milattan yaklaşık beş asır kadar önce tarihte telfîk yapılarak, antik de olsa intihâl süreci başlamış bu durum da yazımıza konu olmuştur. Kaldı ki bir usûl maddesi olarak telfîk, bazı İslâm tarihi kaynaklarında yer alan râvîlere de ilhâm kaynağı olmuştur. Özellikle Resûlullah’ın (as) Hz. Ali ile olan münâsebetlerinde sıkça kullanılan bu antik usulün, kimi mezheplerin ideolojik argümanları ya da saplantıları hâline dahi gelmesi gerçekten şaşılacak bir hâdisedir. Gerçi medeniyetler arasındaki etkileşimin nelere kâdir olduğu da malûmunuzdur. Diyeceğimiz o ki, mesele kimi zaman sadece Hz. Ali taraftarlarından dinlenildi, o şekilde değerlendirildi ve rivâyetlere yansıtıldı. Kimi zaman da tam aksi yapıldı. Yazılanlara reaksiyon gösterilmekle yetinildi. Tepkisel eserler telif edildi. Hatta bir dönem öyle bir hâl aldı ki, karşı taraftan ses çıkmayınca hiçbir eser telif edilemedi, fikir beyân edilemedi. Üstelik telif alanında fetret dönemine girildi, denilerek durum son derece pişkin(!) bir şekilde meşrulaştırıldı.
Bahse konu mevzuya farklı bir örnek daha olması açısından… İfk hâdisesinde bazen Hz. Âişe annemize söz verildi. Bazen Hz. Ali’ye, bazen de Hz. Ebû Bekr sözü aldı. Her şeyden öte gerçekte ise Resûlullah (as) ve Âişe vâlidemiz çok üzülüyordu. Çünkü ortada reaksiyonel durumlar vardı ve nihayet âyetlerle durum açığa çıkarılarak toplumsal uzlaşı sağlanabilmişti. Olaylara ilk andan itibaren şâhit olan sahabenin, olayın merkezinde yer alan Safvân b. Muattal’ın psikolojisiyle çok da ilgilenmeyişini, işte yazımızın başından beri dikkat çekmeye çalıştığımız eksik sonuçlara götüren kusursuz mantıksal akıl yürütmenin varlığıdır ki antik Yunanlılar buna Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu ismini vererek hâdiseyi yine pişkin bir şekilde meşrulaştırmışlardır. Asıl tuhaf olan ise bu paradoksa bilerek veya bilmeyerek İslâm tarihçilerinin de temas ediyor olmasıdır. Bir sonraki yazımızda nasipse yirmi beşinci karenin ne olduğunun yanı sıra hem hikâyeyi hem de bu paradoksun İslâm tarihine yansımasını izaha gayret edeceğiz.

6 Mart 2020 Cuma

Osmanlı’nın Ermenileri – II -Kimlik Sorunu-

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ
Ermeni sorunu belirli zamanlarda, belirli gruplar tarafından gündeme getirilen ve tamamen siyasî tabanlı bir meselenin özetidir. Aksi halde ne Osmanlı’nın ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bağlamda çözemediği ya da tanımlayamadığı siyasî bir sorunu bulunmamaktadır. Kaldı ki Ermeni sorunu tarihçilerin, tarihî usullere uygun bir şekilde ama mutlaka kaynaklar çerçevesinde ele alınması gereken bir bütündür.
Türkçe olarak neşredilen, Ermenilerin erken dönem tarihlerine ilişkin araştırma sayısı çok değildir. Bunun temel sebebi olarak genelde konuyla ilgili erken dönem kaynaklarında verilen bilgilerin yetersizliği gösterilir. Bu durum hem Roma, Yunan, Ermeni hem de İslam tarihi kaynakları için söz konusudur. Fazla sayıda olmasa da mezkûr kaynaklara dayanılarak yapılan kimi araştırmaların birbirleri ile çelişik, muhtelif bilgiler içeren sonuçlara varması ayrıca dikkat çekmektedir ki bu da kaynakların sunduğu yetersiz verilerden dolayıdır.

5 Mart 2020 Perşembe

Osmanlı’nın Ermenileri - I

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ
Osmanlı Devleti çok sayıda etnik kimliğin bir arada yaşadığı coğrafyada kurulmuş, gelişimini de bu coğrafyada sürdürmüştür. Yönetim sisteminde Müslim ve gayr-ı müslim şeklinde ayrıma giden devletin, çağdaşlarından farklı biçimde vatandaşlarını tebea düzleminde değerlendirmesi ve haklar bakımından farklı tasniflere tâbi tutmaması, Osmanlı’nın uzun süren ve devletleri yıkıma götüren iç karışıklara meydan verilmeden varlığını devam ettirmesini sağlayan unsurlardan olmuştur. Politik açıdan vatandaş, bir başka ifadeyle tebea olmanın yeterli görüldüğü dönemlerde Osmanlı’nın toplumsal düzeni ve bu bağlamda sağlanan sosyal ahenk, bugün bile ilgiyle tetkik edilmektedir. 

20 Şubat 2020 Perşembe

Osmanlı Mimarisinde Ermeni Etkisi Meselesi – II

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ
Bir önceki yazımızda Osmanlı mimarî zekâsının bütünüyle Ermeni veya başka bir etnik gruba hasredilmesi, Osmanlı Devleti’nin göz kamaştırıcı mimarî eserlerinin tamamının veya bir kısmının Balyanlar gibi sadece bir aile özelinde incelenmesinin çok doğru olmadığını ifade etmiştik. Ama bunun yanında Ermenilerin, Osmanlı mimarisi üzerindeki etkilerini kabulde herhangi bir sorunun olmadığını düşünmekteyiz. Nitekim Balyanlar gibi pek çok Ermeni ailesi devlete hizmet ederek tebea olmanın gerekliliğini, en azından bu yönleriyle, yerine getirmiştir.

Yazarlar