Bu hafta
eserimizin son başlığı olan "Tarih ve Medeniyet" kısmını, hemen
akabinde sonuç bölümünü ve son olarak ise "Taberî' nin Zaman Algısı"
başlıklı makaleyi incelemeye çalışacağız.
Muhammet Ebiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muhammet Ebiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Şubat 2017 Çarşamba
24 Ocak 2017 Salı
Kitap Tanıtımı: Tarih ve Tarihçi (III)
Bu hafta ilk iki bölümünün
tanıtımlarını tamamladığımız kitabımızın üçüncü ve dördüncü bölümlerini
tanıtmaya gayret göstereceğiz. Kitabımızın üçüncü ana başlığı "Tarih ve
Hakikat" serlevhasıyla karşılıyor bizleri. Bu başlık, kitabın ilk
cümlelerinin açılımı şeklinde dizayn edilmiş desek mübalağa etmiş olmayız
herhalde. Özellikle İslam tarihi alanında kesinlik ifade eden bir söylemin
kullanılmış olması önemli bir sorun olarak tespit ediliyor. Günümüzde yaşanan
olaylar hakkında bile çoğu zaman kesin yargılarda bulunamıyorken tarihi olgular
hakkında bu kadar kesin yargılarda bulunabilmek hoş görülmüyor kitabımızda.
Hocamız "Birden Çok Tarih" şeklinde bir alt başlık açarak bizi başka
diyarlara götürüyor. Yazılan ile yaşanan olayın farklı olduğu bundan dolayı tek
bir tarihten söz etmenin mümkün olmadığı ifade edildikten sonra konuyu daha
sistematik bir zeminde izah etmek için iki alt başlık daha açılıyor. İlk kısma
"Olan ve Yazılan" ismi verilmiş. Burada hocamız, tarihte yaşanan bir
olayın genellikle bilmediğimiz bir bağlama ve karmaşık bir sisteme sahip
olduğunu ifade ettikten sonra yazılan metnin, mevcut olayın insan zihni tarafından
yorumlandıktan sonra ortaya çıktığına değiniyor. İkinci kısmın başlığı ise "Olan ve
Uydurulan". Bu kısımda tarihçinin elinde olmayan zaaflardan dolayı yaşanan
hatalardan ziyade kasten yapılan tahrifatlar ele alınıyor. Tarihin önemli bir
silah olduğu belirtiliyor. Bazen gerçekte olanla uydurulmuş olanı ayırt etmenin
zor olduğu ifade edildikten sonra popüler tarihin buna önayak olduğu ifade
edilmiş. "Olaylar Arasındaki Sebep-Sonuç İlişkisi" adlı bir alt
başlık görüyoruz ilerleyen sayfalarda. Yazar, bu bölümde her insan gibi
tarihçinin de kendi zamanının çocuğu olduğunu ve tarihi olguya da bu minvalde
yaklaştığını ayrıntılarıyla ele alıyor. Hoca, son alt başlıkta tarih ve hakikat
bağlamında doğal afetleri değerlendiriyor. Doğal olarak aklımıza doğal afetlerin
ne sebeple burada ele alındığı gelebilir. Ancak doğal afetler tarihi etkileyen
önemli amiller olarak tarihin akışına çok defalar yön vermişlerdir. Hocamız bu
unsurun göz ardı edildiğini ve bunun hakikate ulaşmada bir engel olduğunu
belirtiyor. Dolayısıyla doğal afetler bir hakikat arayışı ve tasviri olan
tarihçilikte mutlaka hesaba katılması gereken unsurlar olarak duruyor önümüzde.
Kitabımızın dördüncü bugünkü
yazımızın ikinci ana başlığı ise "Tarih ve Yorum" başlığı. Bu
başlıkta hocamız ilk olarak "Tarihte Kahramanların ve Toplumların
Rolü" konusunu tartışıyor. Tarih alanında tartışılan konulardan biri olan,
tarihi toplumların mı liderlerin mi yaptığı problemini ele alan hoca bunu
Suriye ve Irak Savaşları gibi güncel örneklerden hareketle daha üst bir perdeye
taşıyor. Konuyu medeniyetler bazında ele alan yazar, meselenin sadece liderler
bazında değerlendirilmesinin eksik olduğunu genişçe izah ediyor. Bir diğer
başlıkta tarihin yeniden yazımı tartışılıyor. Tarihin yeniden yazılmasına gerek
olup olmadığı sorusuna cevap aranılan bölümde öncelikle yazılan her eserin
kendi döneminden izler taşıdığı belirtiliyor. Dolayısıyla yeni metot ve çağdaş
eğilimler de göz önüne alınarak tarihin yeniden yazılmasının gerekli olduğu
ifade ediliyor. Son olarak çağdaş tarih yazımının, daha önceden yazılmış tarih
kitaplarının değerini okurların gözünde azalttığını bir tespit olarak önümüze
koyan hoca, tarihin yeni ve tahlilî bir tarzda yeniden yazımını bir ihtiyaç
olarak görüyor. Bir sonraki konumuz olgu-bağlam ilişkisi ile alakalı. Bu
bölümde olguların kendi bağlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiği, ihata
edici bir perspektifi yakalamanın bu şekilde mümkün olduğu değerlendiriliyor.
Hoca, hayli ilgimizi çeken bir başlık açarak devam ediyor. Bu başlıkta olguları
yorumlama ve din anlayışımız arasındaki ilişki irdelenmiş. Geçmişte yaşanan
hadiselerin anlaşılması ve yorumlanması esnasında siyaset, ekonomik koşullar ve
kişisel tercihler kadar dini anlayışında belirleyici bir rol oynadığı ifade
ediliyor. Bir yönüyle tarihi metinler kişinin dini algısını çok yakından
etkilerken diğer yönüyle kişinin din anlayışı tarihi metni anlama ve yorumlama
sürecini etkilemektedir. Çift yönlü bir etkileşimin söz konusu olduğunu
söyleyebiliriz. Kitabımızdan bir örnekle bunu somutlaştıracak olursak Hz. Ali
örneğini ele alabiliriz. Bir mezhebin en önemli figürü haline gelen Hz. Ali ile
alakalı tarihi metinlerde bir inşa söz konusudur. Ancak aynı şekilde inşa
edilen tarihi metinler dini anlayışı etkileyen birer amil de olmuşlardır. Bu
örnek mezhep olgusu ve tarih yazımı arasında ne tür etkileşimler olduğunu ve
bunun genel manada dini anlayışı dahi nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor.
Din anlayışı, genellikle tarihçinin mezhebi mensubiyeti kanalıyla tarih
yazımını etkilemiştir. Peki bundan kurtulmak mümkün müdür ? Bu sorunun cevabını
kitabı okurken bizzat okumanızı istiyoruz. "İstisnalar ve
Genellemeler" başlığı altında tarihi metinlerin yorumlanması sürecinde
genellemeler ve istisnaların konumu ele alınıyor. Özellikle tekil örnekler
üzerinden genelleme yapmanın yanlışlığı, yapılan genellemelerin ise her zaman
istisnalarının olabileceği bu başlık altında etraflıca irdeleniyor. Yazar,
herhangi bir tarihi metnin yorumlanışı esnasında bütüncül okumaya önem
verdiğini rivayetlerin değerlendirilmesi kısmında vurguladığı gibi burada da
yeni bir başlıkla bu vurguyu güçlendiriyor. Meseleye bütüncül bakmak sağlıklı
bir yorumun önemli bir öğesi olarak görülüyor. Tarihi hadiseleri yorumlarken
olayın bize ulaşmadan önce bir takım süreçlerden geçtiğini ve bu süreçlerde bir
takım iletişim kazalarının olabileceğini değerlendiren hocamız, bu hususun
sağlıklı bir yorum için önemsenmesi gerektiğini belirtiyor. "İnsanın
Fıtratı ve Olgular" sağlıklı bir yorum yapabilmek açısından önemli bir
problem olarak duruyor karşımızda. Hocamız burada maddeler halinde meseleye
temas ediyor. Biz bu maddelerin üç tanesine değinip bir sonraki başlığımıza
geçmek istiyoruz. İlk madde "Çelişkili davranan insan" olarak
belirlenmiş. Bu maddede insanların her zaman aynı ruh haline sahip olmadığı,
bazen aynı olay karşısında çelişik sayılabilecek davranışlar sergilediği ve
bunun da sağlıklı bir yorum için göz ardı edilmemesi gerektiği ifade ediliyor.
İkinci olarak kişinin bu tür çelişik davranışlarını savunabildiği ve bunu izah
etme yoluna gidebildiği değerlendiriliyor. Son olarak çoğu kişinin eksik
bilgiyle hüküm verebildiği ve bu hususun bir tarihçi açısından mutlaka
önemsenmesi gerektiği belirtiliyor. Bir diğer konu ise kavramların tarihselliği
konusu. Kavramların tarihi süreç içerisinde anlam değişimine uğradıklarını ve
her bir kavramın kullanıldığı döneme hatta coğrafyaya göre farklı bir içeriğe
sahip olabileceği uzun uzadıya izah ediliyor. Örnek olarak ise hilafet ve ehl-i
beyt kavramları ele alınıyor. Bu kavramların yüzyıllar içerisinde nasıl bir
değişime uğradığını kitabı okurken görmenizi istiyoruz. Bir diğer önemli
problem olarak ise "Bugünden Geçmişe Bakmak" değerlendirilmiş. Bu
bölümde her tarihçinin geçmişe kendi döneminden baktığı ve bunu olabildiğince
minimize etmeye gayret ermesi gerektiği anlatılmış. Bir tarihi olayı
değerlendirirken o döneme gitmek, meseleyi o dönemin konjonktürü içerisinde ele
almak gerektiğine vurgu yapılmış. Sözgelimi Nazi döneminde Almanya'da yaşayan
bir tarihçi meseleyi bugün Almanya'da yaşayan bir Alman tarihçiden çok daha
farklı ele alacaktır. Çünkü tarihçi, ait olduğu kültür yaşadığı dönem ve bölge
itibariyle geçen yazılarımızda ifade ettiğimiz üzere etkilenen bir nesnedir.
İşte sağlıklı bir yorum yapabilmek, tarihçinin bu hususlara dikkat etmesiyle mümkün
olabilir. Son konumuz ise "Tarihin Kutsanması" ile alakalı. Tarihin
kutsanması sağlıklı bir yorumun yapılmasının önünde büyük engellerden birisi
olarak görülüyor. Özellikle vukuu bulduğu dönemden sonra bir inanç konusu
haline gelen bazı olaylarla ilgili tarihi rivayetlerin bir kısmının
tartışılamaz realiteler gibi görülmesi daha sağlıklı bir tarih yorumunu
engelleyen önemli bir unsur olarak görülmüş. Ancak tarihin kutsanması denilince
akla sadece dinlerin tarih anlayışı gelmemelidir. Bilakis tarihi kutsayan en
önemli akımın milliyetçilik olduğunu belirtiyor hocamız. Bunun farklı
yansımalarına ve doğurduğu reflekslere de değinen yazar çok önemli tespitler
yapmaya devam ediyor. Sözgelimi resmi tarih yazıcılığının kendisine zıt bir
unsur söz konusu olmadığı müddetçe bu kutsamayı desteklediği ve muhalif
tarihçiliğin ise benzeri ideolojik yaklaşımlara sahip olduğu değerlendiriliyor.
Marksist tarih yazımının tarihi, Marksist ideolojinin tefsiri şeklinde okuduğu
ve tüm tarihi, sınıfların çatışması olarak gördüğü yaşanan savrulmaların
boyutları açısından önemli örnekler olarak dikkatlerimize sunuluyor.
Bu haftaki yazımızda kitabımızın
üçüncü ve dördüncü başlıklarını ele alıp çeşitli problemlere değinen bir
tanıtım yapmaya gayret ettik. Haftaya görüşmek dileğiyle.
15 Ocak 2017 Pazar
Kitap Tanıtımı: Tarih ve Tarihçi (II)

Bu haftaki yazımızda Adnan DEMİRCAN hocanın "Tarih ve Tarihçi" isimli eserinin ikinci ana başlığı olan "Tarih ve Kaynaklar" kısmının büyük bölümünü ele almaya çalışacağız. Prensip itibariyle iki sayfayı aşmamaya özen gösterdiğimiz için geniş bölümleri bölerek yayınlamayı daha uygun buluyoruz. İkinci kısım hafta içi bir ek şeklinde grubumuzda paylaşılacaktır.
Öncelikle giriş
kısmında tarihin kaynaklara dayalı olarak yazıldığı, kaynak olmadan geçmişe
dair anlatılacakların hayal, destan veya efsane olmaktan öteye geçemeyeceği,
çok kısa ama gayet güçlü cümlelerle vurgulanıyor. Bu vurgudan, başlığın hangi
maksada binaen açıldığını fark etmek çok zor olmasa gerek. Ayrıca geçen haftaki
yazımızda değindiğimiz üzere tarihin bir çeşit hakikat arayışı ve tasviri olarak
konumlandırılışı burada da hakim perspektifi şekillendiren temel amil
durumunda. Yazarımız giriş kısmını müteakiben hemen bir alt başlık daha açarak
devam ediyor. "İslam Tarihçiliği Üzerine" serlevhalı bu alt
başlığımızda ilk etapta sözlü ve yazılı geleneklere değiniliyor. Her toplumun
bir hafızasının olduğundan ve Araplar' ın da bundan müstağni olmadığından söz
edildikten sonra, diğer toplumlarda olduğu gibi Arap toplumunda da İslam' dan
önce bir tarih anlayışının ve hafızanın var olduğu anlatılıyor. Bu bölümde
sözlü geleneğin tarih ilmi açısından oluşturabileceği marazlardan söz
edildikten hemen sonra, zihnimizde yazılı geleneğin tahta oturmasına müsaade
etmeyen yazarımız, yazılı geleneğin de kendine has sıkıntılarından söz ederek
meseleyi Hz.Peygamber(s.a.s.) döneminden itibaren kronolojik olarak irdeliyor.
Bu bölümde kısmen Hz.Peygamber(s.a.s.) döneminde yazılı ve sözlü geleneğin
nasıl bir minvalde seyrettiği de kısaca ele alınıyor.[2]
Şunu da unutmamak gerekir ki Hz.Peygamber(s.a.s.) döneminde sözlü gelenek daha
yaygın ve baskındır. Hocamız yazılı ve sözlü geleneğin Hz.Peygamber(s.a.s.)
sonrası serencamını görmemizi istiyor olacak ki geçmişe ait verilerin
derlenmesi ile ilgili kısımda meseleyi Hz.Ebubekir döneminden devam ettiriyor.
Müslümanların diğer kültürel alanlarla ve medeniyet havzalarıyla ilk
karşılaşmalarının yaşandığı Hz.Ebubekir dönemi, yeni problemlere yeni
çözümlerin arandığı bir dönem olması yönüyle dikkatlerimize sunuluyor. Bu yeni
problemlere aranan çözümlerde Hz.Peygamber(s.a.s.)' in benzer bir problemle
karşılaştığında ne yaptığı çokça araştırılmıştır. İşte sözlü gelenekte mevcut
olan bilgilerin yazılı gelenekle kayıt altına alınması yaşanan bu araştırmayla
çok yakından ilişkilendiriliyor kitabımızda. Yazar, Hz.Ebubekir örneği
çerçevesinde sahabiler dönemini inceledikten sonra elimizden tutup tabiun
dönemine götürüyor bizi. Kendimizi hicri ilk asırlarda buluyoruz aniden. Bu
dönemde hadis rivayetleriyle tarihi belgelerin aynı kişilerce derlenmeye
başlaması aslında tabiun döneminin bir derleme süreci olduğunu gözler önüne
seriyor. İlk siyer kitapları da hicri birinci asrın ortalarına doğru oluşmaya
başlıyor. Yazarımız İslam tarihinde ilmin, devletin yedeğinde değil ferdi ve
sivil bir hareket olarak devam ettiğine de değinmeyi ihmal etmiyor. Zira yazılı
geleneğin, sözlü geleneğe nazaran kontrol edilmesinin daha mümkün bir gelenek
olması, konunun burada açılmış olmasını daha bir anlamlı kılıyor kanaatimce. Kronolojik olarak
incelediğimizde zamanla yazılı geleneğin sözlü geleneğe baskın geldiğini fark
etmeye başlıyoruz. Dolayısıyla sözlü gelenek gündemimizde ki yerini şimdilik
kaybediyor maalesef. Yazarımız artık sözlü gelenekten yazılı geleneğe
geçişin tamamlanmasından sonraki aşamada, yazılı geleneğin kaynaklık açısından
ne tür problemleri olduğunu incelemeye başlıyor. İlk problem olarak siyer-i
nebi ile alakalı verilerin yazıya geçinceye kadar yaşadığı serencamın zatında
sözlü geleneğin bir boyutuyla yazılı gelenek için özü itibariyle bir problem
olduğuna değiniliyor. İkinci problem ise rivayetlerin tenkidi olarak
belirleniyor. Hocamızın kendi ifadesiyle rivayetlerin kritiği ile alakalı faslı
kapatalım: "Rivayetler sağlam bir metodla incelenmelidir. Bu sorun sadece
günümüzle alakalı olmayıp ilk dönemlerden itibaren sürüp gelmektedir." Bir
diğer problem ise sözlü malzemeyi yazıya geçiren şahısların aidiyetleri olarak
değerlendirilmiş. Hakikatin ölçüsünün aidiyetlere göre değişmemesi gerektiğine
değinen yazarımız, günümüzde de aidiyetlerin bizi birbirimize ulaşamaz hale
getirdiğine dikkatlerimizi çekiyor. Hoca ilerleyen sayfalarda önemli meselelere
değinmeye devam ediyor. "İslam Tarihi Usulü" bölümünde her ne kadar
İbn Haldun gibi bazı âlimlerin teşebbüsleri olsa da bunun felsefi bir formata
bürünmediğini ve hadis veya tefsir usulü gibi müstakil bir İslam Tarihi
Usulü'nün oluşmadığını görüyoruz. Bunun bir ihmal olduğu vurgulandıktan sonra
İslam tarihinin dünya tarihinin bir parçası olduğunu ve dolayısıyla usul
noktasında müşterek problemlerle karşı karşıya olunduğu ifade ediliyor.[3]
İslam tarihi ve siyer alanında İhmal edilmemesi gereken kaynakların başında
Kur'an zikredildikten sonra yazarımız tarihçiyi yönlendiren etkenleri
incelemeye koyuluyor. Bu kısımların ve şimdi değineceğimiz birkaç alt başlığın
daha içeriğini kitabı okurken görmenizi istiyoruz. İslam tarihçisinin
tarafsızlığı ile ilgili geçen yazımızda hocamızın öznellik-nesnellik anlayışını
incelediğimiz için bu başlığın içeriğine girmeyip bir önceki başlıkta önemli
olduğunu düşündüğümüz bir hususa değinip bu ana başlığı kapatmayı istiyoruz. Yazar
bir önceki (alt)başlıkta elimizdeki verilerin kısıtlı olduğunu, bir tarihçinin
bunu asla unutmaması gerektiğini ve bu verilerin eksik olduğunun idrakinde
olmanın meseleyi ihata edebilmek adına çok önemli olduğunu söylüyor. Bir diğer
başlığımız ise "Kaynakların Objektifliği". Yazarımız burada yazılı
gelenek içerisinde kaleme alınan eserlerin objektifliği üzerinde duruyor. Bir
diğer başlık olan "Kaynakların Cahiliye Hakkında Objektifliği"
başlığı ile ilgili hocamızın kendi ifadeleriyle iktifa edelim: "Hz. Peygamber,
cahiliye dönemini eleştirirken bu dönemde hiçbir güzel değerin olmadığını ifade
etmiyor, daha çok eleştirilmesi gereken hususlar üzerinde duruyordu. İnsaf
ölçüsü, sadece ilmi çalışmalarda değil gündelik hayatımızda ve ilişkilerimizde
de ihtiyaç duyduğumuz bir şeydir." Bir diğer başlığımız ise
"Kaynakların Yetersizliği Meselesi". Bu başlık altında hoca, İslam
tarihinin ilk dönemlerini çalışan bir araştırmacının yapacağı araştırmada
kaynak noktasında yaşayabileceği sıkıntılardan yola çıkarak kaynakların
yeterliliğini tartışıyor. Hemen sonra "Görgü Şahitlerinin
Rivayetleri" başlığı karşılıyor bizi. Bu başlık altında olayı görüp
anlatan kişinin, meseleyi anlatırken yönlendirici bir anlatımı tercih etmesi
ele alınıyor. Bu meselenin tarihçinin nesnelliği ve öznelliği konusuyla bağını
kurmayı da ihmal etmeyelim bu arada. Hocamız "Rivayetlerin
Değerlendirilmesi" başlığı altında bir rivayeti değerlendirirken nelere
dikkat etmememiz gerektiği ile ilgili bazı püf noktalara değiniyor. Âdetimiz
olduğu üzere bunların üç tanesine değinip geçeceğiz. İlkin rivayetlerin, bütünü
anlatmadığını bilmemiz gerekiyor kitaba göre. İkinci olarak parçaları bir araya
getirme işinin tarihçilere ait olduğu vurgulanıyor. Son olarak bir rivayeti
tenkide tabi tutmak gerektiğini ve malum rivayetin rivayet olarak doğduğu
zamanla ilişkisini incelemek gerektiğini öğreniyoruz. "İslam Tarihi
Kaynaklarında Tenkit" başlığı altında hocamız İslam medeniyetinde kurumsal
bir tenkit anlayışının bulunup bulunmadığını ve bunun İslam tarihi alanındaki
yansımalarını çeşitli boyutlarıyla inceliyor. Bir cümle var ki aynen nakledip
yorum yapmayı fazlalık görüyoruz: "Öte yandan ölçüsüz eleştirinin bir
savrulma hali olduğu da bir gerçektir." Geçmiş cümlelerde değindiğimiz
üzere Kur'an, siyer ilmi açısından çok önemli bir konumda. İşte bu önemine
binaen olacak ki yazarımız bu konuya özel ayrı bir başlık açmış. Ancak ne yazık
ki fazla uzayacağı için bu ve bundan hariç altı alt başlığımızı hafta içi yeni
bir çalışmayla sizlerle paylaşacağız. Kitabımızın üçüncü ana başlığını ise
haftaya inceleyeceğiz inşaallah.
[1] Yüzüncü
Yıl Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Lisans Öğrencisi
[2] Bu konu
ile alakalı olarak Prof. Dr. Muhammed Hamidullah hocanın Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemam b.
Münebbih isimli eseri incelenebilir.
[3] Şaban Öz
hocanın İslam Tarihi Metodolojisi ve R. Stephen Humphreys'in ise İslam Tarih
Metodolojisi isimli kitaplarına bakılabilir.
9 Ocak 2017 Pazartesi
Kitap Tanıtımı: Tarih ve Tarihçi (I)

Bu hafta inceleyeceğimiz ilk eser, İslam tarihi alanında önemli bir isim olan Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN hocanın "Tarih ve Tarihçi" isimli eseri olacaktır. Öncelikle kitabın yazarı hakkında kısa bir bilgilendirme yapmamız gerekir:
1964' te Mardin'in Ömerli ilçesinde doğan
hocamız, 1987' de Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun
olmuş ve aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde İslam
Tarihi ve Uygarlığı Bilim Dalında yüksek lisansa başlamıştır. 1989'da yüksek
lisansını 1994'te ise doktorasını tamamlamıştır.[2]1992
yılında Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne İslam Tarihi araştırma görevlisi
olarak atanan hoca, 1994 yılında yardımcı doçent unvanını almıştır. 1996
yılında doçent, 2003'te ise profesör unvanını alan hoca, 1994 ile 2011 yılının
ilk yarısına kadar İslam Tarihi ve Sanatları Bölüm Başkanlığı görevini yürütmüş
ve Aralık 2012'den beri İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde
çalışmaktadır.
Çalışmalarını
daha çok İslam Tarihi'nin ilk dönem siyasi tarihi, özellikle de muhalif gruplar
üzerine yoğunlaştıran hocanın yayınlanmış birçok çalışması bulunmaktadır. Son
olarak hocanın birçok önemli çalışmada editörlük yaptığını da ifade etmekte
fayda vardır.
Kitabımızın
yazarı ile alakalı kısa bir bilgilendirme yaptıktan sonra kitapla ilgili kısma
geçebiliriz. Öncelikle hocamız, kitaba "Geçmişi, olguların hakikatini
anlamak ve anlatmak için araştıranlara ve yazanlara..." cümlesiyle giriş
yaparak ziyadesiyle anlam yüklü bir gönderme yapıyor. Kitaba ruhunu veren
cümlenin bu cümle olduğunu söylemek abartı olmaz herhalde. Bu cümleden
hareketle paragraflar dolusu çıkarım yapmak mümkün olmakla beraber biz, hocanın
tarihe, hem özü itibariyle hem de bir ilim olarak nasıl yaklaştığına değinerek
iktifa etmek istiyoruz. Cümlenin ilk kelimesi olan geçmiş kelimesinin zatında,
tarihin bir ilim olarak ilgilendiği alanın, bizatihi yaşanmışlığı bulunan alanlar
olarak belirlendiğini görüyoruz. Bir diğer ifadeyle tarih olması gerekenle
değil olmuş olanla ilgilenir. Herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek
adına, geçmiş kelimesinden sadece geriye dönük bir faaliyet veya güncelliği
olmayan bir çabanın kastedilmediğini de eklemek gerekir. Üzerinde durmamız
gereken bir diğer hususta olguların hakikati hususudur. Hakikat kelimesinin
birçok izahı olmakla beraber, hakikatin "mutlak gerçeklik"[3]
olarak ele alınması kanaatimizce en doğru yaklaşımdır. Hakikat kavramını bu
bağlamda değerlendirirsek tarihin, esasında yazarın zihninde bir çeşit hakikat
arayışı ve tasviri olarak konumlandırıldığını da söyleyebiliriz. Anlamak ve
anlatmak, araştırmak ve yazmak ameliyelerinin özü itibariyle bir sistematiğe
tabi tutulduğunu ve kendi içerisinde yekdiğerine atıflar içerdiğini
düşünüyoruz. Zira anlatmaktan önce anlamak, yazmaktan önce araştırmak gerekir.
Bu iki ameliyenin de her ne kadar farklı boyutları olsa da her birinin ortak
nesnesi geçmiş ve geçmişteki olgulardır. Son olarak araştırmak ve anlamak
hakikat arayışına, anlatmak ve yazmak ise hakikat tasvirine denk düşmektedir.
Kitabımızın
işlenen konular itibariyle beş ana başlık altında ele alındığını, genel anlamda
sonuç başlığı ve ek ile birlikte toplamda yedi bölümden oluştuğunu
söyleyebiliriz. Kitabımızın ana konularını tarih ile tarihçi, kaynaklar,
hakikat, yorum ve medeniyet ilişkileri oluşturmakta. Bu hususların her biri
ayrı bir başlıkta gerek durum tespitleri gerek mevcut problemler gerekse de
olması gerekenler itibariyle çeşitli yönleriyle ele alınmış. Bizde bu hafta ilk
kitabımızın ilk başlığını kısaca tanıtmaya gayret göstereceğiz.
İlk başlığımız
olan Tarih ve Tarihçi kısmında genel anlamda tarih ile tarihçi arasındaki
ilişki ele alınmış. Tarihin anlatılması ve tarih bilincinin inşa edilmesi
sürecinde en önemli aktörün tarihçi olduğu belirtildikten sonra bir alt
başlıkta tarihçinin nesnelliği ve öznelliği incelenmiş. Tarihçinin tarih
bilincini inşa eden bir özne olarak bu bağlamdaki konumu ele alınırken
İstanbul'un fethinin, Müslüman yazarlar tarafından bir fetih olgusu olarak
işlenirken, Batılı veya Hristiyan tarihçiler tarafından ise bir istila olarak
işlendiğine dikkatlerimizi çekiyor hocamız. Görüldüğü üzere tarihi bir olgu, o
olguyu işleyen diğer bir ifadeyle inşa eden tarihçiyle yakından ilişkilidir. Peki,
öyleyse tarihçinin nesnelliğinden nasıl söz edilebilir? Yazarımız zihnimizde
parlayan bu soruyu tarihçinin doğa bilimlerindeki gibi bir nesnelliğe asla
sahip olamayacağını ifade ettikten sonra kendi ifadeleriyle şöyle cevaplıyor:
"Olguları yorumlamaya gelince tarihçinin, yaşadığı toplumdan, bağlı olduğu
kültürel çevreden, aldığı eğitimden ve bizzat yaşadığı tecrübelerden
etkilenmeyecek şekilde bir nesnelliğinden söz etmek mümkün değildir."
Yazar ayrıca tarihçinin, elinden gelen çabayı gösterdikten sonra onu aşan
sebeplerden dolayı öznel olmakla suçlanamayacağını ifade etmektedir. Öznellik
ile ilgili olarak yazar, bazı tarihçilerin, çeşitli sebeplerle bilinçli olarak
öznelliği tercih ettiğini söylemekte ve vakanüvislerin bu hususa örnek
olabileceklerini belirtmektedir. Ayrıca bu öznelliğin ilk dönem İslam Tarihi
eserlerinden günümüze kadar eserlerdeki bazı yansımalarına da değinmeyi de
ihmal etmeyen yazarımız bu bölüm için yeni alt başlıklar, bizim için ise yeni ufuklar
açarak devam ediyor. Tarih ve tarihçi ilişkisinde çok önemli bir unsur olan
tarihçinin etkileyen bir özne olmasının yanı sıra aynı zamanda etkilenen bir
nesne olduğuna da değiniyor yazarımız. Hakikat arayışında ve tasvirinde
etkileyen bir özne, içerisinde bulunduğu toplum, kültürel yapı, insani zaaflar
gibi unsurlardan ötürü ise etkilenen bir nesne olan tarihçi, bu yönüyle nazar-ı
dikkatimize sunuluyor. Biraz sonra büyük İslam tarihçisi Vâkıdî'nin konu
edildiği bir bölümle karşılaşıyoruz. Bu kısımda yönetici-tarihçi ilişkisini
somut bir örnek üzerinden okuma imkânı buluyoruz. Tarih ve Tarihçi kısmının son
alt başlığı olan İdeal Tarihçi başlığına geçmeden önce İbn Haldûn'a değiyor
gözlerimiz. Yazar uzun uzadıya İbn Haldûn'a değinen bir başlık açmayı da ihmal
etmemiş. Bu bölümde ise İbn Haldûn'un tarihçilere yönelttiği eleştiriler
karşılıyor bizi. Tarihçilerin eleştirildiği noktaları uzun uzun ele alma
şansımız olmadığından bu kadarla iktifa edip hocanın, son alt başlık olarak
belirlediği İdeal Tarihçi kısmına geçebiliriz. İdeal Tarihçi ile ilgili dokuz
tane kriter belirleniyor başlığımızın altında. Bunların üç tanesini ifade edip
geri kalan kısmını kitabı okuduğunuzda görmenizi istiyoruz. Hocamız öncelikle
"Tarihçi, ele aldığı dönemin kahramanlarını kavga ettirmez." Diyor.
Günümüzde bazılarının kendilerini Sıffin Savaşı'nda hissettiğini ifade ettikten
sonra "Kişinin canı kavga istiyorsa kendi zamanından birini seçmeli"
diye de ekliyor. İkinci olarak "Tarihçi, mimardır." Diyor hocamız. Bu
hususun yukarıda değindiğimiz üzere hakikatin tasviri hususu ile yakından
alakalı olduğunu düşünüyoruz. Son kriter olarak ise tarihçinin, belgeyle
konuşması gerektiğini ifade ederek bu başlığı ve bu haftaki yazımızı
kapatıyoruz.
Haftaya
ikinci başlığımız olan Tarih ve Kaynaklar bölümünü ele alacağız. Selametle
kalın...
[1] Yüzüncü
Yıl Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Lisans Öğrencisi
[3] A. Teyfur
Erdoğdu'nun Tarih Yazıcılığında Gerçek (Realite)-Hakikat (Verıte) Sorunsalı
isimli makalesine bakılabilir.

