2 Ağustos 2026 Pazar

Siyer İlmi Beşâir ve Delâile Karşı

Siyer İlmi Beşâir ve Delâile Karşı

Prof. Dr. Cahit Külekçi

Tarih metodolojisi geçmişe dair her aktarıma aynı şekilde yaklaşmaz. Tarihçinin önüne gelen malzeme ne kadar etkileyici olursa olsun mutlaka sorgulanır. Mesela bu bilgi ne zaman ve hangi şartlar altında ortaya çıkmıştır, ne maksatla yazılmıştır, müellifin olayla arasındaki mesafe nedir, anlatının içinde sonraki dönemlerin düşünceleri ne ölçüde yer almıştır vs. Marc Bloch’un kaynak karşısındaki sorgulayıcı tavrı, Collingwood’un delile dayalı tarih anlayışı ve E. H. Carr’ın tarihî olgu meselesi etrafında söyledikleri farklı noktalardan aynı usûl-i tarih kaidesine çıkar. Geçmişte olay ya da olguları araştırmak, geçmiş hakkında söylenmiş her şeyi peş peşe sıralamak değildir. Tarihçi seçer, ayırır, karşılaştırır ve tahkîk eder. Tarihin Savunusu da Tarihin Tasarımı da Tarihin Ne Olduğu da ancak böylelikle zâhir olur. Sözün özü ilm-i Târîh tecrübî satha nüfuz etmelidir aksi halde esâtirü’l-evvelîn ile ithâm kaçınılmaz olur.

/Adnan hocam da zaman zaman düşüncelerimizin kayda geçirilmesi için arada bir bizi dürtmekte ve muhterem bu ayki yazınız gelmedi, diyerek sitem edebilmektedir. Haklıdır. Metin içindeki italikler kitap isimleridir ama şimdiki konumuzla bunun bir ilgisi yoktur. /

Siyer çalışmalarında da asıl mesele tam burada düğümleniyor. Hz. Peygamber (as) hakkında söylenmiş, yazılmış ve asırlar boyunca nakledilmiş hemen her şeyi Siyer başlığının içine koyma eğilimi Siyer’in haksız biçimde genişlemesine ve hatta zamanla olmadığı bir kurguya dönüşmesine zemin hazırlayan esaslı etken olacaktır. Beşâir, delâil, şemâil, hasâis, menâkıb, mucizât, mevlidler, na’tlar, manzum anlatıların muhteviyata dâhil edilmesiyle Siyer, Hz. Peygamber’in salt pratik hayatını, diğer bir ifadeyle her alana münhasır kudsî sünnetini inceleyen bir alan olmaktan çıkıp ona dair üretilmiş bütün dinî ve kültürel malzemenin toplandığı mecmualar bütününe dönüşecektir.

Kanaatimize göre her hâl u şart altında Siyerin merkezinde Hz. Muhammed’in (as) tarih içinde takip edilebilir ve örnek alınabilir hayatı bulunmalıdır. Mekke’nin sosyal ve siyasî yapısı, Kureyş’in konumu, vahyin başladığı çevre, ilk Müslümanlar, muhalefet, Habeşistan’a yapılan göç, Akabe süreci, Yesrib’e hicret, Yahudiler, eğitim, yeni toplumun teşekkülü, savaşlar, barışlar, antlaşmalar, kabile ilişkileri, diplomatik temaslar ve vefata kadar uzanan süreç Siyer’in formatını oluşturmalıdır. Kaldı ki özel toplantılarımızda konuşurken dahi Siyer’e ilişkin çözülememiş kronoloji, kaynak, rivâyet ve bağlam problemleri varken Siyer’in sath-ı mahalline İslâm’ın kültür mirasının tamamını yüklemenin zaruret olmadığı da açıktır.

/Özel toplantılardan kasıt bir yerlere birilerinin masasına çökerken ya da birilerini bir yerlerde dinlerken aniden farkına varılan Siyer’e dair yeni problemler, çözüm önerileri ve mülahazalar bazen de kişilerdir. Ama şu da var ki yazımızın sonuna doğru kural değiştirebiliriz. Bu dahi tecvîz edilmiştir. /

Urve’de, İbn İshâk’ta, İbn Hişâm’da, İbn Sa’d’da, Belazürî’de veya daha sonraki siyer kitaplarında olağanüstü anlatılar, İbn Hişâm’ın hoşuna gitmese de şiirler, nübüvvete dair bir takım delâil ve şemâil işaretleri var, denebilir. Doğrudur fakat klasik bir eserin içinde bir malzemenin bulunması, o malzemenin bugün Siyer ilminin aslî konusu sayılması için yeterli görülmemelidir. Kadîm müelliflerin tasnif anlayışı ile modern akademik disiplinlerin sınırlarının ve usûllerinin artık aynı olmadığını, ulemânın bilgiyi cem’ ve nakil maksadıyla bir araya getirdiğini bugünün araştırmacısının bunları yeniden tasnif etmek zorunda olduğunu kabul etmeliyiz. Aksi hâlde kaynak ile disiplinin konusu birbirine karıştırılır ve ne olduğu bilinmeyen bir ilim sahası vücûda gelir.

Vâkıa salt beşâir rivâyetleri özelinde düşünüldüğünde Hz. Muhammed’in (as) son elçi olarak gönderileceğinin önceki peygamberler, kutsal kitaplar veya geçmiş topluluklar tarafından haber verildiğine ilişkin anlatılar İslâm düşüncesi açısından elbette önemlidir ancak bu rivâyetlerin temel gayesi herhalde Hz. Peygamber’in (as) hayatının kronolojisini kurmak değildir. Söz konusu rivâyetler daha çok nübüvvetin doğruluğunu ve beklenen peygamber fikrini ortaya koymak için kullanılmıştır. Dolayısıyla beşâirin en tabii irtibatı Kelâm ilminin nübüvvet tasavvuruyla olmalıdır. Siyer araştırmacısı da elbette bunlardan yararlanabilir ama yararlanmak başka, bunları alanın aslî konusuna dönüştürmek başkadır. Kaldı ki bu konu kronolojik olarak da Siyer’in sahasına girmemekte, bir hayli geride kalmaktadır.

Esasen delâil konusunda durum daha da açıktır. Zaten konumuzun ismi de bize konunun asıl maksadını söylemektedir. Burada müellifin asıl meselesi şu olayın failleri kimlerdir, olay hangi tarihte ve nerede gerçekleşti, siyasî sonucu ne oldu, değildir. Maksadın doğrudan ve sadece Hz. Muhammed’in (as) peygamberliğini destekleyen işaretleri ve olağanüstü hadiseleri göstermekten başka bir şey olmadığı açıktır ama bu durum da delâil literatürünün küçümsenmesi demek değildir. Fakat delâilin değerli olması, onu doğrudan Siyer’in alanına dâhil etmez. Çünkü ilimde kıymet ile aidiyet aynı şey değildir ve bunu da aramızda en iyi Şaban hocamız bilir.

Öte yandan mucizeye dair bir rivâyeti, mucizeye şâhitlik edenlerin peygamber tasavvurunu nasıl etkilediği sorusunun cevabı olarak incelemek gayet yerindedir ve gereklidir. Ama aynı aktarımı doğrudan Hz. Peygamber’in Hayatı ve/veya Savaşları başlığı altında diğer bütün tarihî hadiselerle aynı metodolojik statüde ele almak bağlamıyla sorumluluk kabul etmesi mümkün olmayan ciddi bir iddiadır ki her şey mahâll-i münâsibe vaz’ olunmalıdır.

Edebiyat için de aynı şey geçerlidir. Mevlid, na’t, kaside ve manzum siyer bizim kültür tarihimizin kıymetli zenginlikleridir. Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-necât’ını küçümsemek mümkün değildir elbette lâkin Vesîletü’n-necât üzerinden yedinci yüzyıl Mekke’sinin tarihini yazmaya kalkmak Süleyman Çelebi’ye haksızlık olur. Zira şairin maksadı başka, tarihçinin maksadı başkadır. Şair sembol kurar, varsa abartır, yoksa uydurur! İbn Hişâm da zaten bunun için sevmezdi şiirleri.

/Muhterem Mahmut hocamız bu yazıyı da YZ’de taratmalıdır. Özellikle son iki cümle YZ gibi görünüyor. /

Tam bu noktada yazımızın başındaki tecvîze dayanarak kural değiştirmemiz gerekmektedir. Çünkü Siyer yalnızca olay ve olguların kronolojik aktarımından ibaret olmamalıdır. Siyer kişilere ulaşabildiğimiz bir telefon rehberi, coğrafî mecmua, takv^İm-i vekâyi veya harp cerîdesi değildir. Hz. Peygamber’in (as) şahsiyetinin, ahlâkının, toplumsal ve siyasî ilişkilerinin ve dinî liderliğinin tarihî bağlam içinde incelenmesi Hz. Peygamber’i (as) anlamada ve insanlık tarihindeki yerini sağlıklı biçimde belirlemede yeterli olmayacaktır. Şu var ki tarihî bağlamı beşâir, delâil ve hatta mucizât gibi kültürel unsurlarla zenginleştirmekle disiplinin sınırlarını ortadan kaldırmak aynı şey değildir ama Siyer’in sınırlarını belirlerken onu menâkıb, kelâm, edebiyat ve halk anlatılarının müşterek deposuna çevirmek de doğru değildir.

Nitekim Müslümanlar hiçbir dönemde Hz. Peygamber’i (as) yalnızca sosyolojik hadiseler, kurumlar, hicret, savaş ve barış üzerinden tanımamıştır. Onu şemâiliyle, beşâiriyle, hasâisiyle, mevlitleriyle ve na’tlarıyla sevmiş ve diğer topluluklara ulaştırarak tebliğlerini sürdürmüşlerdir. İşbu anlatımda Siyer, Hz. Muhammed’in tarihî hayatını oluşturur ama diğerleri Müslümanların tarih boyunca oluşturduğu Hz. Muhammed tasavvurunu biçimlendirir. Bunların birbirine temas etmesi aynı şey oldukları anlamına gelmez.

Tasavvur konusu öncelenecekse şayet beşâir de gerekir, mucize rivâyetleri de gerekir, mevlid de gerekir, hasâis de delâil de hatta halk arasında dolaşan menkîbeler bile gerekir. Çünkü o zaman araştırmanın konusu tarihî verilerin işlenmesinden ziyade tarihî verilerin etrafında oluşan hafıza ve tasavvurdur. Burada ayrıca düşünce tarihi, edebiyat tarihi, sosyoloji ve inançların tarihi de devreye girer ve bu da son derece meşrû’ ve gerekli bir husustur.

Hiç kuşkusuz ilmî zenginlik ne kadar çok başlık eklenirse o kadar kuşatıcı olurdan farklıdır. Oysa bazen kuşatıcılık hudutsuzluk ve kaos anlamına gelir. İlmî kaos metodolojik bulanıklık üretir. Bir disiplinin her şeyi kapsaması marifet değildir. Marifet, neyi hangi usûlle ele alacağını bilmesidir. Mevzûun ta’yîni ve hudûdun tesbiti yapılmadan sahîh bir tasniften söz etmek ise muhâldir. Gerçi İbnü’n-Nedîm de bunun için çaba sarf etmişti.

Siyer araştırmalarının bugün ihtiyacı olan şey ise daha fazla rivâyeti aynı başlık altında toplamak değil, sıkı kaynak tenkidi, sağlam kronoloji, daha fazla mukayese ve daha açık kavramsal sınırlardır. Rivâyetin hangi yüzyılda biçim kazandığı, hangi siyasî ve mezhebî çevrede aktarıldığı, önceki kaynaklarla ilişkisi ve tarihî bağlamla uyumu tartışılmalıdır.

Sözün Öz’ü şudur ki Âsım’ın nesli esâsında zulmet-i cehâletin hicâb-ı kesîfini envâr-ı idrâk ile şakk u ref’ iden bir mişkât-ı hakîkat ve miftâh-ı esrâr-ı mevcûdâttır.

Şimdi tenkîd teyakkuzu getirir.


 

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar