Siyer İlmi Beşâir ve Delâile Karşı
Prof. Dr. Cahit Külekçi
Tarih metodolojisi geçmişe dair her aktarıma aynı şekilde yaklaşmaz. Tarihçinin önüne gelen malzeme ne kadar etkileyici olursa olsun mutlaka sorgulanır. Mesela bu bilgi ne zaman ve hangi şartlar altında ortaya çıkmıştır, ne maksatla yazılmıştır, müellifin olayla arasındaki mesafe nedir, anlatının içinde sonraki dönemlerin düşünceleri ne ölçüde yer almıştır vs. Marc Bloch’un kaynak karşısındaki sorgulayıcı tavrı, Collingwood’un delile dayalı tarih anlayışı ve E. H. Carr’ın tarihî olgu meselesi etrafında söyledikleri farklı noktalardan aynı usûl-i tarih kaidesine çıkar. Geçmişte olay ya da olguları araştırmak, geçmiş hakkında söylenmiş her şeyi peş peşe sıralamak değildir. Tarihçi seçer, ayırır, karşılaştırır ve tahkîk eder. Tarihin Savunusu da Tarihin Tasarımı da Tarihin Ne Olduğu da ancak böylelikle zâhir olur. Sözün özü ilm-i Târîh tecrübî satha nüfuz etmelidir aksi halde esâtirü’l-evvelîn ile ithâm kaçınılmaz olur.
/Adnan hocam da zaman zaman
düşüncelerimizin kayda geçirilmesi için arada bir bizi dürtmekte ve muhterem bu
ayki yazınız gelmedi, diyerek sitem edebilmektedir. Haklıdır. Metin içindeki
italikler kitap isimleridir ama şimdiki konumuzla bunun bir ilgisi yoktur. /
Siyer çalışmalarında da asıl mesele
tam burada düğümleniyor. Hz. Peygamber (as) hakkında söylenmiş, yazılmış ve
asırlar boyunca nakledilmiş hemen her şeyi Siyer başlığının içine koyma eğilimi
Siyer’in haksız biçimde genişlemesine ve hatta zamanla olmadığı bir kurguya dönüşmesine
zemin hazırlayan esaslı etken olacaktır. Beşâir, delâil, şemâil, hasâis,
menâkıb, mucizât, mevlidler, na’tlar, manzum anlatıların muhteviyata dâhil
edilmesiyle Siyer, Hz. Peygamber’in salt pratik hayatını, diğer bir ifadeyle
her alana münhasır kudsî sünnetini inceleyen bir alan olmaktan çıkıp ona dair
üretilmiş bütün dinî ve kültürel malzemenin toplandığı mecmualar bütününe
dönüşecektir.
Kanaatimize göre her hâl u şart
altında Siyerin merkezinde Hz. Muhammed’in (as) tarih içinde takip edilebilir ve
örnek alınabilir hayatı bulunmalıdır. Mekke’nin sosyal ve siyasî yapısı,
Kureyş’in konumu, vahyin başladığı çevre, ilk Müslümanlar, muhalefet,
Habeşistan’a yapılan göç, Akabe süreci, Yesrib’e hicret, Yahudiler, eğitim, yeni
toplumun teşekkülü, savaşlar, barışlar, antlaşmalar, kabile ilişkileri,
diplomatik temaslar ve vefata kadar uzanan süreç Siyer’in formatını
oluşturmalıdır. Kaldı ki özel toplantılarımızda konuşurken dahi Siyer’e ilişkin
çözülememiş kronoloji, kaynak, rivâyet ve bağlam problemleri varken Siyer’in sath-ı
mahalline İslâm’ın kültür mirasının tamamını yüklemenin zaruret olmadığı da açıktır.
/Özel toplantılardan kasıt bir
yerlere birilerinin masasına çökerken ya da birilerini bir yerlerde dinlerken
aniden farkına varılan Siyer’e dair yeni problemler, çözüm önerileri ve
mülahazalar bazen de kişilerdir. Ama şu da var ki yazımızın sonuna doğru kural
değiştirebiliriz. Bu dahi tecvîz edilmiştir. /
Urve’de, İbn İshâk’ta, İbn
Hişâm’da, İbn Sa’d’da, Belazürî’de veya daha sonraki siyer kitaplarında
olağanüstü anlatılar, İbn Hişâm’ın hoşuna gitmese de şiirler, nübüvvete dair bir
takım delâil ve şemâil işaretleri var, denebilir. Doğrudur fakat klasik bir
eserin içinde bir malzemenin bulunması, o malzemenin bugün Siyer ilminin aslî
konusu sayılması için yeterli görülmemelidir. Kadîm müelliflerin tasnif
anlayışı ile modern akademik disiplinlerin sınırlarının ve usûllerinin artık aynı
olmadığını, ulemânın bilgiyi cem’ ve nakil maksadıyla bir araya getirdiğini
bugünün araştırmacısının bunları yeniden tasnif etmek zorunda olduğunu kabul
etmeliyiz. Aksi hâlde kaynak ile disiplinin konusu birbirine karıştırılır ve ne
olduğu bilinmeyen bir ilim sahası vücûda gelir.
Vâkıa salt beşâir rivâyetleri
özelinde düşünüldüğünde Hz. Muhammed’in (as) son elçi olarak gönderileceğinin
önceki peygamberler, kutsal kitaplar veya geçmiş topluluklar tarafından haber
verildiğine ilişkin anlatılar İslâm düşüncesi açısından elbette önemlidir ancak
bu rivâyetlerin temel gayesi herhalde Hz. Peygamber’in (as) hayatının
kronolojisini kurmak değildir. Söz konusu rivâyetler daha çok nübüvvetin
doğruluğunu ve beklenen peygamber fikrini ortaya koymak için kullanılmıştır.
Dolayısıyla beşâirin en tabii irtibatı Kelâm ilminin nübüvvet tasavvuruyla
olmalıdır. Siyer araştırmacısı da elbette bunlardan yararlanabilir ama
yararlanmak başka, bunları alanın aslî konusuna dönüştürmek başkadır. Kaldı ki
bu konu kronolojik olarak da Siyer’in sahasına girmemekte, bir hayli geride
kalmaktadır.
Esasen delâil konusunda durum
daha da açıktır. Zaten konumuzun ismi de bize konunun asıl maksadını söylemektedir.
Burada müellifin asıl meselesi şu olayın failleri kimlerdir, olay hangi tarihte
ve nerede gerçekleşti, siyasî sonucu ne oldu, değildir. Maksadın doğrudan ve
sadece Hz. Muhammed’in (as) peygamberliğini destekleyen işaretleri ve
olağanüstü hadiseleri göstermekten başka bir şey olmadığı açıktır ama bu durum
da delâil literatürünün küçümsenmesi demek değildir. Fakat delâilin değerli
olması, onu doğrudan Siyer’in alanına dâhil etmez. Çünkü ilimde kıymet ile
aidiyet aynı şey değildir ve bunu da aramızda en iyi Şaban hocamız bilir.
Öte yandan mucizeye dair bir rivâyeti,
mucizeye şâhitlik edenlerin peygamber tasavvurunu nasıl etkilediği sorusunun
cevabı olarak incelemek gayet yerindedir ve gereklidir. Ama aynı aktarımı
doğrudan Hz. Peygamber’in Hayatı ve/veya Savaşları başlığı altında diğer bütün
tarihî hadiselerle aynı metodolojik statüde ele almak bağlamıyla sorumluluk
kabul etmesi mümkün olmayan ciddi bir iddiadır ki her şey mahâll-i münâsibe vaz’
olunmalıdır.
Edebiyat için de aynı şey
geçerlidir. Mevlid, na’t, kaside ve manzum siyer bizim kültür tarihimizin kıymetli
zenginlikleridir. Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-necât’ını küçümsemek
mümkün değildir elbette lâkin Vesîletü’n-necât üzerinden yedinci yüzyıl
Mekke’sinin tarihini yazmaya kalkmak Süleyman Çelebi’ye haksızlık olur. Zira şairin
maksadı başka, tarihçinin maksadı başkadır. Şair sembol kurar, varsa abartır,
yoksa uydurur! İbn Hişâm da zaten bunun için sevmezdi şiirleri.
/Muhterem Mahmut hocamız bu
yazıyı da YZ’de taratmalıdır. Özellikle son iki cümle YZ gibi görünüyor. /
Tam bu noktada yazımızın
başındaki tecvîze dayanarak kural değiştirmemiz gerekmektedir. Çünkü Siyer
yalnızca olay ve olguların kronolojik aktarımından ibaret olmamalıdır. Siyer kişilere
ulaşabildiğimiz bir telefon rehberi, coğrafî mecmua, takv^İm-i vekâyi veya harp
cerîdesi değildir. Hz. Peygamber’in (as) şahsiyetinin, ahlâkının, toplumsal ve
siyasî ilişkilerinin ve dinî liderliğinin tarihî bağlam içinde incelenmesi Hz.
Peygamber’i (as) anlamada ve insanlık tarihindeki yerini sağlıklı biçimde
belirlemede yeterli olmayacaktır. Şu var ki tarihî bağlamı beşâir, delâil ve
hatta mucizât gibi kültürel unsurlarla zenginleştirmekle disiplinin sınırlarını
ortadan kaldırmak aynı şey değildir ama Siyer’in sınırlarını belirlerken onu
menâkıb, kelâm, edebiyat ve halk anlatılarının müşterek deposuna çevirmek de doğru
değildir.
Nitekim Müslümanlar hiçbir
dönemde Hz. Peygamber’i (as) yalnızca sosyolojik hadiseler, kurumlar, hicret, savaş
ve barış üzerinden tanımamıştır. Onu şemâiliyle, beşâiriyle, hasâisiyle, mevlitleriyle
ve na’tlarıyla sevmiş ve diğer topluluklara ulaştırarak tebliğlerini
sürdürmüşlerdir. İşbu anlatımda Siyer, Hz. Muhammed’in tarihî hayatını oluşturur
ama diğerleri Müslümanların tarih boyunca oluşturduğu Hz. Muhammed tasavvurunu
biçimlendirir. Bunların birbirine temas etmesi aynı şey oldukları anlamına
gelmez.
Tasavvur konusu öncelenecekse şayet
beşâir de gerekir, mucize rivâyetleri de gerekir, mevlid de gerekir, hasâis de
delâil de hatta halk arasında dolaşan menkîbeler bile gerekir. Çünkü o zaman
araştırmanın konusu tarihî verilerin işlenmesinden ziyade tarihî verilerin
etrafında oluşan hafıza ve tasavvurdur. Burada ayrıca düşünce tarihi, edebiyat
tarihi, sosyoloji ve inançların tarihi de devreye girer ve bu da son derece
meşrû’ ve gerekli bir husustur.
Hiç kuşkusuz ilmî zenginlik ne
kadar çok başlık eklenirse o kadar kuşatıcı olurdan farklıdır. Oysa bazen
kuşatıcılık hudutsuzluk ve kaos anlamına gelir. İlmî kaos metodolojik
bulanıklık üretir. Bir disiplinin her şeyi kapsaması marifet değildir. Marifet,
neyi hangi usûlle ele alacağını bilmesidir. Mevzûun ta’yîni ve hudûdun tesbiti
yapılmadan sahîh bir tasniften söz etmek ise muhâldir. Gerçi İbnü’n-Nedîm de bunun
için çaba sarf etmişti.
Siyer araştırmalarının bugün
ihtiyacı olan şey ise daha fazla rivâyeti aynı başlık altında toplamak değil,
sıkı kaynak tenkidi, sağlam kronoloji, daha fazla mukayese ve daha açık
kavramsal sınırlardır. Rivâyetin hangi yüzyılda biçim kazandığı, hangi siyasî
ve mezhebî çevrede aktarıldığı, önceki kaynaklarla ilişkisi ve tarihî bağlamla
uyumu tartışılmalıdır.
Sözün Öz’ü şudur ki Âsım’ın nesli
esâsında zulmet-i cehâletin hicâb-ı kesîfini envâr-ı idrâk ile şakk u ref’ iden
bir mişkât-ı hakîkat ve miftâh-ı esrâr-ı mevcûdâttır.
Şimdi tenkîd teyakkuzu getirir.

0 yorum:
Yorum Gönder