Balansiya’nın Sessiz Meclisi: Şairler ve Âlimlerle Valencia
Sokaklarında
İbrahim Halil Er
Valencia’da birkaç saat dolaştıktan sonra şunu fark ettim: Ben
artık yalnız şehri gezmiyordum.
Birileri benimle birlikte yürümeye başlamıştı.
Onları elbette gözümle görmüyordum. Fakat bazı şehirlerin böyle bir
tarafı vardır. Tarihini biraz biliyorsanız, sokaklarda yalnız yürüyemezsiniz.
Bir taş size birini hatırlatır, bir meydan başka bir ismi çağırır, bir bahçenin
kokusu yüzlerce yıl önce yazılmış bir şiiri getirir aklınıza.
Valencia da bana bunu yaptı.
Modern adıyla Valencia, Endülüs kaynaklarının diliyle Belensiye…
Bugün turistlerin dolaştığı, kafelerin dolup taştığı, kilise
çanlarının yükseldiği şehrin altında başka bir şehir vardı. TDV İslâm
Ansiklopedisi’nin ifadesiyle Belensiye yaklaşık beş asır İslâm hâkimiyetinde
kalmıştı.
Ben ise o kaybolmuş şehrin insanlarını bugünün sokaklarında
arıyordum.
Ve ilk karşıma çıkan, beklendiği gibi bir fakih veya tarihçi değil,
bir şair oldu.
İbn Hafâce: “Şehre değil, tabiata da bak”
Palmiyelerin altından geçiyordum.
Akşam güneşi binaların üst katlarına vurmuş, sokakların altı yavaş
yavaş gölgede kalmıştı. Valencia’nın ortasında bile Akdeniz iklimi kendisini
her yerde hissettiriyordu.
Ağaçlar…
Palmiyeler…
Turunçlar…
Ve şehrin dışına çıktıkça uzanan verimli ova.
Tam o sırada zihnime İbn Hafâce geldi.
1058 yılında Valencia ile Şâtıbe arasında, bugünkü Alzira
çevresindeki Cezîretüşşukar’da doğmuştu. Eğitimini Şâtıbe, Belensiye ve
Mürsiye’de görmüş; fıkıh, hadis, dil ve edebiyat tahsil etmişti. Fakat onu
diğerlerinden ayıran şiiriydi. Siyasetin ve sarayın peşinden gitmek yerine
tabiatın içine çekilmişti. Çağdaşlarının ona “Endülüs’ün bahçıvanı”
demesi boşuna değildi. Şiirlerinde bahçeler, nehirler, meyveler ve çiçekler
adeta canlı varlıklara dönüşüyordu.
Bir an yanımda yürüdüğünü düşündüm.
Ben binalara bakıyordum.
O ise sanki başını sallıyordu:
“Sen tarihçisin, hep taşlara bakıyorsun. Biraz da ağaca bak.”
Haklıydı.
Tarihçiler bazen medeniyetleri yalnız saraylar, savaşlar ve
devletler üzerinden okumaya alışıyorlar.
Oysa medeniyet bir bahçedir de.
Bir sulama kanalıdır.
Bir portakal ağacıdır.
İnsanların gölgesinde oturduğu bir çınardır.
İbn Hafâce’nin şiirlerinde tabiat basit bir fon değildir. Tabiat
konuşur, yaşar, yaşlanır ve insana kendi faniliğini hatırlatır. Divanında
özellikle tabiat tasvirlerinin önemli yer tutması ve bu yönüyle kendisinden
sonra “Hafâcî üslûbu” diye anılan bir şiir çizgisinin oluşması bundandır.
Valencia sokaklarında palmiyeleri fotoğraflarken bunu bilmiyordum
belki.
Ama fotoğraflarıma sonradan baktığımda İbn Hafâce’yi anladım.
Ben de farkında olmadan onun baktığı yere bakmıştım.
Bir yapıyı çekmişim ama önünde mutlaka bir ağaç var.
Bir meydana bakmışım ama gözüm palmiyeye gitmiş.
Bir sokak çekmişim, balkondaki bitki dikkatimi çekmiş.
Belki bu coğrafyanın şiiri zaten buradan doğuyor.
İbn Hafâce’ye zihnimden sordum:
“Sen bu Valencia’yı görseydin ne yazardın?”
Cevabını ben vermek istemedim.
Çünkü şair adına şiir yazmak kolay, fakat ona haksızlık olur.
Yalnız şunu düşündüm:
Bugünkü binaları tanıyamazdı belki.
Ama güneşi tanırdı.
Akdeniz’i tanırdı.
Toprağın kokusunu tanırdı.
Belki de sekiz yüz yıl sonra bu şehirde onunla benim aramdaki en
sağlam bağ taşlar değil, tabiattı.
İbnü’l-Ebbâr: Kaybedilmiş bir şehrin sesi
Sonra katedralin önüne geldim.
İşte burada yanımdaki yol arkadaşı değişti.
İbn Hafâce sessizce geride kaldı.
Bu kez karşıma İbnü’l-Ebbâr çıktı.
Çünkü burası artık yalnız güzelliğin değil, kaybın mekânıydı.
İbnü’l-Ebbâr 1199’da doğrudan Belensiye’de doğmuştu.
Hadisçi, edip, şair, tarihçi ve devlet kâtibiydi. Fakat onu Valencia
seyahatimde benim için diğerlerinden ayıran şey, 1238’i yaşamış olmasıydı.
Aragon kuvvetleri şehri kuşattığında Belensiye yönetimi onu yardım
istemek üzere Tunus’taki Hafsî Sultanı Ebû Zekeriyyâ’ya gönderdi. Sultan
huzurunda meşhur Sîniyye kasidesini okuyarak şehrinin yardımına
koşulmasını istedi. Kaside büyük tesir uyandırdı, yardım da gönderildi; fakat
yardım Valencia’ya ulaşamadı. 29 Eylül 1238’de şehir teslim edildi. Daha da
çarpıcı olanı, teslim şartlarını içeren metnin hazırlanmasında İbnü’l-Ebbâr’ın
bizzat rol almasıydı.
Katedralin önünde dururken onu düşündüm.
Ben cep telefonumla fotoğraf çekiyordum.
O ise aynı şehir için yardım istemeye gidiyordu.
Ben şehre birkaç günlüğüne gelmiştim.
O doğduğu şehri kaybediyordu.
Birden seyahatnamenin tonu değişti.
Katedral artık yalnız Gotik bir mimari eser değildi.
Altında kaybolmuş başka bir dünyanın sessizliği vardı.
Zihnimde İbnü’l-Ebbâr’a sordum:
“Bir insan memleketini ne zaman kaybeder?”
Sanki cevabı Sîniyye’nin içinden geliyordu:
Şehir düştüğünde mı?
Evinden çıktığında mı?
Yoksa şehrin dili değiştiğinde mi?
Bu sorunun cevabı kolay değil.
Belki şehirler bir günde fethediliyor ama yüzyıllar içinde
kaybediliyor.
Sokak isimleri değişiyor.
Mabetler değişiyor.
Dilin sesi azalıyor.
Bir kuşak gidiyor.
Sonra başka bir kuşak geliyor ve önceki hayat yalnız kitaplarda
kalıyor.
İbnü’l-Ebbâr bunun canlı şahidiydi.
Şehirden ayrıldıktan sonra da yazmayı bırakmamıştı. el-Hulle
ve et-Tekmile gibi eserlerini tamamlamış, Endülüs’ün insanlarını kayda
geçirmeye devam etmişti. Kaynaklarda onun hadis, edebiyat ve tarih alanlarında
otuz dokuz kadar eserinden söz edilir; mevcut eserleri özellikle dikkatli bir
tarihçi ve güçlü bir edip olduğunu gösterir.
İşte burada onun yaptığı iş bana başka türlü göründü.
Belki kaybedilen bir ülkeyi geri getiremiyordu.
Ama insanlarını unutulmaktan kurtarıyordu.
Bu da tarihçinin başka türlü direnişidir.
Ben de bir tarihçi olarak buna yabancı değildim.
Bir insanı yazarsanız onu tamamen kaybetmezsiniz.
Bir şehri anlatırsanız onun eski hâlinden bir şeyleri korursunuz.
İbnü’l-Ebbâr’ın et-Tekmile’si ile benim elimdeki fotoğraf
makinesi arasında tuhaf bir akrabalık kurdum.
O isimleri kaydediyordu.
Ben görüntüleri.
İkimizin korkusu belki aynıydı:
Unutulmak.
Katedralin Önünde İbnü’l-Ebbâr’la
Valencia Katedrali’nin önünde bir müddet durdum.
Meydan kalabalıktı. İnsanlar fotoğraf çekiyor, çocuklar koşuyor,
kafelerde oturanlar kendi sohbetlerine dalıyordu. Katedralin ağır taş duvarları
akşam güneşinin altında sararmış, Micalet’in gölgesi meydana doğru uzamıştı.
Bir ara çanlar çalmaya başladı.
Başımı kaldırıp kuleye baktım.
Tam o anda zihnimde sekiz asır öncesinden başka bir ses yükseldi.
İbnü’l-Ebbâr’ın sesi…
Belensiye kuşatma altındayken Tunus’a gidip Hafsî hükümdarından
yardım isteyen o adamın sesi. Doğduğu şehrin elinden kayıp gittiğini gören bir
şairin, tarihçinin ve devlet adamının sesi.
Sîniyye’sindeki mısralar sanki meydanın taşlarından yükseliyordu:
Belensiye’de,
Kurtuba’da öyle şeyler oldu ki,
Ruhu paramparça eder, nefesi tüketir acısı.
Ah o mescitler! Kiliseye döndü şimdi,
Ezanın yükseldiği yerde çan sesi işitildi.
Çanlar devam ediyordu.
İşte şiirde söylediği şey tam önümdeydi.
Bir zamanlar Balansiya’nın büyük camisinin bulunduğu yerde şimdi
büyük bir katedral yükseliyor; minarenin yerini çan kulesi, ezanın yerini çan
sesi almıştı.
Ben sekiz asır sonra o meydanda duruyordum.
İbnü’l-Ebbâr ise sanki yanımdaydı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden katedrale baktığını hayal ettim.
Benim gördüğüm Gotik kemerleri, taş heykelleri, turistleri, fotoğraf
makinelerini, kafeleri görüyordu.
Fakat onun gözleri başka bir şehir arıyordu.
Belensiye’yi…
Kendisine döndüm:
“Tanıyabildin mi şehrini?” diye sordum içimden.
Cevap vermedi.
Belki karşısındaki binaların hiçbirini tanımıyordu.
Ama meydanı tanıyordu.
Gökyüzünü tanıyordu.
Akdeniz’in akşam ışığını tanıyordu.
Belki sokakların yönlerinden bazılarını…
Belki de sadece kaybettiği bir memleketin insanda bıraktığı o tarif
edilmez hissi.
Sonra bana dönmüş gibi oldu.
“Sen ne görüyorsun?” diye sordu sanki.
“Katedral görüyorum,” dedim.
“Başka?”
“Taş görüyorum. Tarih görüyorum. İnsan görüyorum.”
Yine sustu.
Sorunun henüz bitmediğini hissettim.
Biraz daha dikkatli baktım.
O zaman başka şeyler görmeye başladım.
Katedralin altında artık mevcut olmayan camiyi…
Meydana doğru yürüyen Müslümanları…
Cuma namazı için toplanan insanları…
Dükkânlarını kapatan esnafı…
Bir medreseden çıkan talebeleri…
Su taşıyanları…
Atların ayak seslerini…
Ve şehrin üzerine yaklaşan büyük felaketi…
“Şimdi görüyorum,” dedim.
İbnü’l-Ebbâr sanki başını eğdi.
Belki de bir tarihçinin bir şehirde yapması gereken tam olarak
buydu:
Görünenin arkasındaki görünmeyeni görmek.
Bir şehrin kaybı
Onu düşündükçe 1238 yılı bana artık sadece bir tarih olmaktan
çıktı.
29 Eylül 1238…
Bir ders kitabının satırında birkaç kelimeyle geçilebilecek bir
tarih:
“Valencia Aragon Kralı I. Jaime tarafından ele geçirildi.”
Ama o cümlenin içine kaç insan sığar?
Evini terk eden kaç aile?
Son kez mahallesine bakan kaç ihtiyar?
Babasının elini tutarak şehirden çıkan kaç çocuk?
Bir daha dönemeyeceğini bilen kaç insan?
Tarih kitapları “şehir düştü” der.
Ama şehir düşmez.
İnsan düşer.
Ev düşer.
Hatıra düşer.
Bir annenin mutfağı, bir çocuğun sokağı, bir âlimin ders halkası,
bir şairin sevdiği bahçe düşer.
İbnü’l-Ebbâr işte bunların hepsini kaybetmişti.
Üstelik trajedinin en ağır taraflarından biri de şuydu:
Şehrin teslim şartlarının hazırlanmasında kendisi de bulunmuştu.
Bir tarihçi olarak bunu düşündüğümde insanın içini ürperten bir
sahne çıkıyor ortaya.
Doğduğunuz şehrin teslim belgesini kaleme almak…
Kalem elinizde.
Kelimeleri siz seçiyorsunuz.
Fakat yazdığınız şey aslında kendi geçmişinizin son cümleleri.
İbnü’l-Ebbâr’a baktım.
“Nasıl yazdın?” diye sordum.
Bu kez cevap verdiğini hayal ettim:
“Bazı metinler mürekkeple yazılmaz.”
“Neyle yazılır?”
“Acıyla.”
Sîniyye’nin anlamı
Onun Tunus’ta söylediği Sîniyye’yi şimdi daha iyi anlıyordum.
O şiir yalnızca askerî yardım isteyen siyasî bir metin değildi.
Bir medeniyetin yardım çığlığıydı.
Şair Hafsî hükümdarına seslenirken aslında bütün İslâm dünyasına
sesleniyordu:
Yetişin.
Endülüs gidiyor.
Şehirler birer birer düşüyor.
Mescitler değişiyor.
İnsanlar yurtlarından oluyor.
Belensiye yalnız kalıyor.
Şiirin şu anlamı artık katedralin önünde bambaşka duruyordu:
Ah o mescitler!
Kiliseye döndü şimdi,
Ezanın yükseldiği yerde çan sesi işitildi.
Ben bunu bir kitapta okusam belki birkaç saniye üzerinde durup
geçecektim.
Fakat şimdi şiirin yazıldığı şehrin içindeydim.
Ve gerçekten çan sesi duyuyordum.
Şiirle mekân birleşmişti.
Sekiz yüz yıllık bir mısra ilk kez bu kadar canlı gelmişti bana.
Belki şiirin gerçek gücü de budur.
Yazıldığı zamanın sınırlarını aşar.
Yüzyıllar sonra bir yabancı gelir, aynı taşın önünde durur ve
şairin acısını kendi içinde yeniden duyar.
İbnü’l-Ebbâr bana şehrini anlatıyor
Bir süre sonra yürümeye başladım.
O da benimle geldi.
El Carmen tarafına doğru ilerledik.
Dar sokaklara girdik.
Balkonların birbirine yaklaştığı, küçük meydanların beklenmedik
yerlerde karşınıza çıktığı sokaklarda yürürken ona:
“Buralar senin zamanında da böyle miydi?” diye sordum.
Etrafına baktı.
“Evler değil,” dediğini hayal ettim, “ama şehir insana yolunu
unuttururdu.”
Gülümsedim.
Gerçekten de eski Valencia’nın sokaklarında bazen yön duygusunu
kaybediyordum.
Sonra bir meydana çıktık.
Ağaçların altında insanlar oturuyordu.
Çocuklar koşuyor, turistler yemek yiyordu.
“Şehrini böyle görmek seni üzer mi?” diye sordum.
Uzun süre cevap vermedi.
Sonra:
“Şehir yaşamaya devam ediyor,” dedi sanki.
“Fakat bizim hayatımız onun hafızasının altında kaldı.”
Bu söz bana çok dokundu.
Çünkü Valencia’da hissettiğim şey tam olarak buydu.
Balansiya yok olmamıştı.
Üzeri örtülmüştü.
Katmanların altında duruyordu.
Bir sokak adında…
Bir kazıda ortaya çıkan duvarda…
Bir su kanalında…
Bir şiirde…
Bir kitabın kenarında…
Bir âlimin biyografisinde…
Ve bazen yalnızca bir tarihçinin zihninde.
“Peki seni hatırlayan kaldı mı?”
Katedral çevresine yeniden dönerken ona:
“Peki seni hatırlayan kaldı mı?” diye sordum.
Bu soru aslında biraz da kendimeydi.
Çünkü tarihçilik denen şey belki büyük ölçüde bu sorunun peşinden
gitmektir.
Kim unutuldu?
Kim kaldı?
Kim yalnızca bir dipnota dönüştü?
İbnü’l-Ebbâr’ın yüzünde hafif bir tebessüm olduğunu hayal ettim.
“Sen benim şiirimi sekiz asır sonra burada hatırlıyorsan,” dedi
sanki, “demek ki tamamen unutulmadım.”
Haklıydı.
Şehir gitmişti.
Ev gitmişti.
Cami gitmişti.
Siyasi düzen gitmişti.
Onu tanıyan herkes asırlar önce ölmüştü.
Ama kelime kalmıştı.
Sîniyye kalmıştı.
İşte o an yazının ve edebiyatın medeniyet için ne anlama geldiğini
bir kez daha düşündüm.
Taş yıkılabilir.
Saray yıkılabilir.
Mabet başka bir mabede dönüşebilir.
Devlet ortadan kalkabilir.
Ama bazen tek bir şiir bütün bir medeniyetin sesini yüzyıllarca
taşıyabilir.
İbnü’l-Ebbâr’ın yaptığı tam olarak buydu.
Balansiya’nın son çığlığını kelimelerin içine koymuştu.
Çan yeniden çaldığında
Tam o sırada çan yeniden çaldı.
İkimiz de sustuk.
Ben kuleye baktım.
Sonra yanıma döndüm.
İbnü’l-Ebbâr yoktu.
Tek başımaydım.
Meydanda insanlar fotoğraf çekmeye devam ediyordu.
Çocuklar koşuyordu.
Bir kafeden kahkaha sesleri geliyordu.
Hayat hiçbir şey olmamış gibi akıyordu.
Fakat benim için meydan artık aynı meydan değildi.
Çünkü çanın sesinin altında başka bir sesi de duymuştum.
Ezanı değil belki.
Ama ezanın kayboluşuna ağlayan bir şairin sesini.
Katedralin taşlarına son kez baktım.
Ve içimden İbnü’l-Ebbâr’ın mısralarını tekrar ettim:
Belensiye’de,
Kurtuba’da öyle şeyler oldu ki,
Ruhu paramparça eder, nefesi tüketir acısı.
Ah o mescitler! Kiliseye döndü şimdi,
Ezanın yükseldiği yerde çan sesi işitildi.
Sonra yürümeye devam ettim.
Artık Valencia’da yalnız değildim.
Yanımda görünmeyen bir adam yürüyordu:
Doğduğu şehri kaybetmiş,
ama şiiri sayesinde onu sekiz asır boyunca hafızada tutmayı
başarmış bir adam.
İbnü’l-Ebbâr.
Ve o akşam anladım ki bazı şehirleri gezmek için harita yeterli
değildir.
Bazı şehirlerde yanınıza bir şair almak gerekir.
Çünkü harita size sokağın nerede olduğunu gösterir.
Şair ise o sokakta neyin kaybolduğunu.
Kelâî: Caminin gölgesindeki hoca
Dar sokaklara yeniden girdiğimde bu kez karşıma bir hoca çıktı:
Süleyman el-Kelâî.
Belensiye’de doğmamıştı; iki yaşında ailesiyle buraya gelmişti.
Fakat bu şehir onun asıl ilim yurdu olmuştu. Burada hadis öğrenmiş, daha sonra
Endülüs ve Kuzey Afrika’nın farklı ilim merkezlerini dolaşmış, tekrar
Belensiye’ye dönmüş; şehrin camisinde hatiplik ve kadılık yapmıştı. Edebiyat ve
belâgatta, nesir ve nazımda, hadis ve Kur’an ilimlerinde otorite kabul
ediliyordu.
Katedral çevresinde eski büyük camiyi düşünürken Kelâî’nin orada
ders verdiğini hayal etmek seyahatimi tamamen değiştirdi.
Bugün o cami yok.
Ama bir zamanlar burada bir hoca oturuyordu.
Çevresinde öğrencileri vardı.
Rivayet zincirleri okunuyor, hadisler aktarılıyor, Arap dili
konuşuluyor, şiirler değerlendiriliyordu.
Belki de genç İbnü’l-Ebbâr bu halkalardan birinin kenarında
oturuyordu.
Nitekim Kelâî gerçekten onun hocalarındandı ve İbnü’l-Ebbâr’ı et-Tekmile’yi
yazmaya teşvik eden kişilerden biri olmuştu.
Bunu öğrenince hocayla öğrenci arasında sekiz asır öteden bir sahne
kurdum.
Kelâî sanki genç İbnü’l-Ebbâr’a:
“İnsanları yaz,” diyordu.
“İsimleri kaydet.”
“Kim kimden ders aldı, kim ne yazdı, kim nerede yaşadı; bunları
unutma.”
Yıllar sonra şehir kaybedilecekti.
Cami ortadan kalkacaktı.
Hocaların mezarlarının çoğu unutulacaktı.
Fakat kitap kalacaktı.
O anda ilim geleneğinin ne demek olduğunu daha iyi düşündüm.
Bir medeniyet yalnız binalarla kurulmaz.
Hoca-talebe zinciriyle kurulur.
Bir insan bildiğini diğerine verir.
O da başkasına.
Kitaplar bu zincirin düğümleridir.
Kelâî’nin el-İktifâ adlı eseri Hz. Peygamber’in hayatını,
gazveleri ve ilk üç halife devrindeki fetihleri ele alıyordu. Ayrıca hadis,
siyer ve edebiyat alanlarında çok sayıda eser vermişti.
Burada dikkatimi çeken başka bir şey daha oldu.
Bu adam yalnız kütüphane âlimi değildi.
1237’de, Valencia’nın düşmesinden yaklaşık bir yıl önce, Belensiye
yakınlarındaki el-Puig/Enîşe civarında yapılan savaşta hayatını
kaybetti. İbnü’l-Ebbâr hocası için yüz beyitten fazla bir mersiye yazmıştı.
Şimdi İbnü’l-Ebbâr’ı daha iyi anlıyordum.
Bir yıl önce hocasını kaybetmişti.
Bir yıl sonra şehrini.
Belki Sîniyye’nin acısında yalnız Valencia yoktu.
Hocasının hatırası da vardı.
İbn Amîre: Şehirden geriye mektup kalır
Mercado Central çevresine doğru yürürken karşıma bu kez başka bir
adam çıktı:
Ebü’l-Mutarrif İbn Amîre.
1186’da İbn Hafâce gibi Cezîretüşşukar’da, bugünkü Alzira’da
doğmuş; eğitimini Belensiye’de sürdürmüştü. Dil, edebiyat, fıkıh, hadis, tarih,
kelâm, felsefe ve mantık okumuştu.
Bu çok yönlülük bana Endülüs âliminin karakterini yeniden
hatırlattı.
Bugünün üniversite dünyasında insanlardan bir alanda
ihtisaslaşmaları bekleniyor.
O çağın âlimi ise aynı anda tarihçi, fakih, şair, edip, kâtip ve
filozof olabiliyordu.
İbn Amîre de böyleydi.
Fakat benim ona en çok yakıştırdığım yer Valencia’nın dar sokakları
oldu.
Çünkü onun asıl gücü nesirdi.
Şiir yazmasına rağmen özellikle sanatlı nesirle kaleme aldığı resmî
ve özel mektuplarıyla tanınmıştı. Mektuplarında tarihî göndermeleri, ilmî
kavramları ve edebî sanatları yoğun şekilde kullanıyordu. Bu mektupların önemli
bir bölümü daha sonra Dîvânü resâʾil adı altında toplanmıştı.
Bir sokağın köşesinde durup balkonlara bakarken onu düşündüm.
Biz bugün mesaj yazıyoruz.
Birkaç kelime.
Bir simge.
Bir fotoğraf.
Gönderiyoruz.
O çağda ise mektup bir sanat eseriydi.
İnsan yalnız haber vermiyor, kelimelerle kişiliğini de ortaya
koyuyordu.
İbn Amîre bana sanki şöyle soruyordu:
“Bu seyahat bittikten sonra Valencia’dan ne kalacak?”
Fotoğraflar, dedim içimden.
Sonra düşündüm:
Hayır.
Fotoğraflardan daha önemlisi yazı.
Fotoğraf gördüğümü saklıyor.
Yazı ise gördüğüm şeyin bende ne yaptığını.
Bu yüzden seyahatname yazmak sadece “Nereye gittim, ne gördüm?”
meselesi değildir.
Asıl mesele:
Gördüğüm şey bende neye dönüştü?
İbn Amîre’nin mektupları bana bunu hatırlattı.
Mercado Central’da âlimlerin arasından geçmek
Pazarın önüne geldiğimde dört yol arkadaşım da benimleydi artık.
İbn Hafâce olsaydı pazarın taşına değil, tezgâhtaki meyvelerin
rengine bakardı diye düşündüm.
Nar…
İncir…
Üzüm…
Portakal…
Onun şiirinde bunların hepsi şiirin nesnesi olabilirdi.
Kelâî muhtemelen kalabalığın içindeki insanlara bakar, toplumun
ahlâkına dair düşünürdü.
İbn Amîre gördüklerini uzun ve sanatlı bir mektuba dönüştürürdü.
İbnü’l-Ebbâr ise kim bilir, belki eski Belensiye çarşısını
hatırlayıp susardı.
Ben de onların arasında yürüyordum.
Elimde telefon.
Üzerimde XXI. yüzyılın kıyafetleri.
Çevremde turistler.
Ama zihnim XIII. yüzyıldaydı.
İbn Hafâce’yle yeniden karşılaşmak
Akşam ilerledikçe ağaçların altındaki kafelere geldik.
İnsanlar konuşuyor, yemek yiyor, çocuklar koşuyordu.
İbn Hafâce burada yeniden yanıma döndü.
Çünkü onun şiirinde hayat yalnız zühd ve ölümden ibaret değildi.
Gençliğinde zevk ve eğlenceyi sevmiş, yaklaşık elli yaşından sonra geçmişinden
pişmanlık duyarak daha zâhidâne bir hayata yönelmişti. Şiirlerinde bu değişimi
de görmek mümkündür.
Bu tarafı bana onu daha insani gösterdi.
Bir ömür boyunca aynı adam kalmamıştı.
Gençliğin dünyası başka,
Yaşlılığın dünyası başka.
Belki seyahat de insana bunu öğretiyor.
Aynı yere yirmi yaşında giderseniz başka görürsünüz.
Altmış yaşında başka.
Şehir aynı olabilir.
Seyyah değişmiştir.
İbn Hafâce’nin tabiat şiirlerinde zamanla yaşlılık ve fanilik
düşüncesinin belirginleşmesi bana bu yüzden anlamlı geldi.
Bir ağaca gençken bakmakla yaşlıyken bakmak aynı şey değildir.
Genç adam baharı görür.
Yaşlı adam sonbaharı da hatırlar.
Katedral meydanında son bir meclis
Geceye doğru tekrar katedral çevresine döndüğümü hayal ettim.
Dört adam yanımdaydı.
İbn Hafâce…
Kelâî…
İbnü’l-Ebbâr…
İbn Amîre…
Bu dört kişinin hayatı aslında Balansiya’nın dört ayrı yüzünü
anlatıyordu.
İbn Hafâce bana güzelliğini gösteriyordu.
Kelâî ilim geleneğini.
İbnü’l-Ebbâr kaybını.
İbn Amîre ise hafızasını.
Bir şehri bundan daha iyi nasıl anlatabilirsiniz?
Tabiat…
İlim…
Felaket…
Ve yazı.
Katedralin taşlarına yeniden baktım.
İbnü’l-Ebbâr’a döndüm:
“Şehrin gitti,” dedim içimden, “ama senin adın hâlâ burada.”
Kelâî’ye baktım:
“Camin ortada yok. Fakat öğrencinin kitabında sen varsın.”
İbn Amîre’ye:
“Mektuplarını yazdığın insanların çoğunu kimse hatırlamıyor. Fakat
mektupların seni hatırlatıyor.”
Sonra İbn Hafâce’ye döndüm.
O zaten katedrale bakmıyordu.
Gökyüzüne bakıyordu.
Belki de en sakin olan oydu.
Çünkü taşın yıkılacağını biliyordu.
Devletlerin değişeceğini biliyordu.
İnsanın yaşlanacağını biliyordu.
Ama baharın yeniden geleceğini de biliyordu.
Benim Balansiya’m
O gece Valencia’dan otelimize dönerken kafamda artık başka bir
şehir vardı.
Geldiğimde Valencia’yı görmeye çalışıyordum.
Dönerken Belensiye’yi düşünüyordum.
İki şehir üst üste binmişti.
Biri gözümün önündeydi.
Diğeri zihnimde.
Bugünkü Valencia’yı fotoğraflamıştım.
Eski Balansiya’yı ise kitaplardan tamamlamam gerekiyordu.
Belki tarihçi seyyahla sıradan seyyah arasındaki fark burada.
Sıradan seyyah gördüğünü anlatır.
Tarihçi bazen göremediğini de görmeye çalışır.
Ben Valencia sokaklarında kaybolmuş camiyi aradım.
Artık mevcut olmayan medrese halkalarını düşündüm.
Kelâî’nin sesini aradım.
İbnü’l-Ebbâr’ın Sîniyye’sindeki çaresizliği düşündüm.
İbn Amîre’nin mektuplarını,
İbn Hafâce’nin bahçelerini…
Sonunda şunu anladım:
Balansiya tamamen kaybolmamıştı.
Çünkü medeniyet sadece bina değildir.
Bir şiir kaldıysa şehirden bir şey kalmıştır.
Bir kitap kaldıysa medreseden bir şey kalmıştır.
Bir insanın adı hatırlanıyorsa o sokakta hâlâ onun gölgesi vardır.
Ben Valencia’da biraz da bu gölgelerle yürüdüm.
Bazen İbn Hafâce önümden gidip bana ağaçları gösterdi.
Bazen Kelâî eski büyük caminin kapısında durmuş gibiydi.
Bazen İbn Amîre bir sokağın köşesinde gördüklerimi yazmam
gerektiğini hatırlattı.
İbnü’l-Ebbâr ise en sessiz olanıydı.
Katedralin önünde fazla konuşmadı.
Belki söyleyeceklerini sekiz asır önce söylemişti.
Benim yapmam gereken yalnızca onu dinlemekti.
Ve Valencia’dan ayrılırken zihnimde tek bir düşünce vardı:
Bir şehri gerçekten gezmek, yalnız sokaklarında yürümek değildir; o
sokaklarda bir zamanlar yürümüş insanlarla da konuşabilmektir.
Balansiya’da ben biraz bunu yaptım.
Sekiz asır gecikmeyle de olsa, şehrin şairleri ve âlimleriyle
hasbihal ettim.
İbnü’l-Ebbâr’ın Sîniyye’sinden
İbnü’l-Ebbâr’ın meşhur Sîniyye’si, Belensiye’nin 1238’de Aragon
Kralı I. Jaime tarafından kuşatıldığı sırada Hafsî hükümdarı Ebû Zekeriyyâ
Yahyâ b. Abdülvâhid’den yardım istemek üzere Tunus’ta okuduğu istisrâh/yardım
şiiridir. Kasideye “Sîniyye” denmesi, beyitlerin sîn (س)
harfiyle kafiyelenmesindendir. Yaygın çevrimiçi metin 67 beyit olarak verilir;
bazı edebiyat kaynaklarında daha uzun nüshalar zikredilmektedir. Tenkitli divan
neşri Abdüsselâm el-Herrâs tarafından yayımlanmıştır.
Belensiye İçin Ağıt ve Yardım Çağrısı
Yetiş
atlarınla, Allah’ın atlarıyla Endülüs’e,
Kurtuluş yolları silinmiş, kapanmış neredeyse.
Uzat ona
muzaffer elinden beklediği yardımı,
Zaferin izzetini senden umdu hep bu diyarın halkı.
Kurtar onu
çektiği şu ağır belâlardan,
Sabah akşam tattı acıyı, bitmedi imtihan.
Ah Endülüs!
Halkın parça parça savruldu,
Felâketlere yem oldu, bahtı karardı, yoruldu.
Her doğan gün
yeni bir musibet getiriyor,
Bizim matemimiz düşmana düğün oluyor.
Her batan güneş
başka bir felâketle iner,
Güven korkuya, sevinç kedere döner.
Rumlar
bölüştüler toprağını aralarında,
El uzattılar mahrem kalan güzelliklerine sonunda.
Belensiye’de,
Kurtuba’da öyle şeyler oldu ki,
Ruhu paramparça eder, nefesi tüketir acısı.
Nice şehir
vardı, yabancı hükümle şenlenen,
İman ise mahzun, boynu bükük çekilip giden.
Ah o mescitler!
Kiliseye döndü şimdi,
Ezanın yükseldiği yerde çan sesi işitildi.
Ah içim yanar
kaybolup giden o günlere,
Kur’an okutulan medreseler döndü viranelere.
Nice bağ vardı,
baharın ellerinde süslenen,
Nakışlı elbiseler gibi renk renk giyinen.
Gözlere
bayramdı o yemyeşil bahçeler,
Şimdi kurudu dalları, soldu çiçekler.
Nice manzara
vardı yolcuyu durduran,
Oturanı kaldırıp hayrete koşturan.
Ne çabuk
yayıldı düşman ordusu ovalara,
Çekirge sürüsü gibi doldu yurtlara.
Sarsıldı
şehirlerin dört yanı kuşatmayla,
Mağrur tepeler bile eğildi korkuyla.
Meydan ona
kaldı, uzandı eli her yana,
Ayağının ulaşmadığını aldı bir anda.
Teslisi
haykırdı meydanlarda tek başına,
Tevhid sancağını görseydi susardı aslında.
Ey merhametli
hükümdar, bağını yeniden bağla,
Bu çetin savaş bırakmadı ne ip ne de liman ona.
Düşmanın
sildiği izleri yeniden dirilt,
Unutulmuş hakikati nasıl dirilttiysen öyle dirilt.
Ve yetiş
Endülüs’ün en doğusundaki kullara,
Gözleri boğuldu yaşa, sel oldu yana yana.
Onlar bu
davanın insanları, memleket yaralı,
Kesilmezse bu illet, döner yeniden bu ağır sancı.
Doldur
ovalarını muzaffer atlılarla,
Mızraklar parlasın yeniden ufuklarda.
Bir fetih günü
vaat et ona, beklesin ümitle,
Belki düşmanın günü gelmiştir artık — kim bilir, belki de…
أَدْرِكْ بِخَيْلِكَ خَيْلَ اللهِ أَنْدَلُسَا
إِنَّ السَّبِيلَ إِلَى مَنْجَاتِهَا دَرَسَا
وَهَبْ لَهَا مِنْ عَزِيزِ النَّصْرِ مَا الْتَمَسَتْ
فَلَمْ يَزَلْ مِنْكَ عِزُّ النَّصْرِ مُلْتَمَسَا
وَحَاشِ مِمَّا تُعَانِيهِ حُشَاشَتَهَا
فَطَالَمَا ذَاقَتِ الْبَلْوَى صَبَاحَ مَسَا
يَا لِلْجَزِيرَةِ أَضْحَى أَهْلُهَا جُزَرًا
لِلْحَادِثَاتِ وَأَمْسَى جَدُّهَا تَعَسَا
فِي كُلِّ شَارِقَةٍ إِلْمَامُ بَائِقَةٍ
يَعُودُ مَأْتَمُهَا عِنْدَ الْعِدَى عُرُسَا
وَكُلِّ غَارِبَةٍ إِجْحَافُ نَائِبَةٍ
تُثْنِي الْأَمَانَ حِذَارًا وَالسُّرُورَ أَسَى
تَقَاسَمَ الرُّومُ لَا نَالَتْ مَقَاسِمُهُمْ
إِلَّا عَقَائِلَهَا الْمَحْجُوبَةَ الْأُنُسَا
وَفِي بَلَنْسِيَةٍ مِنْهَا وَقُرْطُبَةٍ
مَا يَنْسِفُ النَّفْسَ أَوْ مَا يَنْزِفُ النَّفَسَا
مَدَائِنٌ حَلَّهَا الْإِشْرَاكُ مُبْتَسِمًا
جَذْلَانَ وَارْتَحَلَ الْإِيمَانُ مُبْتَئِسَا
وَصَيَّرَتْهَا الْعَوَادِي عَائِثَاتٍ بِهَا
يَسْتَوْحِشُ الطَّرْفُ مِنْهَا ضِعْفَ مَا أَنِسَا
يَا لِلْمَسَاجِدِ عَادَتْ لِلْعِدَى بِيَعًا
وَلِلنِّدَاءِ يُرَى أَثْنَاءَهَا جَرَسَا
لَهْفِي عَلَيْهَا إِلَى اسْتِرْجَاعِ فَائِتِهَا
مَدَارِسًا لِلْمَثَانِي أَصْبَحَتْ دَرَسَا
وَأَرْبُعًا غَنِمَتْ أَيْدِي الرَّبِيعِ بِهَا
مَا شِئْتَ خِلَعًا مِنْ مُوشِيَةٍ وَكِسَا
كَانَتْ حَدَائِقَ لِلْأَحْدَاقِ مُونِقَةً
فَصَوَّحَ النَّضْرُ مِنْ أَدْوَاحِهَا وَعَسَا
وَحَالَ مَا حَوْلَهَا مِنْ مَنْظَرٍ عَجَبٍ
يَسْتَوْقِفُ الرَّكْبَ أَوْ يَسْتَرْكِبُ الْجُلَسَا
سُرْعَانَ مَا عَاثَ جَيْشُ الْكُفْرِ وَاحَرَبَا
عَيْثَ الدَّبَا فِي مَغَانِيهَا الَّتِي كَبَسَا
وَرَجَّ أَرْجَاءَهَا لَمَّا أَحَاطَ بِهَا
فَغَادَرَ الشُّمَّ مِنْ أَعْلَامِهَا خُنُسَا
خَلَا لَهُ الْجَوُّ وَامْتَدَّتْ يَدَاهُ إِلَى
إِدْرَاكِ مَا لَمْ تَنَلْ رِجْلَاهُ مُخْتَلِسَا
وَأَكْثَرَ الزَّعْمَ بِالتَّثْلِيثِ مُنْفَرِدًا
وَلَوْ رَأَى رَايَةَ التَّوْحِيدِ مَا نَبَسَا
صِلْ حَبْلَهَا أَيُّهَا الْمَوْلَى الرَّحِيمُ فَمَا
أَبْقَى الْمِرَاسُ لَهَا حَبْلًا وَلَا مَرْسَا
وَأَحْيِ مَا طَمَسَتْ مِنْهَا الْعُدَاةُ كَمَا
أَحْيَيْتَ مِنْ دَعْوَةِ الْمَهْدِيِّ مَا طُمِسَا

0 yorum:
Yorum Gönder