MEDİNE’DEN
SAMSAT’A UZANAN YOLDA
Safvân b. Muattal’ı Anlamak
Prof. Dr. Cahit Külekçi
Tarih tuhaf bir ilm-i rivâyettir. Bir hadisenin fâillerini öyle bir gizleyebilir ki aynı hadiseden mağdur olan kişi ya da kişiler neredeyse görünmez hâle gelir. Bununla da kalmaz, mesela olay yeri incelemesini rahatlıkla manipüle ederek Medine’nin kuzeyindeki Vedâ Tepesini güneyinde gibi gösterebilir, hatta Ensâr’ı bu tepeye çıkararak hicret eden Muhacirleri Medine’nin ters tarafından selamlatabilir. Geçmişin izlerini silerek yaşayan bir adamı yok edebilir, hiç yaşamamış olan birisini de mesela Cemel Savaşı’nın baş aktörü gibi uydurabilir, her şey sonlandıktan sonra da hiç yaşamamış gibi davranabilir. Kadîm fotoğraflara yapay zekâ marifetiyle rötuşlar yapabilir, içinde yaşadığı toplumun rengini siyahken beyaza boyayabilir ki sûret-i haktan görünebilsin de sonra gelenlerin tepkisini çok çekip de aman nazarlara gelmesin!
İfk Hadisesi de işte ilm-i tarihin en tuhaf ve çarpıcı
örneklerindendir.
Meseleyi Hz. Âişe’nin yaşadığı ağır imtihanı olarak
okuruz neredeyse her yazılanda. İftiraya uğradıktan sonra onun günlerce süren
bekleyişini, ailesinin içine düştüğü sıkıntıyı, babası Hz. Ebû Bekr’in
psikolojisini, Hz. Ali’nin konuyla ilgili sözlerini, Hz. Peygamber’in yaşadığı
tereddüt ve hüznü okuruz, biliriz, içimizde yaşar ve yaşatırız. Ama müteakiben Nûr
Sûresi’nin âyetleriyle gelen arınmayı da görür, ferahlarız.
Olayın diğer ucunda duran Ebû Amr veya Ömer künyeli
Safvân b. Muattal’ın olay sırasında, hemen sonrasında, daha da sonrasında ne
hissettiğini, Safvân’ın ailesiyle ilişkisini, oğlu Amr’ı ne merak ederiz ne
sorarız hâliyle ne de biliriz!
Benî Mustalik Gazvesi dönüşünde ihtiyacı için kafileden
biraz uzaklaşan Hz. Âişe annemiz bu sırada kaybolan gerdanlığını aramak için kafilenin
konakladığı yerden ayrılır. Kafile annemizin devenin üzerindeki mahfilinde
bulunduğunu düşünerek yola çıkar, çünkü Hz. Âişe annemizin minyon olduğu ve bu
yüzden mahfilinde olup olmadığının fark edilemediği söylenir. Geri döndüğünde
kimseyi bulamaz ve beklemeye başlar Hz. Âişe annemiz. Ordunun artçısı olarak Allah
Resûlü’nün emriyle geride kalanları veya unutulan olası eşyaları kontrol eden
Safvân annemizi görür, devesine bindirir ve kendisi yürüyerek kafileye
yetiştirir. Kafiledekilerden bazıları içlerindeki fesâdı dillerine yapıştırır
ve mırıldanmaya başlar. Neticede fotoğrafta Hz. Âişe, Safvân b. Muattal, bir de
deve vardır ve gece henüz bitmiş, şafak yeni sökmüştür.
Bilemezdi hiç kimse birkaç ağızda iftiraya dönüşeceğini,
nereden bilsin ki!
Cenâb-ı Mevlâ bu hadiseye doğrudan müdahale etti ve sert
biçimde bu apaçık bir iftiradır demeniz gerekmiyor muydu, diye
uyardı Müslüman, münafık, müşrik fark etmeksizin herkesi. Dört de şahit talep etti
âyet ve hakkında bilgi sahibi olmadıkları bir şeyi söylemelerini ağır
biçimde kınadı. Allah Resûlü de Hz. Âişe annemiz de toplum da ilahî beyan ve
uyarılarla rahatladı.
Lâkin iftira iki kişiye atılmıştı. Dolayısıyla ilahî
arınma da iki kişiyi kapsamıştı. Ama bu kapsamın anlaşılmasında bazı sorunlar
yaşanmıştı ve yaşanan sorunların merkezinde de yine Allah Resûlü’nün sahabesi
Safvân (ra) vardı. Safvân’ın maruz kaldığı şey yalnızca bir dedikodudan ibaret
değil, doğrudan kişilik bütünlüğüne ve toplumsal itibara yönelen ağır bir
saldırıydı.
Günümüzde de örnekleri olduğu üzere insanın ahlâkî
kimliğinin kamusal alanda tartışmaya açılması hiç kuşkusuz sosyal psikolojide
güçlü bir damgalama mekanizması üretiverir. Böyle durumlarda kişi yalnız
suçlamanın kendisiyle mücadele etmez. İnsanların bakışlarıyla, susuşlarıyla,
yarım cümleleriyle, acabalarıyla da mücadele eder. Suçsuz olduğunuzu bilirsiniz
ama başkalarının zihninde açılmış mahkemenin ne zaman kapanacağını
bilemezsiniz. O zamanlar öyleydi. Şimdi de. Neticede fotoğrafta Hz. Âişe,
Safvân b. Muattal, bir de deve vardı. Bir de münâfıklar.
Safvân’ın maruz kaldığı bu tecrübe, kişinin sosyal
çevresini sürekli taramasına yol açabilecek bir tehdit algısı üretir ve
iftiraya uğrayan kişi aklansa dahi aşırı tetikte olur. Her bakışın anlamını
çözmeye çalışır, her fısıltıyı kendisiyle ilişkilendirir, toplum içinde kendi
itibarının yeniden değerlendirildiğini hisseder, aynı hadiseyi zihninde tekrar
tekrar oynatır. Ben ne yaptım da bu noktaya geldim, sorusu suçsuz
kişinin bile kendi davranışlarını sorgulamasına sebep olur.
İnsan psikolojisinin imkânlarını hafife almamak gerekir.
Neticede fotoğrafta Hz. Âişe, Safvân b. Muattal, bir de deve vardır. Bir de
Müslümanlarla birlikte Mü’minler.
Safvân (ra), Allah Resûlü’nün buyurduğu gibi geride
kaldı. Kendiliğinden bir şey yapmadı. İftiraya sebep olan bir davranışta
bulunmadı. Ahlâken ne yapması gerekiyorsa onu yaptı. Yalnız kalmış bir insanı
güvenli biçimde kafileye ulaştırdı. Yapmış olduğu erdemli hareket karşısında ahlâkî
yaralanma ve örselenme bu tecrübeyi niteleyebilmek için için bize bir alan
sağladı. Safvân esasında doğru
davranışının cezalandırılmış olmasına anlam veremedi.
Tuhaf bir ilm-i rivâyet olan tarih ise onun hakkında
konuşmayı hemen oracıkta bırakmadı. Ben şimdiye kadar hiçbir kadının eteğine
dokunmadım, şeklindeki sözü bazıları tarafından erkeklik gücünün
bulunmadığı şeklinde yorumlandı. Oysa kaynaklar onun daha sonra evlendiğini,
hatta aile hayatına ilişkin bir meselenin Hz. Peygamber’e kadar taşıdığı bilinmesine,
künyesinin Ebû Amr olmasına rağmen!
İftiranın tuhaf tabiatı budur. Bazen insanı suçsuz
çıkarmak için bile onun şahsiyetinden başka bir parça koparılır. Bir itham
söner, başka bir etiket doğar.
Üstelik toplumsal hafızanın işleyişi de çoğu zaman âdil
değildir. İnsanlar âyet de olsa arınmayı, arındırılmayı unutabilir fakat
sansasyonel iddiayı hatırlayabilir.
Negatiflik yanlılığı zihnimizin bir eğilimidir. Olumsuz
bilgi, olumlu bilgiden daha kalıcı iz bırakabilir. Safvân’ın gazveleri,
hizmetleri, şahsiyeti ve aile hayatı ikinci plana itildi ve hayatının tamamıyla
değil, kendisine yapılan bir iftirayla hatırlandı. Bir de Anadolu’daki mezarı
bulunan iki sahabeden birisi olmasıyla. Sadece iki sahabe. Birisi Hâlid b. Zeyd,
İstanbul’da. Diğeri Medine’den çıkıp Adıyaman, Samsat’a kadar gelen ve orada
vefat eden Safvân b. Muattal.
Medine’de adı büyük bir iftiranın içine çekilen bu sahabînin
hayatının son durağının Fırat kıyıları olması normal midir? Sizce o hadise
Safvân’ın zihninde vefât edene kadar kaç defa yeniden yaşandı?
Kur’ân-ı Kerîm’in o ağır iftirayı ortaya atanlar
içinizden bir gruptur, âyeti tam olarak anlaşılabildi mi? Peki ya bu iftirayı
işittiğinizde mümin erkeklerin ve mümin kadınların birbirleri hakkında iyi
düşünmeleri veya iftirayı işittiğiniz zaman bunu konuşmamız bize yakışmaz, bu
çok büyük bir iftiradır demeniz gerekmez miydi, âyetleri?
Kur’ân-ı Kerîm eğer gerçekten müminlerseniz Allah size
buna benzer bir davranışı bir daha asla tekrarlamamanızı öğütler, demedi mi?
Evet, dedi.
Benzer davranışları bir daha tekrarlamadık mı?
Tarihçinin dikkat etmesi gereken yer tam da burasıdır.
Bilmediğimizi uyduramayız. Safvân’a modern bir psikiyatrik teşhis de koyamayız.
Ama bu soruları da sorabiliriz, sorduk!
Hz. Âişe annemiz, Safvân, deve ile Müslümanlar, Mü’minler
ve bir de münâfıklar vardı fotoğrafta.
Ey müverrih aynı sahnenin öteki tarafına da geç!
Adıyaman, Samsat’ta devesinin yularını tutup
yürüyen sessiz bir adam var.

0 yorum:
Yorum Gönder