2 Temmuz 2020 Perşembe

Karadağ’dan ve orada şehid olan müminlerden haberiniz var mı?


         Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
         Tarihçi gezgin, konferans için Karaman’a davet edildiğinde, hiç tereddüt etmeden, “inşallah gelirim” demiş ve etrafı tarih kokan o güzel beldeye neden daha önce gitmediğinin utancı içinde, Yunus Emre’nin beldesi olduğu rivayet edilen “o iller”e gitmek üzere Konya havaalanına inmişti. Havaalanında onu, “Emre”si, sarığı ve katran bastonu olmayan Yunus’la arkadaşı Şadan karşılayıp Karaman’a doğru yola koyulmuşlardı...
         Tarihçi seyyah, bu mihmandarlarla ilk defa karşılaştığı için susmayı tercih ediyor, kendisine yöre hakkında bilgi veren o tatlı dilli insanları dinliyordu. Ama birden kendi kendine,
         Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun,
         Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun
         . . .
         Yunus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin,
         Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun!” deyiverdi: Çünkü mihmandarları çevreyi o kadar güzel anlatıyorlardı ki,  kelimelerinde hem bal vardı, hem de “bal olmaya özenen” şeker!..
         Tarihçi, mihmandarlarıyla konuşuyor fakat hayalinin içinde kaybolduğu “Karadağ”, onu öylesine alıp bir yerlere götürüyordu ki, âdeta neler konuştuğunun farkında bile olmuyordu. Kim bilir mihmandarlarının sorularına verdiği cevaplarında bile neler saçmalıyordu ve mihmandarları teeddüben bu saçmalıklarını duymazlıktan geliyorlardı. Karaman’a varıncaya kadar soğuk sularını içirdikleri çeşmeler, yemek yedirdikleri aşhaneler, “seyyah” olmasına rağmen, hayatında ilk defa gördüğü “katran ağaçları”, onu “Karadağ” düşüncesinden ayıramıyordu. Bu “Karadağ” zihnini o kadar meşgul ediyordu ki dünya kâşanelerinde yaşayanları mahv u perişan eden “görevli Korona” bile umurunda değildi Tarihçi’nin… Ondan başka kim inanırdı ki, akşam vereceği konferans esnasında bile “Karadağ”ın zihnini meşgul edeceğine. Yoksa “dağların gizemlerine âşık olmak” bu muydu sahi? Herhalde buydu ki, dünyanın neresine giderse gitsin, şehirlerin AVM denen “vakit öldüren illüzyon dükkânları”na gitme yerine, dağların patikalarına tırmanmayı ve bu uğurda taşlar ve dikenlerle yaralanmayı tercih ediyordu… Hele bu tırmanışlarda, kayadan kayaya uçarcasına atlayan dağ keçilerini gördü mü, kendi kendine, “yaşasın hürriyet!” deyip çarpan yüreğine en büyük mutluluğu yaşatıyordu… Dağları öylesine seviyordu ki, çalılıklarına tutunup çıktığında, eline batan “sevgili dikencikler”den, parmaklarını öpüyorlarmış gibi, zevk alıyor, akan kanların farkında bile olmuyordu…
          Karaman’a varışının ertesi günü Tarihçi’nin mihmandarları onu önce Yunus Emre’nin kabrine, oradan da “Ak Köprü” ve “Manazan Mağaraları”na götürdüler.

Ak Köprü

Mağaralar… Gizemli mağaralar… Aguşlarında Allah’ın elçilerini/ peygamberlerini barındırıp “melce” olan; tiranların ve insan kanı dökmekten zevk alan zalim despotların, kralların, diktatörlerin zulmünden kurtulmak için sığındıkları “kutsal karanlıklar” olan “rahmet melceleri mağaralar”… Sırf Yüce Yaratıcı’ya “salih kul” oldukları için idarecileri tarafından işkencelere tabi tutulan “gerçek müminler”in, mücadelelerini sürdürebilme uğruna yüzyıllarca “mağara hayatı” yaşayıp böylece tarihe “Ashab-ı Kehf”/Yedi Uyuyanlar olarak geçen “yiğit müminler”in barınağı mağaralar…

Manazan Mağaraları’na tırmanırken

Manazan Mağaraları’na çıkarken, o karanlık deliklerden yıllanmış isli duvarlara tırmandığında, dar deliklerine girmek için, Allah’ın bunun için yarattığı pullarını kullanan yılanlar gibi üstü başı toz-toprak içinde kalmasına aldırmıyor, asırlar öncesinden bu deliklerden tırmanırken yaralanan, düşen, ölen; mağara örümceklerine ısırma şehvetini tattıran “mağara yerlileri” insanları düşünürken, insanoğlunun yazgısını bir daha düşünüp duraklıyor, arkasından çıkmakta olan yol arkadaşları, onun yorulduğunu zannedip, “Hocam isterseniz biraz dinlenip, öyle devam edin” şeklinde ikazlarına muhatap oluyordu…  İşte, “gülü seven, dikenine katlanır” sözü, tam da bu gibi serüvenler için söylenmiştir…

Manazan mağaraları

Ve işte mağaranın ünlü salonu… “
Mağara Devlet” buradan yönetilmiş olmalı… Kaya duvarda, değişik amaçlar için kullanılmış onlarca nişVe nihayet, bu deliklerden oluşan merdivenin, kayaya oyulmuş, sadece ayakucunun konacağı kadar bir alandan oluşan oyuklarına basa basa ve isli duvara sürtüne sürtüne aydınlığa çıkıyor Tarihçi ve mihmandarları… Tarihçi’nin pardösüsü, mağara deliğinin is ve çamurlarına sürtüne sürtüne renk değiştiriyordu…
Aşağı yukarı 400 metrekare kadar genişliğe sahip olan mağaranın en güzel bölümü, 5-6 metrekareden oluşan seyir penceresi. Pencere içerisinde ayağa kalkamıyor, oradan seyrediyorsunuz tırmandığınız dağın dibinde uzayıp giden değişik ağaç ve bitkilerle bezenmiş vadiyi…

Manazan mağaralarından Manazan vadisi
Bunun gibi onlarca mağaranın bulunduğu bu kaya-dağ, Allah tarafından ȃdeta kolay oyulabilmesi için, yumuşak “kireçtaşı”ndan yaratılmıştır. Yazıyla anlatılamayan bu harika mağaraların gizemi, ancak görünce anlaşılabilir…

İncesu mağarası
Manazan Mağaraları kadar olmazsa bile, insan eliyle değil, ilȃhî kudret tarafından yaratılmış olan İncesu Mağarası da görülmeye değer. Fakat buraları gezerken bile Tarihçi’nin zihninde hâlâ Karadağ dolaşmaktadır…
İncesu mağarası, 350 metre uzunluğunda, yerden en fazla yüksekliği iki, bazı yerleri ise bir metreden az olan ve sarkıt-dikitlerden oluşan muhteşem bir mağara. Mağaranın iç taraflarına gidildikçe, tabanda akan berrak bir su görülür ki, kayadan damla damla süzülerek akan bu sudan, şifa niyetine içmek iyi oluyor… Tarihçi de öyle yaptı…



Karadağ için saatleri saymasına rağmen, Manazan ve İncesu mağaralarından sonra Taşkale’yi görmeden yapamazdı Tarihçi…

Taşkale
Taşkale, tıpkı Manazan’da olduğu gibi, kireçtaşı ile kaplı bir dağın, oyularak meskûn bir hâle getirilmesiyle oluşturulmuş, oldukça ilginç bir yerleşim yeridir. Önceleri insanların içinde yaşadıkları bu “oyulmuş taş evler”, şimdilerde, soğuk hava deposu olarak kullanılmaktadır. Özellikle bu tabii buzhanede korunan tulum peyniri, lezzetli tadıyla gerçekten Tarihçi’nin çok sevdiği küflü “rokfor”u aratmamaktadır. Sadece küfü eksik! 

Taşkale ve dağdaki tabii buzhaneler

Aynı taş-dağın içine bir de cami oyulmuştur ki Tarihçi’ye, orada namaz kılmak da nasip oldu.
Tarihçi konferans için gitmiş, fakat nelerle karşılaşmıştı! “Korona/Pandemi”sinin bütün dünyayı kasıp kavurmaya başladığı günlerdi ki, yavaş yavaş insanoğlunun yaşam tarzına müdahale ediliyordu. Karaman’a gitmeden önce de, konferans yapılmasına müsaade edilip edilmeyeceğini sormuş, “Hocam hele bir gel de; konferansa müsaade edilmezse, seni o çok sevdiğin dağlarda gezdiririz!” cevabını almış öyle çıkmıştı yola.
Gerçekten Tarihçi’nin konferans yapmasına izin verildi ve çok şükür konuşmasını yapabildi…
. . .
         Karaman macerası bitmiş, artık dönme zamanı gelmişti. Gerçi mihmandarları onun isteğini mutlaka yerine getireceklerini söylüyorlardı amma Tarihçi endişeliydi. Çünkü sabahleyin onu Konya havaalanına götüreceklerdi… Peki, dağa, Karadağ’a nasıl gidilecekti?
         Mihmandarları Karadağ’ı bildiklerinden, Tarihçi gibi endişelenmiyor, tarihin belli bir döneminden sonra "Bin bir Kilise“" olarak adlandırılmaya başlanan Karadağ’ın eteklerine geldiklerini müjdeliyorlardı. Kim bilir; belki de Tarihçi’nin bu telaşı, kendileri için taş, toprak ve yer yer ağaçlarla çalılıklardan oluşan dağlara bigâne olanlar için saçma ve belki de anlamsız geliyordur. Oysa Tarihçi’nin en büyük zevki, hasretlerini çektiği dağlara tırmanmaktı. O tırmanışların, onun için ne kadar zevkli, ne kadar tatlı ve bunlardan da önemlisi, ne kadar anlamlı olduklarını, dağları sevmeyenler bilmez, anlamaz ki, dağlara böylesine âşık olmayı saçma bile görenler… Kayalıkların yeşil yosunlarını, “gel beni al!” diye yalvaran kengerleri, boynunu büken sümbülleri, kokusuna doyulmaz dağ kekiklerini, zirvedeki son karlardan süzülüp akan gümüş suları, arada bir kayalıklardaki tahtlarından size nağmeler döktüren bülbülleri, telaşa kapılmış tavşanların, “dağ vitesi”yle zirvelere doğru kaçışmaları sizi öylesine alıp bir başka dünyalara götürüyor ki, bütün bu güzellikleri insanoğluna bahşeden Allah için, secde edesi geliyor henüz erimemiş olan karlar üzerine…

Karadağ’daki kiliselerden bir tanesinin yıkıntıları

İşte Tarihçi bu duygular içerisinde kendisini buluyor Karadağ’ın gizemli kayalıkları, tepecikleri, yok olmaya yakın eskiçağ tapınakları, her biri harabeye dönmüş kiliseleri ve ilk dönem Müslüman fetihlerinden sonra inşa edilmiş olan camileri arasında…

Müslümanlardan kalma bir caminin kapısı ve mihrabı

Yaşını tahmin etmek Tarihçi’nin haddi olmadığından, “binlerce yıl öncesi” tabirini kullanarak hayran kalıyor bu krater dağın arasına sıkışmış bunca uygarlığın farklı farklı gizemlerine…
         2271 metre irtifadaki tepesi “Mahalaç”la, size hayretlerle bezenmiş gizemli bir tarih ziyafeti çekiyor Karadağ…

Tarihçi seyyah, Karadağ’da mihmandarlarıyla birlikte

Ve buradan gelip geçmiş medeniyetlerin insanoğluna neler yaptırdığını/yaptırabildiğini düşünüyor ve tabi Kur’an’ı Kerim’in Duhȃn Suresinden[1] şu ayetlerini okumadan edemiyorsunuz:
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ﴿٢٥﴾ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ ﴿٢٦﴾ وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ ﴿٢٧﴾ كَذٰلِكَ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَرِينَ ﴿٢٨﴾
Hangi medeniyetlere ait oldukları bilinemeyen harabeler arasında gezerken, Hıristiyanlık öncesi tapınaklar, kiliseler ve harabeye dönmüş cami kalıntılarına rastlıyor, insanoğlunun binlerce yıllık serüveni karşısında apışıp kalıyorsunuz...

İslâm ve Hıristiyanlık öncesi dönemlere ait bir anıtkabir
Kim bilir, belki Yahudilerin yardımıyla Romalılar tarafından çarmıha asılmaya götürülen Hz. İsȃ’nın müminlerinden kaçabilenlerin bir kısmı buralara kadar gelmişler ve muhtemelen Mekke’de İslȃm zuhur edinceye kadar da buralarda kalmışlardır? Hatta gelenlerden bir ya da ikisi Hz. İsâ’nın havarilerinden de olabilir. Nitekim bu coğrafyaya yakın olan Busra’da da Bahira adında bir rahip yaşamaktaydı ki, Hz. Peygamber (s.a.s) çocuk yaşta amcası Ebȗ Talib’le yaptığı seyahatte Rahip Bahira onu, yani Hz. Peygamber’i tanımış ve onu Yahudilerin şerrinden koruması için amcası Ebȗ Tȃlib’e tembihlemişti.  Hatta Hz. Muhammed(s.a.s)’i gören bazı Hıristiyanlar, onu dinleyince ağlamışlardı. Bu gibiler için Kur’an-ı Kerim’in Mâide Suresinde[1] şöyle buyuruluyor:

 لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ اَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ اٰمَنُوا الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰى ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَاناً وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ﴿٨٢﴾ وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ ﴿٨٣﴾
İşte, Tarihçi Karadağ harabelerini inceleyip bu birçok dine ait eser kalıntılarını gezerken, kendi kendine şunu mırıldandı:
-  Kim bilir, belki geçmiş tarihte bu eski kiliseler yanında Yahudiler ve Romalılar tarafından öldürülenler/şehid edilenler, birer “Havari” veya en azından İslȃm’dan önce Hz. İsȃ’ya inanmış müminlerdendiler?..
Tarihçi kendi kendine bunları mırıldanırken, mihmandarları ona, “haydi hoca uçağa geç kalıyoruz” dediler. Bunun üzerine Tarihçi,  tarihiyle, karlarıyla, sırlarıyla, gizemleriyle ve kendisine hediye edilmiş olan “katran bastonu”yla karlara basa basa yürüyüp terk etti Karadağ’ı…

Karadağ’ın karlı zirveleri



 [1] Ayetler, 25-28.
[2] Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine, onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da, "Biz Hıristiyan’ız" diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.  Peygamber’e indirileni dinledikleri zaman hakikate dair bilgileri bulunduğundan dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz.” (K.K. Maide Sȗresi, 82-83).

30 Haziran 2020 Salı

Adil Tarihçi

Tarih ilminin ne olduğu, o ilimle iştigal eden tarihçinin de ne ve nasıl olması ve hangi amaçla neyi nasıl araştırması gerektiğine dair ipuçları barındırmaktadır. Tarih ilmi, eğer insan toplumlarının bugününü anlamak ve yarınını inşa etmek bağlamında insan toplumlarının geçmişi ise tarihçi, bugün ve geleceğin tarihi kahramanıdır, bugün ve gelecekte hayatın içinde olandır. Eğer tarihçi, bugün ve gelecekte önemli bir misyon yüklenmemiş, bugün ve geleceğe herhangi bir etkide bulunamıyorsa, bu manada gerçek bir tarihçi sayılamaz, olsa olsa hikayeci olabilir. Zira tarih yazım kategorilerinden hikayeci ve ilmi tarihçilik arasında ancak anlatılanların kaydedilmesi, belgelendirilmesi, doğruluğu ve doğruluk seviyeleri noktasında bir fark bulunmaktadır. Geçmişe yönelik kesin objektif bilgilerin elde edilmesinin önündeki engeller, elde edilen salt bilgilerin her türlü manipülasyona ve tarafgirlik etkilerine açık olması, geçmişin bilgisine sahip olanların sadece bu yüzden artık bir etkilerinin olmadığı düşünüldüğünde ilmi tarihçiliğin ötesinde artık tarih yazan, yazılacak tarihin objesi olabilecek tarihçiler sınıfı kendisini ortaya koymaktadır. Uzun bir dönem genel manada geçmişi hikaye edenler tarihçi diye nitelendirildiler, sonraları onlar tukaka edilip yerlerine ilmi tarihçiler, tarihçi olarak kabul edilmeye başladılar. Bugün ise artık ileride tarihin yazacağı söylem ve eylem içinde olanlar tarihçi olarak kabul edilmeye başlanmıştır.  Yani artık tarih, hikâyeci ve daha çok bilimsel olmanın ötesinde daha çok insani olma eğilimindedir ve olmak zorundadır. İlahi öz sahibi adalet dışındaki adalet çeşitlerinin çok boyutluluğu, artması ve eksilmesi ve bir kısmının şartlar ve diğer arızi durumların değişmesi ile değişebilir olması gibi özellikleri düşünüldüğünde adil tarihçiliğin bugün artık bu şekilde olması gerektiği düşünülebilir.
Yukarıda aktarılanlara ek olarak İslam tarihçisinden ise daha adil bir tarihçilik sergilemesi beklenilmektedir. Zira dünya ve ahiret saadetini vaat eden İslam şeriatı, insan için temel haklardan yani zaruriyatan sayılan can, mal, din, nesil ve aklın korunması ile haciyat ve tahsiniyat babından olan diğer maslahatlarının gerçekleştirilmesini amaç olarak vaz etmiştir. Zaruriyat, haciyat ve tahsiniyat bablarındaki maslahatların tam manasıyla gerçekleşebilmesi ise insanların adalet içinde bir arada yaşamalarına bağlıdır. Bu bağlamda belki de tüm İslam ilim adamları gurupları içinde en çok adil olması gereken İslam tarihçileridir. Zira başta İslam siyasetçi ve İslam hukukçuları olmak üzere tüm guruplar üzerinde en büyük etki sahibi, İslam tarihçileridir.
Akla İslam siyasetçileri ve İslam hukukçularının adaletli olmalarının önemi gelebilir. Bu zahiren ve görünürde olması gerekendir. Onların adil olması elzemdir. Ancak bu kimselerin adil olup olamamalarında İslam tarihçilerinin adil olup olmamalarının büyük tesiri bulunmaktadır.  Zira bu sınıflar, en çok İslam tarihçilerinin sözlerinden ve bu sözleri destekleyen eylemlerinden etkilenirler.
 İslam tarihine bakıldığında siyaset ve hukuk ilişkisi bağlamında şu kategorilerin mevcudiyeti görülebilir: Hukuk bilgisi olan adil siyasetçiler, hukuk bilgisi olmayan adil siyasetçiler, hukuk bilgisi olmayan zalim siyasetçiler ve hukuk bilgisi olan zalim siyasetçiler. Siyasetçilere dair yapılan bu sınıflamada yer alan hukuk bilgisi, hukuka dair az veya çok malumatı ifade etmektedir. Adil nitelendirilmesi ise siyaset ve idarecinin hiçbir zaman zulüm işlemediği manasına gelmemektedir. Aksine bazen haksızlık ve zulüm ondan sudur etse de adalete inanan, onu önceleyen ve gerçekleştirmeye çalışan siyaset ve idareciler için adil sıfatı kullanılmıştır. Zalim ise bazen adaletle davransa da adalete inanmayan, onu öncelemeyen ve uygulamaya çalışmayan siyaset ve idarecileri nitelemektedir. Müslüman siyaset ve idareciler karşısında Müslüman hukukçular ise şöyle bir sınıflandırmaya tabi tutulabilirler: Her daim siyaset ve idarecilerin emrinde olan ve onlar tarafından yönlendirilen hukukçular; ne pahasına olursa olsun hukuk neyi emrediyor ve gerektiriyorsa onu dillendiren ve uygulamaya çalışan hukukçular ve maslahatçı hukukçular. Birinci kısım hukukçular hukukun üstünlüğüne inanmaktan ziyade gücün üstünlüğüne inanmışlardır. İkinci kısımdakiler ise ne pahasına olursa olsun hukukun her zaman üstün tutulması gerektiğine inanmışlardır. Maslahatçı hukukçular ise toplumun veya kendisinin maslahatı için tavır almış ve maslahatlar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya çalışmışlardır. Maslahatçı hukukçuların içinde hukukun üstünlüğüne inananlar bulunduğu gibi siyaset ve idareyi hukuktan üstün görenler de olmuştur.
Adil olmayanları bir tarafa bırakırsak İslam’ın adil tarihçileri, İslam siyasetçilerine siyasetin geçmişini aktarır, onlarla beraber bugünü anlar ve yine onlarla beraber geleceğin siyaset tarihini yazar. Yine İslam’ın adil tarihçisi, İslam hukukçularına hukukun geçmişini aktarır, bugünü onlarla beraber anlar ve geleceğin hukuk tarihini de yine onlarla beraber yazar. Yani bu bağlamda İslam’ın adil tarihçisi diğer birçok alan için olduğu gibi siyaset ve hukuka da bugün ve gelecek için geçmişlerini aktarır. Tarihçi bunu yaparken hem siyaset ve hem de hukukun bir şekilde içinde olur. Yani tarih yazar ve yazar. Kur’an’daki tarihi kıssalar, Hz. Peygamber’in geçmişe dair anlattıkları ve bu meyandaki fiilleri o günün adil tarihçilik anlayışını göstermektedir. Bugünün adil İslam tarihçiliği ise İslam’ın tüm geçmiş serüvenini idrak etmekle, bununla daha çok hayatın içinde olmakla, bugünü daha iyi okumakla, söz ve sözleri destekleyen eylemler ile geleceğin daha adil bir dünya olmasına çabalamakla ancak mümkün olabilir. Geçmişte başta İslam yöneticilerine ve hukukçularına nasihatler eden, onları uyaran, onların iyi işlerinde onlara yardım eden, onların kötü icraatlerini eleştirenler, aslında o günün İslam’ın adil tarihçileri idiler. Zira tüm bu söz ve eylemlerinde, geçmişten hareket etmiş, o günü anlamaya çalışmış ve geleceği daha adil bir şekilde inşa etmeyi amaçlamışlardır. Onlar bu şekilde hareket ederek geleceğin tarihi şahsiyetleri arasında yerlerini almışlardır.

29 Haziran 2020 Pazartesi

ıl-Imḥellemiyé

Prof. Dr. Adnan Demircan
Tur Abdin’den bahsedince bu bölgenin bir bölümünü oluşturan ve nev-i şahsına münhasır bir rengi olan Imḥellemiyé’yi anlatmamak olmaz. Imḥellemiyé, ortak bir kökene sahip olduğu anlaşılan ailelerin ve aşiretlerin ikamet ettiği köylerden oluşuyor.
Imḥellemi köyleri büyük ölçüde şunlar: Aynkef (Kayapınar), Barbunıs (Pelitli), Derındıb (Yolağzı), Deyrizbine (Acırlı), Ebşé (Şenköy), Estel, Hapsınes (Mercimekli), Keferzota (Kayalar), Kartmin (Yayvantepe), Kastaluné (Ovabaşı), Keferıllâb (Yolbaşı), Keferhıvvar (Gelinkaya), Kınderib (Söğütlü), Nunıb (Yenice), Riş (Düzova), Sed (Sarıköy), Şorızbah (Çavuşlu), Tafo (Erişti), Zernoke (Düzgeçit) ve Zinole (Eğlence).
Dikkat edilirse köyleri halk arasında kullanılan isimleriyle andım. Bunlar hala canlı bir şekilde kullanılıyor. Bir de resmi isimleri var ki, postacı ya da mübaşir olanlar dışındaki memurlar dâhil genellikle köylerin isimlerini köyde yaşayanlar dışında bilen az…
Bu köylerin bir kısmında Imḥellemi olmayan aileler de yaşıyor, ancak ana etnik unsur Imḥellemiler… Benim doğduğum Ömerli (Ma‘serté) ise Imḥellemiyé bölgesinin kenarında kalıyor. Ancak Ömerli’de ikamet eden ailelerin yarısı kadar Imḥellemi kökenli ve yukarıda ismini zikrettiğim köylerden özellikle Deyrizbine, Ebşé ve Şorızbah köylerinden gelip buraya yerleşmişler.
Imḥellemilerin kökeni hakkında farkı görüşler var. Son dönemlerde herkes kendi ideolojisine göre bir köken bulmaya çalışıyor. Bu da bilimsel çalışmaların önüne duygusal setler inşa ettiriyor.
Imḥellemilerin kökenleriyle ilgili bilgileri çok muğlak… Kendi kökenlerinden kopunca ve aradan uzun zaman geçince, bölgedeki diğer Müslüman unsurlarla da karışınca köken bilgisi sözlü kültür içinde buharlaşmış.
Beni Hilal’den olduklarını söyleyenler var. Bölgenin isminin mi’t Imḥel (yani yüz ev) kelimesinden geldiğini söyleyenler var. Asıllarının Hristiyan olup zorla Müslüm anlaştıklarını iddia eden Hristiyanlar var.
Kaynaklarda bu hususta bazı bilgiler var, ama onları inceleyen de pek olmamış. Son yıllarda yapılan bazı çalışmalar dışında kökene dair söylenenler genellikle yukarıda çizdiğim çerçeveyi aşamıyor.
Anladığım kadarıyla Imḥellemiler, Rebia’nın önemli kollarından biri olan Bekr b. Vail kabilesinin savaşçı kolu olan Şeybanoğullarının bir boyu olan Beni Muḥallim’in bölgede yerleşik hayata geçenleri…
Bunu anlatmak uzun sürer. Imḥellemi kelimesi Muḥallim kelimesinin mahalli telaffuzu. Iblebbes (giydirilmiş), ımkesser (kırık), ımrekka (yamalı), ım‘ellım (öğretmen) kelimelerinde olduğu şekilde telaffuz ediliyor.
Şeybanoğulları bölge tarihinde önemli bir yere sahipler… Bir ara Şeyhoğulları adıyla bir devlet de kurmuşlar, merkezi Âmid ve Meyyafarikin olmak üzere… Otuz yıl kadar etkili olmuşlar. Ama bu kabilenin başka bir özelliği daha var. Birçok Harici lider çıkarmış, Harici mezhebinin yayıldığı kabilelerden biri. Abbasiler döneminde de uzun süre bölgede Haricilerin ciddi bir nüfuzu var. Ancak zamanla bölgedeki siyasi ve demografik yapıdaki değişim, güçlerini kırıyor. Aslında göçebe olan bu kabilelerin bazı kolları yerleşik hayata geçince kendi bünyelerinden kopuyorlar. Bir bakıma yerleşik hayatın kuralları işliyor ve dönüşüm kaçınılmaz oluyor. Diğer taraftan bölgede yaşayan farklı etnik unsurlarla, kabile ve aşiretlerle ilişkiler de değişimi tetikliyor. Esasında Imḥellemilerin yaşadığı coğrafyada daha önce köyler vardı. Nitekim mevcut köy adları da bunu gösteriyor. Ancak coğrafya hem Sasani-Bizans mücadelesinin yoğun geçtiği coğrafyanın bir parçası, hem de kavimlerin göçlerine açık bir alan… Bu sebeple hareketlilikten etkilenmesi kaçınılmaz bir durum. Bununla birlikte buradaki köylerin etnik durumu Osmanlı’nın bölgeye hâkimiyetinden beri çok değişmemiş. Nitekim Osmanlı’nın tahrirlerinde bu köyler Arap olarak zikrediliyor. Yani Ebşé köyünün dört asrı aşan bir Arap kimliği var. Mezarlar ve bölgede bulunan bazı yapılar çok daha öncesine giden bir yerleşimi gösteriyor. Anlayacağınız Imḥellemilerin buradaki varlıkları tahmin edilenden çok daha eski…
Bölgede Arapçanın konuşulduğu başka köyler var. Ancak bölge ahalisi onların Imḥellemi olmadıklarını bilir. Mesela Rajdiyé, Imḫaşniyé, Imneyzıl, Gundé, Erbıl, Eydo köylerinde Arapça konuşulur. Ancak bu köyler Imḥellemi değiller…
Imḥellemilerin kendilerine mahsus bir Arapça ağızları var. Özellikle kelimelerin telaffuzunda onlara ait özellikler dikkat çekiyor. Mesela bazı kelimelerde e harfini e il i arasında bir sesle telaffuz ediyorlar. Bazı harflerin uzatılması da onların ağızlarına mahsus… Ayrıca kullanılan Arapça da ana bünyeden kopmuş, uzun süre kendi coğrafyasıyla özdeşleşen özellikler kazanmış. Mesela kelimelere yüklenen anlamların bir kısmı bugünkü Arapçada pek kullanılmıyor, ama eski sözlüklerde var. Imḥellemiler ve dilleri üzerine yazılmış Arapça kitaplar var.
Imḥellemilerin ve bölgenin karakteristik bazı özellikleri var ki bunların bir kısmına değinmezsek olmaz. Bir kere uyumlu ve diğer kültürlerle ilişkiye açık bir topluluk… Mülayim oldukları için köylerinde kavgalar çevredeki diğer köylere nispetle daha az… Çalışkanlıkları dikkat çekiyor. Ellilerden sonra Lübnan ve Suriye’yle ilişkileri sebebiyle buraların etkisi bazı köylerde hissediliyor. Imḥellemi köyleri, şehir temizliği ve kültürünün hissedilebileceği köyler olmaları yönüyle de zikredilmeli…
Imḥellemiyé Arapçası ve kültürü üzerine yapılmış bazı çalışmalar var. Bölge son dönemlerde Cezire’nin diğer yerlerinde olduğu gibi kültürel erozyona maruz kalıyorsa da hiç olmazsa bölgede çalışan araştırmacıların bir envanter çalışması yapmaları ilim hayatımıza büyük katkı olur.

26 Haziran 2020 Cuma

Vezir Nizâmü’l-Mülk ve Siyerû’l-Mûlûk’ü Üzerine Değerlendirmeler

Muhammet Arslan
Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 
İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı
GİRİŞ
Selçûkîler dönemi için Nizâmü’l-Mülk (1018-1092) önemli bir siyâsi model olarak karşımıza çıkar. Nizâmü’l-mülk Alparslan ve Melikşah gibi Selçûkîler’in iki kudretli sultanına yaklaşık olarak otuz yıl vezirlik görevinde bulunmuştur.
Sultanın değişmesi veya tayini noktasında yapmış olduğu üst düzey devlet adamlığının yanı sıra eserleriyle de dikkatleri üzerine çekmiştir. Nizamiye medreselerinin açılması ve yazmış olduğu Siyerû’l-mûlûk’ü yine kendisini ön plana çıkaran çalışmaları arasında yerini almaktadır.
NİZÂMÜ’L-MÜLK’ÜN HAYATI
Nizâmü’l-Mülk, 21 Zilkade 408'de (10 Nisan 1018) Horasan'ın Tus şehrine bağlı Ractkan köyünde doğdu. Sultan Alparslan kendisini vezir tayin ettiğinde Abbasi Halifesi Kaim Bi-emrillah tarafından Nizâmü’l-mülk, Kıvamüddevle ve'd-din ve Razi, emiri'l-mü'minin lakapları verilmiş, ayrıca Tacü'l-hazreteyn, Vezir-i Kebir, Hace-i Büzürg ve Atabekü'lcüyuş gibi lakaplarla anılmıştır. Babası Ali b. İshak, Gazneliler'in Tus arnili ve Nukan kasabasının dihkanı idi. Annesini henüz bebekken kaybeden Nizâmü’l-mülk'ün eğitimiyle babası ilgilendi.[1]
Babasıyla beraber Gazneliler'in Horasan valisi Ebü'l-Fazl Sûrî'nin yanında görev alan Nizâmü’l-mülk, Dandanakan Savaşı'nın ardından babası ile birlikte Tûs'tan Hüsrevcird'e, oradan Gazne'ye gitti. Horasan tamamen Selçukluların eline geçince baba oğul Selçukluların hizmetine girdi.[2]
Nizâmü’l-mülk öncelikle Sultan Alparslan’a vezirlik yaptı.[3] Daha sonra ise Sultan Melikşah ona vezirlik görevini tevdi etti.[4] Böylece toplamda 30 yıl vezirlik görevini ifa etmiş oldu.[5]
Vezir Nizâmü’l-mülk çocukluğundan itibaren dinî ilimlere merak duydu. Kuran’ı Kerim eğitimini tamamladıktan sonra hadis ve fıkıh başta olmak üzere bazı derslerde dinî eğitimini tamamladı.[6]
Vezirin ilmî merakı yalnızca dinî ilimlerle sınırlı değildi. Nitekim Nizâmü’l-mülk, Sultan Melikşah’la birlikte astronomi uzmanlarını toplayıp bir toplantı yapmıştır. O toplantı da Nevruz günü, takvim başlangıcı ve bir rasathanenin kurulması kararlaştırıldı.[7]
Vezirlik makamının yetkilerini layıkıyla yerine getiren Nizâmü’l-mülk’e, Sultan Melikşah tarafından hil’at giydirildi ve atabeg lakabı verildi.[8] Bu lakap Selçûkîlerin kullanmış olduğu ilk lakaptı ve ilk defa Nizâmü’l-mülk’e verilmiştir.[9]
Nizâmü’l-mülk’ün sosyal yaşantısına dair kaynaklarda bazı bilgilere ulaşmak mümkündür. Nizâmü'l-Mülk dinine son derece bağlı bir müslümandı. Ezan sesini duyduktan sonra bütün işini yarıda bırakır, namazını kılmadan yeni bir işe başlamazdı. Ayrıca fakirleri yemeğe davet etmekten çok mutlu olur, onları kendisine yakın tutardı. Bu yüzden halk tarafından çok sevilmiş ve kendisine güven duyulmuştur.[10]
Ayrıca vezir Nizâmü’l-mülk, devrin sultanlarıyla birlikte fethedilen yerlerde öncelikle mezarlıkları ziyaret ettiğine dair kaynaklar bilgileri zikreder.[11] Yine aynı şekilde askerlerin halka yaptığı zulmü sultana bildirerek yoksullara muhtelif yardımlarda bulunduğunu kaynaklar zikretmektedir.[12]
Nizâmü’l-mülk'ün İslâm eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Başta Bağdat olmak üzere (459/ 1067) çeşitli şehirlerde tesis ettiği ve kendi adına nispetle "Nizamiye medreseleri" diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için gayret etmiş. Medreselere kitaplar bağışlamış. Araziler vakfetmiştir[13]
Vezir Nizâmü’l-mülk’ün ölümüne sebep olanlar hakkında kaynaklarda farklı rivayetler yer alsa da ölüm tarihi ve ölüm anı hakkında verilen bilgiler uyum sağlamaktadır. Buna göre vezirin ölümü olayı;  10 Ramazan (14 Ekim 1092) senesinde Batınî bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.[14] Sultan Melikşah Nizamülmülk, Terken Hatun, Tacülmülk ve diğer devlet adamlarıyla birlikte İsfahan'dan Bağdat'a hareket etti. Nihavend yakınlarındaki Sehne (Suhne) adlı köyde konakladıkları sırada Nizamülmülk, Ebu Tahir-i Erranl isimli bir batıni fedaisi tarafından öldürüldü (10 Ramazan 485 / 14 Ekim 1092)[15]
Hayatı boyunca Selçûkîlere büyük hizmetlerde bulunan vezirin öldürülmesi hakkında pek çok görüş zikredilmiştir. Katili bu cinayete azmettirenler arasında Melikşah'ın, Terken Hatun'un ve Hasan Sabbah'ın bulunduğu rivayet edilir. Ancak ba kaynaklarda Melikşah'ın Nizâmü’l-mülk'ün katlinden dolayı çok büyük üzüntü duyduğu ve yemin ederek olayla ilgili olmadığını belirttiği kaydedilmiştir.[16]
VEZİR NİZÂMÜ’L-MÜLK’ÜN SİYERÜ’L-MÛLÛK’Ü
Büyük Selçuklular döneminin en meşhur siyasetnamesi ünlü vezir Nizâmü’l-mülk'ün Siyasetname (Siyerü '1-mülük)adlı Farsça eseridir. Devlet kurumlarının teşekkülü, işleyişi, aksayan tarafları, alınacak tedbirler, kurumlara işlerlik kazandırmak için yapılması gereken düzenlemeler hakkında bilgiler içeren eseri Nizâmü’l-mülk, Melikşah'ın bilginlerden, bürokratlardan ve vezirlerden ülkeyi en iyi şekilde idare edebilmesi, din ve dünya işlerinde gerekli tedbirleri alması, kendi hayat düsturlarını, siyasi, içtimaî ve dini davranışlarını ayarlayabileceği bir kitap yazmalarınıistemesi üzerine kaleme almıştır. Elli bir fasıldan oluşan eser türün en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.[17]
Siyâsetnâme içerik açısından şöyle tasnif edilebilir. Nizâmü’l-mülk konu ile alakalı öncelikle kendi düşüncelerini zikreder. Hemen ardından konuyla alakalı varsa ayet ve hadislerden örnek verdikten sonra sahabe ve tabiinin konuyla alakalı söz veya davranışlarını zikreder. Bunlara ek olarak görüşünü desteklemek için eski İran kralları ve Gazneli sultanları hakkında da olaylara değinir.
Siyasetnâme baştan sona teoriden ziyade işin pratik yönüyle ilgilidir. Konunun felsefi boyutuna değinmeden yalnızca amelî boyutunu/ ne yapılması gerektiğini anlatır. Örneğin askerler arasında şu tarz olaylar meydana gelmiştir. Bunun düzeltilmesi için şunları yapmak gerekmektedir, şeklinde bilgilere yer vermektedir.[18]
Sultanın yapması veya yapmaması gereken nice konuyu kitabında zikreden Nizâmü’l-mülk bu konuda şu şekilde hareket edilmezse “Âl-i Selçuk yok olup gider” tarzında uyarıları mevcuttur.[19]
Kitabın muhtelif bölümlerinde haber veya hadis-i şerif başlıkları altında, varsa konuyla alakalı Hz. Peygamber’in (as.) hadisleri zikredilmektedir.
Herhangi bir konunun etkileyiciliğini artırmak veya önemine dikkat çekmek isteyen vezir Nizâmü’l-Mülk hikâye başlıkları altında eski dönem İran yöneticileri ve halkı hakkında bilgiler verir. Aynı zamanda Gazneliler zamanında şahit olduğu veya duyduğu olay var ise yine aynı başlık altında zikreder.
Kitabın pek çok bölümünde Hanefî ve Şafî mezhebine övgü diğer mezheplere yergi ifadesi bulunmaktadır. “Yeryüzünde makbul ve dosdoğru yolda ilerleyen, Allah’ın rahmetinin ikisi üzerine olası Hanefî ve Şafi diye iki mezhep vardır. Geri kalanlar beyhude ve sapkınlık, şek ve gümandan ibarettir.” şeklinde ifadeler bulunmaktadır.[20]
Mezhep taassubuna sahip olan Nizâmü’l-mülk aynı şekilde diğer mezheplere yermek maksatlı şu olayı nakleder: Nizâmü’l-mülk ile muhatap olan birisinin onun parmağındaki yüzüğü sürekli oynamasını bahane ederek onu Rafızî zannetmesi üzerine “Rafızî yaftasının üzerine atılmaması için 30.000 altın dinar harcadığını” zikreder.[21]
Nizâmü’l-mülk devlet işlerinin tanzimine dair nasihatlerinin yanı sıra kadınlarında devlet yönetiminden uzak durmasını istemektedir. “Büyük zararlara yol açacağından ve padişahın haşmet ve şanına halel getireceğinden ötürü hükümdarın astları üst yapmaması lazımdır. Bunlar özellikle ehl-i setr olup akılları bu işlere ermeyen kadınlardır. Zira bunlar nezih bir neslin devamı için vardırlar. Bu yüzden bulundukları yerde oturmalıdırlar. Onların övgüye en çok yaraşanları asil ve liyakatli, örtülü ve takvalı olanlarıdır.  … Tarihin bütün devirlerinde hükümdarın karısı hükümdara egemen olduğunda rezalet, şer, fitne ve fesattan başka bir şey ele geçmemiştir.[22]
KAYNAKÇA
Abdülkerim Özaydın, “Nizâmü’l-mülk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2007.
Ali Sevim - Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 1995.
Hasan Hüseyin Adalıoğlu, “Siyâsetnâme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2009.
İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, thk: Ömer Abdü’s-Selâm Tedmirî, Dârû’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1997.
Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, çev: Mehmet Taha Ayar, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017.
Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, hz: Abdullah Bakır, Çamlıca Yayınları, İstanbul, 2017.



[1] Abdülkerim Özaydın, “Nizâmü’l-mülk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2007,  33/194.
[2] Abdülkerim Özaydın, “Nizâmü’l-mülk”, 33/194.
[3] Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, hz: Abdullah Bakır, Çamlıca Yayınları, İstanbul, 2017, 43.
[4] Yazıcızâde Ali, Tevârih, 46.
[5] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, thk: Ömer Abdü’s-Selâm Tedmirî, Dârû’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1997, 8/354.
[6] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 8/356.
[7] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 8/255.
[8] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, 8/237.
[9] Abdülkerim Özaydın, “Nizâmü’l-mülk”, 195.
[10] Ali Sevim - Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 1995, 131. 
[11] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 8/311.
[12] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 8/236-237.
[13] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 8/166.
[14] İbnû’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 8/354
[15] Abdülkerim Özaydın, “Nizâmü’l-mülk”, 195.
[16] Abdülkerim Özaydın, “Nizâmü’l-mülk”, 195.
[17] Hasan Hüseyin Adalıoğlu, “Siyâsetnâme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 37/305. İstanbul, 2009.
[18] Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, çev: Mehmet Taha Ayar, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017, 61.
[19] Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, 93. 
[20] Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, 135.
[21] Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, 136.
[22] Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, 255.

LEKE...ONUR...

Prof. Dr. Mustafa ERTÜRK
Uzun zamandan beri aklımda olan ama beni sürekli rahatsız eden bir konuyu yazıp yazmama konusunda tereddüt etmiştim. Sonunda az da olsa bir şeyler yazmaya karar verdim. Konu: LEKE... Geçmişleri bilemem ama insan bulunduğu yerden itibaren bazı şeylere yeniden başlayabilmelidir. Ben de "hatırlatıcı" misyonuyla gerek örgündeki gerekse uzaktan eğitimdeki öğrencilerime sıklıkla söylediğim ve söylemeye de devam ettiğim bir hatırlatma vardı. Bu günler de sınav/ödev hazırlama günleri olduğu için belki bu durumu fırsat bilerek tekrar hatırlatayımsistedim:
"Şimdiki Gençler/Öğrenciler, ama gelecek ve daha gelecek kuşaklarımızın kurucuları! Geleceğinizi ve neslinizi kendi ellerinizle ipotek altına almayın! LEKElemeyin kendinizi ve sevdiklerinizi!
Nedir bu gelecek ? En yakın gelecekten en uzak geleceğe kadar, yani öldükten sonra bile, evren yok olana kadar... Nedir bu LEKE ? Her çeşit hırsızlık LEKEsi...Mesela en yakın gelecekten başlayacak olursak; sınava mı gireceksiniz ? Kopya çekerek/hırsızlık yaparak sizinle aynı kulvarda devam eden birilerinin mesela 0,0000000001 puanla önüne geçip diplomanızı almışsanız, artık o LEKEli bir diplomadır! O diplomayla almış olduğunuz her bir görev ve o görev vesilesiyle elde ettiğiniz maddi ya da manevi (para, mal, mülk, makam, mevki, itibar...) görünen kazanımlarınız da LEKElidir. Ve o LEKE kıyamete kadar sizinle beraber gidecektir. O LEKEnin ifşası da eninde sonunda hayattayken ya da bu dünyadan göçtükten sonra da mutlaka çıkacaktır. Ve o LEKEyle de anılacaksınız. Halbuki gayret göstererek, herhangi bir hırsızlık türüne tevessül etmeden alınan en düşük puan, herhangi bir hırsızlık çeşidiyle alınan en yüksek puandan daha şereflidir ve daha onurludur! Onursuzlukla elde edilen notla/puanla anılmak ne kötüsbirsanılmadır!
Diplomanızı hakkıyla aldınız diyelim, bir yerlere gelmek için de hak etmediğimiz halde hak etmiş gibi göstererek hak eden birilerinin yerine size görev veriliyorsa, o görev vesilesiyle elde ettiğiniz görünen bütün kazanımlarınız da LEKElidir... Kıyamete kadar sürecektir. Birilerinin hakkını çalarak zulme uğrattığınız o kişi ve bağlantısı olduğu ailesinin/yakının bir "aahh"ı, çaresizlik içerisinde gözünden dökülen bir "damla göz yaşı" okyanuslar kadar, deryalar kadar büyük bir zulmün ve LEKEnin sadece görünen kısımlarıdır. Ve o LEKE kıyamete kadar sizinle beraber gidecektir ve siz o LEKEyle anılacaksınız... Örnekleri çoğaltabildiğimiz kadar çoğaltabiliriz. İşte o LEKE aslında vicdanını "sızlatan", vicdanında zerre kadar da olsa bir "titreme" yapan şeydir. Şu gelip geçici hayatta tertemiz, dosdoğru, onurluca yaşamak ve yaşatmak varken, neden etkisi kıyamete kadar sürecek olan onursuzlukla ve LEKEli yaşanmış ve yaşanacak bir varlık olarak anılmak ister insan ? Hiç bir temizlik vasıtasının temizleyemediği, söküp atamadığı bu LEKEye bulaşmamak/LEKEyi bulaştırmamak için tek yol LEKE tutmayan ONURLU bir hayatla mümkün olacaktır. Ne mutlu ki LEKESİZ ONURLU bir yaşamı tercih edenlere!

24 Haziran 2020 Çarşamba

Tur Abdin


Prof. Dr. Adnan Demircan
Cezire’den bahsettikten sonra Tur Abdin’den bahsetmemek olmaz. Müslümanların hâkimiyetinden sonra zamanla Cezire, bu bölgede hâkim olan Arap kabilelerinin kökenine nispetle üç bölgeye ayrıldı. Bir bölgesi Diyaru Mudar olarak isimlendirildi. Bu bölgenin merkezi Harran’dı. Şimdi Şanlıurfa’ya bağlı tarihi bir ilçe… Maalesef hoyratça tahrip edilen ve edilmekte devam eden bir tarih var orada… Kısaca bir hazine… Ancak insanların çoğu bunun farkında değil. Çocuğundan büyüğüne insanları bu konuda bilinçlendirmek, yaşadıkları evlerin basit evler, gezdikleri sokakların herhangi bir sokak olmadığını öğretmen, kısaca üzerinde gezdikleri tarihin farkında olmalarını sağlamak lazım… Diyaru Mudar’da yaşayan Araplar, geleneksel Arap kabile tasnifinde Kuzey Araplarının önemli bir kolunu oluşturuyor. Kaysiler diye isimlendirilen ve Kelbilerle rekabet ve mücadeleleri olan Araplar Mudar’ın bir kolu…

21 Haziran 2020 Pazar

Siyah Öfke’nin Arabcası: Abbâsîler Döneminde Bir Zenci İsyanı

Ebu’l-Beşer el-Ebyâzî
25 Mayıs 2020’de Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) Minneapolis kentinde siyahi George Floyd'un neredeyse canlı yayınla gösterilen bir polis şiddeti sonucu hayatını kaybetmesi sonrası başlayan protestolar kısa sürede ülke geneline yayıldı. Gösterilerin pandemi sebebiyle sokağa çıkma yasaklarının devam ettiği bir dönemde yaygınlık kazanması da devlet otoritesini güvenlik ve sağlık sorumluluğunu îfâda ikileme düşürdü. Nitekim protesto hareketlerinin kontrolden çıkmasının ardından 16 eyaletteki 25 kentte sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak protestocular buna rağmen hız kesmedi. Mezkür hadise ABD’deki ilk protesto hareketi olmadığı gibi, anlaşıldığı kadarıyla son da olmayacak gibi görünüyor.[1]

Cezire Nam-ı Diğer Yukarı Mezopotamya

Prof. Dr. Adnan Demircan
Ne yazık ki dünyanın gidişatı yerel kültürlerin ve kimliklerin kısa sürede yok olacağını ihsas ettiriyor. Böyle giderse tabii…
Dünyanın her tarafında kendisini hissettiren değişimin, eskiyle yeninin şahidi son nesiliz muhtemelen… Söylediklerim benim yaşadığım coğrafya açısından geçerli… Çünkü globalleşmenin dünyanın farklı bölgelerindeki etkileri aynı değil… Her yerin serüveni farklı… Ama her bölge ölüme doğru hızla koşuyor.

18 Haziran 2020 Perşembe

Bence Böyle


Prof. Dr. Adnan Demircan
Yargılarımızın genellikle sınırlı bilgiye, hatta bilgisizliğe dayandığını zaman zaman söylüyorum.
Evet, tabiatımız gereği sürekli yargıda bulunuruz. Bazen isabet etsek de çoğu zaman yanılırız, ancak bunu yapmaya devam ederiz. Bu özelliğimiz, yanıltılmamıza ve kandırılmamıza da yol açar. Yine de bundan vazgeçmeyiz.
Elbette kimsenin yargılarını değiştirebilecek bir mekanizma yok. Anlatırsınız, söylersiniz, nasihat edersiniz. Muhatabınız kabul ya da reddeder. Bazen reddeder gibi görünür, ancak süreç içinde kabul eder. Kimsenin elinde mutlak bir endaze yok. Şimdi birileri Allah’ın kitabı ve sünnet var diyebilir, ancak onları anlamamız ve yorumlamamız da bizim kanaatimize ve yargımıza emanet. Böyle olmasaydı tefsir kitaplarında, hadis şerhlerinde ve fakihlerin görüşleri arasında bu kadar farklılık olmazdı.

17 Haziran 2020 Çarşamba

Araftakiler -Meal Yapmanın İmkanına Dair Bir Örnek-


Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
أعوذ بالله، بسم الله
وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ. وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّـنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟. وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ. اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ.
(A’raf 7/46-49)

Yazarlar