İran’ı savunmak gerekir mi?
Prof. Dr. İbrahim Barca
Hamas’ın askeri birliği İzzeddin Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023 tarihinde işgalci İsrail’e karşı gerçekleştirdikleri Aksa Tufanı saldırısı neticesinde İsrail, meşum Gazze Soykırımı sürecini başlattı. İsrailli Siyonistler, aslında işgal devletlerinin ilan yılı olan 1948’den beri Filistinlileri aşağılamakta, dinsel ve etnik özelliklerinden dolayı taciz etmekte; psikolojik ve fiili birçok işkence, katliam ve zulümleri onlara reva görmekteydi.[1]
Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığının bildirdiğine göre, İsrail’in
Gazze Soykırımı neticesinde bu yazının kaleme alındığı 8 Nisan 2026 tarihine
kadar, 72 bin 291 Filistinli hayatını kaybetti, 172 bin 68 kişi de yaralandı. Tabii
bazı yabancı kaynaklara göre katledilenlerin gerçek sayısı bundan kat kat daha
fazladır. Zira enkaz altında kalan, toplu mezarlara gömülen, hayvanlara
yedirilen, cesetleri paramparça edilen ve değişik amaçlarla kaçırılıp
kaybedilenlere dair herhangi bir malumat elde etmek şu an için mümkün değildir.
Bugüne değin devam eden soykırım süresince ABD tarafından kurulmuş
olan Siyonist İsrail, Gazze’ye yaklaşık 200 bin ton bomba attı. Bu miktar,
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının neredeyse 14 katına tekabül
etmektedir. BM kontrolündeki kampları, okulları, çadır kentleri, sivil binaları,
hastaneleri, camileri ve kiliseleri bombaladı. Hükümet binalarını, mezarlıkları,
caddeleri, yolları ve park alanlarını bilerek tahrip etti. Gazze’nin elektrik,
su, yakıt ve iletişim altyapısını çökertti. Dışarı ile bağlantısı olan tüm
kapıları kapattı. İlk yardım, acil insani gıda ve su yardımlarının girişini ya
tamamen yasakladı ya da bazı devletlerin baskısı sonucunda belli aralıklarla ve
ihtiyacın çok altındaki miktarlara izin verdi.
Gazze’ye karadan giren işgalci İsrailli askerler ve işgalci
yerleşimciler, Filistinlilere ait evlere girip iç çamaşırları giyip, kahkahalar
ve danslar eşliğinde video çekip paylaştılar. Top oynayarak, güneşlenerek ve
dans ederek içlerinde insanların yaşadıkları binaları uzaktan bombaladılar.
Filistinlilerin evlerinden değerli birçok şeyi çalıp sosyal medyada paylaştılar.
Öldürülmüş veya yerlerinden sürülmüş Filistinli çocuklara ait çocuk bahçelerine
girip buralarda –alay etmek ve eğlenmek için – çocuklar gibi oynadılar.
İsrailli keskin nişancılar Sevgililer Günü, Kadınlar Günü veya Doğum Günü
münasebetiyle sevgililerini, eşlerini ve annelerini görüntülü arayarak eğlence
olsun diye öldürdükleri Gazzeli bebekleri, çocukları ve kadınları, hatta
hayvanları; onları nasıl öldürdüklerini anlatarak övündüler. Bombalayıp
yaktıkları camilere girip Kur’ân mushaflarını parçalayıp üzerinde tepindiler.
Yerle bir ettikleri camilerde topluca hatıra fotoğrafları çektiler. Ele
geçirdikleri bazı camileri ibadet için kullanılamaz hale getirdikten sonra
duvarlarına Hz. Muhammed’e küfür ve hakaret içeren yazılar yazdılar. Bazı camileri
de askerlerin restoranına çevirdiler. Ellerine mikrofon alıp bu camilerde kendi
dinî dualarını ve metinlerini okudular. Yakıp yıktıkları camilerde ezan ile
alay ettiler. İntikam alıyoruz diye Hz. Muhammed’e hakaret içeren sözler
eşliğinde eğlendiler. et-Tabiin Okulu’na sığınmış birçok sivil vatandaşı sabah
namazı kılarken katlettiler. Binlerce Filistinliyi esir aldılar. Hapishanelerde
–Negev Çölündekinde olduğu gibi- onlara sistematik işkence ettikleri gibi çok
basit sebeplerle bazılarını katlettiler. Bazı kadın ve erkek esirlere tecavüz
ettiler. Tecavüz mağdurlarından bazıları yapılan işkencelerden dolayı ya öldüler
ya da akıllarını kaybettiler. Üstelik İsrail televizyonlarında yayınlanan bazı
tecavüz etme görüntüleri tüm dünyada infial yaratırken aşırı sağcı Siyonistler,
bunu doğal bir durum olarak gördüler ve failleri desteklediler. Bazı Filistinli
esirlerin çıplak hâldeki görüntülerini, sırtlarına zorla İsrail bayrağı
koydukları hallerini paylaştılar. İsrail hükümeti bugünlerde yaklaşık 10 bin
kadar Filistinli mahkûmun katledilmesine müsaade edecek idam etme kararını
meclislerinden geçirdi. Bu karar ile artık sadece Filistinli olduğu için esir
aldıkları birini kolaylıkla idam edebilecekler. Bu kararın alınmasına öncülük
eden İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı radikal Siyonist Itamar Ben-Gvir, bu kararın
alınmış olmasını şampanya patlatarak kutladı ve sevinç naraları attı. Bu karara
karşı dünyanın birçok farklı yerinde protesto gösterileri yapıldı. Maalesef
direniş ekseni dışındaki Müslüman ülkeler ve Müslüman halklar soykırım
süresince olduğu gibi bu karar karşısında da çoğunlukla sessiz ve pasif kaldılar.
Itamar Ben-Gvir, bilindik Siyonist reflekslerle Görkem Sevindik gibi bu karara
karşı çıkan bazı duyarlı Türkiyeli sanatçıları tehdit etmekten de geri kalmadı.
Malum olduğu üzere, Siyonistler zulümlerine karşı çıkan, onları eleştiren veya
onlarla beraber olmayan herkese baskı, şantaj ve tehdit ile yaklaşmaktadır. Onlara
direnen ve aldıkları kararlara ayak direyenlerin başlarına neler geldiği
herkesin malumudur. Birçok devlet yöneticisi, siyasetçi, oyuncu, iş adamı,
akademisyen, gazeteci değişik şekillerde katledildi.
Katlettikleri Filistinlilerin cesetlerine idrarlarını yapıp
cesetleri tekmelediler. Bazı cesetleri köpek ve diğer hayvanlara yedirdiler.
Filistinliler birçok katliamda çocuklarının, kardeşlerinin, akrabalarının,
arkadaşlarının ve komşularının parçalanmış cesetlerini poşetlerde taşımak
zorunda kaldılar. Mezar bulamadıkları ve soykırım saldırıları devam ettiği için
onları caddelerde, sokaklarda, evlerinin enkazında veya müsait gördükleri
herhangi bir yerde gömdüler. Siyonistler, esir alıp katlettikleri veya çatışma
esnasında yaralı yakaladıkları Filistinlilerin organlarını çaldılar. Bazı
İsrailli askerler yaralı Filistinlileri canlı kalkan olarak kullanmak için
arabalarının kaputuna bağladılar. Aç bıraktıkları bazı çocukları da içinde
bomba olan konservelerle katlettiler. Ellerinde beyaz bayrak taşıyan kadın ve
çocuklara da acımadılar. Eğlence için onları da katlettiler. Sınırlı sayıda
izin verdikleri yardım tırlarının bazılarını ya yaktılar ya da işgalci
yerleşimcilere gasp ettirdiler. Hatta bazı yardım tırlarının şoförlerini linç
ettiler. Bir BM kuruluşu olan UNRWA’ya (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki
Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) ait insani yardım
depolarını bombaladılar. Yetersiz beslenmeden dolayı birçok Filistinli çocuk
hayatını kaybetti. Bazen de –Nusayrat katliamında olduğu gibi- yardım
kamyonlarıyla Filistinlilerin içine sızıp katliamlar gerçekleştirdiler. [2]
Güya 10 Ekim 2025’te ABD’nin başkanlığında ve koordinesinde Gazze’de
“Gazze Çatışmasını Sona Erdirmeye Yönelik Kapsamlı Plan” adında bir ateşkes
anlaşması yürürlüğe girdi. Esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını, İsrail
ordusunun kademeli olarak geri çekilmesini, Gazze’nin teknokrat bir komite
tarafından yönetilmesini, bölgenin uluslararası destekle yeniden inşası, gönüllü
göç ve dönüş hakkı gibi hususları içeren 21 maddelik ateşkes anlaşmasına rağmen
Gazze Soykırımı düşüncede ve fiiliyatta hala devam etmektedir. İsrail, bu
ateşkes konusunda samimi değildir. Nitekim ateşkesten bu yana İsrail işgal
devleti güçleri, 715 Filistinliyi katletmiş ve 1968’ini de yaralamıştır.
İsrail, sözde Gazze Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasından sonra
direniş ekseninin Hamas dışındaki aktörlerine –Irak içindeki Haşdi Şaՙbî, Lübnan
Hizbullahı, Yemen Husileri ve özellikle direnişin başı olarak gördüğü İran
İslam Cumhuriyeti’ne- daha fazla yöneldi. Önceleri direniş ekseni içinde sayılan Suriye
ise 8 Aralık 2024 tarihinde İsrail için zararsız bir hale getirilmişti. ABD ve
İsrail, Türkiye ve bölge ülkelerinin de desteklemeleriyle Büyük Ortadoğu Projesi’ne
uyacak bir yönetimi Suriye’de hâkim kıldı. Bir başka tabirle Arap Baharı
Suriye’de de başarıldı. Eski Nusra lideri Colani’nin Ahmed Şaՙra olarak başkan
yapılmasının hemen akabinde Avrupa, ABD ve Körfez ülkelerine yaptığı
ziyaretleri, verdiği mesajlar; mezkûr devletlerin ona ve onun liderliğindeki Suriye’ye
yönelik olumlu destek mesajları ve adımları bunu göstermektedir.
Soykırım süresince Gazzelilere destek olan Lübnan Hizbullahı, Yemen
Husileri ile zaman zaman çatışan, saldırılarda bulunan ve bir dereceye kadar
onları zayıf düşüren Siyonist İsrail, son kertede en büyük düşman olarak gördüğü
İran’a saldırmak amacındadır. Nitekim İran’ı zayıf kılmak, İslam rejimini yıkıp
kendisine dost olan başka bir rejim ile değiştirmek, Süleyman mabedini üçüncü
kez inşa etmek ve direniş eksenini yıkmak için bu gereklidir. Ancak bunu tek
başına yapamaz. İran’a yönelik saldırılarında hamisi ve kurucusu olan ABD’yi
ikna etmeliydi. Bu süreçte ABD’nin başında Epstein dosyalarında adı binlerce
defa geçen Donald Trump’un olması Siyonist İsrail’e yaradı. İsrail’in bu aşamada
İran’a komşu olan Müslüman devletleri ikna etmesine ise gerek yoktu. Zira
İran’a karşı yapılacak bir savaşı ve/veya İran’da bir rejim değişikliğini
çoktandır arzulayan ve bekleyen birçok Müslüman devlet ve yerel güç
bulunmaktadır. Nitekim Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da ve Tunus’ta bunun
örnekleri görüldü. İsrail, Avrupa ve Nato’yu ikna etme görevini ise her zamanki
gibi abisi ve koruyucusu ABD’ye bırakır. Zira ne de olsa ABD hem Avrupa hem de
Nato ülkeleri arasında en güçlü ülke olduğu gibi herkesin kendisinden çekindiği
zorba bir emperyalist devlettir.
ABD/İsrail, 13 Haziran 2025 tarihinde direniş ekseninin başı olarak
gördükleri İran’a ani bir saldırı düzenledi. Saldırının hemen başlarında içlerinde
İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri’nin de bulunduğu üst düzey kuvvet
komutanları ve nükleer bilim insanları öldürüldü. İran’ın da bu saldırılara
balistik füzelerle cevap vermesi üzerine 1. İsrail/ABD-İran savaşı başladı. 12 gün
süren savaş sonucunda ABD’nin isteği üzerine 24 Haziran 2025 tarihinde bir
ateşkes gerçekleştirildi.
Umman’da bir araya gelen ABD ve İran heyeti arasında başta nükleer
silahlar edinme konusunda neredeyse uzlaşıldığı bir süreçte, İran tarafından iyi
niyetli beklentiler oluşmuş ve rehavete düşülmüşken ABD/İsrail, kalleşçe İran’a
“Aslanın Kükreyişi ve Destansı Gazap” adını verdikleri beklenmedik bir hava
saldırısı hareketi başlattı. Saldırıların ilk saatlerinde İran’ın dini önderi
Seyid Ali Hamaney ve ailesi başta olmak üzere birçok İranlı lider ve üst düzey
görevli ABD ve İsrail güçleri tarafından öldürüldüler. Tomahawk füzesi atılan
bir ilkokulda 200’e yakın masum çocuk katledildi. Ve bu ana kadar askeri,
nükleer, petrol, elektrik üretim tesisleri dahil olmak üzere demiryolları,
karayolları, köprüler, havalimanları, camiler, sinagoglar, hastaneler,
üniversiteler, Kızılay kurtarma ve yardım tesisleri ve sivil yerleşim yerleri ABD/İsrail
güçleri tarafından bombalandı. İran bu 2. ABD/İsrail saldırılarına karşılık “Gerçek
Vaat 4” adını verdiği operasyonlarla kendini savundu ve karşı saldırılarda
bulundu. Direkt olarak İsrail’e balistik füzeler fırlattığı gibi, Körfez’deki
ABD üslerine ve karargâhlarına saldırılarda bulundu. İran’ın komşuları olan
Müslüman ülkeler, bu duruma sessiz kaldılar. Hatta İran’ın Körfez ülkelerinde
bulunan ABD üslerine ve karargahlarına yönelik saldırıları neticesinde hemen
toplanıp birlikte İran’ı kınadılar. İran, savaşın ilerleyen günlerinde Hürmüz Boğazı'nı
özellikle ABD, İsrail ve onlarla beraber olan düşmanlarının gemilerine kapattı.
Geçişleri sıkılaştırdı. İran, bu önemli
hamlesiyle ABD ve İsrail saldırganlığını savuşturmaya çalışmıştır. Ve bunda
şimdilik başarıya ulaştığı da denilebilir. Nitekim bugün itibarıyla ABD Başkanı
Trump, İran ile 2 haftalık bir ateşkes üzerinde anlaştıklarını bildirdi.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırılarında belli amaç ve
hedefleri mevcuttur. İran’ın İsrail ve körfez ülkeleri için bir tehdit unsuru
olmaktan çıkarılması; Nükleer bir güce sahip olmasını engellemek, Balistik
füzelerini ve füze altyapısını yok etmek;
direniş ekseninin dağıtılması; büyük İsrail’in önünün açılması (Mescid-i
Aksâ’yı yıkıp Süleyman Mabedi’ni tekrar inşa etmek; Goog ve Magog/Yecüc ve
Mecüc savaşını başlatmak; güya İsrailoğullarına vadedilmiş kutsal toprakların
tümünü ele geçirmek); ABD’nin bölgedeki menfaat ve çıkarlarının güvence altına
alınması; İslam rejiminin değiştirilmesi, Sünni İslam için gerçekleştirilen boyunduruk
altına alma ve pasif kılınmanın Şii İslam için de uygulanması, siyasal ve
kurumsal İslam’ın son kalesinin yıkılması; İrani, Turani ve Arap halklarının
arasını açmak ve var olan güvensizliği daha da derinleştirmek; İran’ın Çin ve
Rusya hattından uzaklaştırılması ve böylece ABD’nin rakiplerinin güçlenmesinin
engellenmesi; yerel farklılıklarından istifade ederek İran topraklarının bir kaç
parçaya bölünmesi sayılabilir. Bu amaç ve hedeflerin varacağı nokta, son
kertede adeta Tanrı'yı kıyamete zorlamakla ifade edilebilir.
Hristiyan ABD’li ve Yahudi İsrailli liderler ve yetkililer siyonist
olduklarından birbirlerine oldukça benzemektedirler. Saldırganlıkları, savaş
ahlakları ve retorikleri benzer, hatta neredeyse aynıdır. Bu meyanda üç gün önce 5 Nisan 2026 tarihinde
ABD başkanı Donald Trump, İran’ı tehdit ederek çarşamba sabahına (8 Nisan 2026)
kadar Hürmüz Boğazı'nın açılmaması durumunda yapacaklarını şöyle ifade etti: “Bu
gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek…” Bunlar
bir medeniyete sahip olmadıklarından medeniyete düşmandırlar. Tıpkı Siyonistler
gibi. Sürgünler ve bunun yarattığı alçaklık kompleksi, içe kapanıklık ve kendi olamama
gibi özellikleri Siyonistlerin de bir medeniyet meydana getirmelerine engel
olmuştur. Medeniyetlerin gelişmesine katkı sunan Yahudileri, Siyonistlerden ve
bu mezkûr özellikteki Yahudilerden ayırmak gerekir tabii ki. Bir de medeniyet
ortaya koymuş ve medeniyet sahibi insaflı Avrupalıları/Hristiyanları ve
Yahudileri bundan istisna etmek gerekir. Trump’ın haddi aşan bir medeniyet yok
olacaktır mealindeki tehditleri üzerine Çin, Rusya, İspanya, Fransa gibi
devletlerin refleksleri ve Katolik Hristiyanların lideri Papa’nın söylemleri
olumludur. Yine Trump, geçenlerde gerçekleştirdiği bir basın toplantısında
İranlılara neden saldırıyoruz? Sorusuna karşı onlar hayvandır, demiştir.
Siyonistler de Gazze soykırım günlerinde Yahudi olmayanların insansı
hayvanlar/goyim olduklarını sıklıkla dillendirmişlerdir. Onların iyilerinin
sadece Yahudilere hizmet için var olduklarını deklare ediyorlardı. Ve özelde
Siyonistlere karşı olanları kadim dönemlerde Yahudilerin Tevrat’ta zikri geçen düşmanları
Ameleklere benzetiyorlardı. Tahrif edilmiş Tevratlarına göndermelerde bulunarak
kadınları, çocukları ve hayvanları dâhil tüm Ameleklerin öldürülmesi
gerektiğini en yüksek perdeden paylaşıyorlardı. Trump’ın azılı bir Hristiyan/NeoCon
ve Siyonist olan ABD savunma/savaş bakanı Pete Hegseth, sarhoş bir halde Hz.
Muhammed’e hakaret etmiş ve Müslümanları öldürün diye naralar atmıştır. American
Crusade (Amerikan Haçlı Seferi) adında bir kitabı da olan Pete, solculara,
küreselcilere ve İslamcılara karşı ABD’nin Haçlı Seferleri başlatmasını
istemektedir. Savunma Bakanı olması da bunu gerçekleştirmesi için Siyonistler
tarafından ona verilmiş bir paye olsa gerektir. İsrail başbakanı Netanyahu’nun
ise bu minvalde birçok retoriği bulunmaktadır. O da soykırım süresince İslam
medeniyetini ve medeniyet bilincine sahip Müslümanları, Hristiyan ve Yahudi
medeniyeti için yok edilmesi gereken bir düşman olarak lanse etmeye
çalışmıştır.
Yazının yazıldığı bugün için ABD/İsrail ile İran arasında 2
haftalık bir ateşkes anlaşması imzalanmış görünmektedir. Her iki taraf da şu
sıcak vakitlerde isteklerinin çoğunu karşı tarafa kabul ettirdiklerini deklare
ettiler. Her şeyin göreceli olarak vasıflandığı, karmaşıklıklara büründüğü, her
şeyden çok güçlü bir şekilde etkilendiği ve her şeyle etkileşimde olduğu
Postmodern dönem içinde bu savaşın neye evrileceğini, gerçekte sona erip
ermeyeceğini, sona erecekse nasıl sona ereceğini, devam edecekse nasıl ve ne
şekilde devam edeceğini veya bu savaşın diğer hangi savaşları tetikleyip
tetikleyemeyeceğini şimdiden kestirmek oldukça güçtür. Ancak tarihe not
düşürmek, çağımızın adil tanığı olmak ve ilahi hesap gününde alnı ak olarak
çıkmak için tarafımızı belirlememiz ve hakkın, haklının ve mazlumun yanında
olmamız gerekmektedir. Biz bir dünya insanı, bir doğulu, bir Sünni Müslüman
olarak İran’ın yanında ABD ve İsrail’in karşısında yer almamız gerektiğine
inanmaktayız. ABD ve İsrail, onların temsil ettikleri kapitalist-Evangelist-Siyonist
dünya, İran ve İran’ın temsil ettiği dünya karşısında hem daha köksüz hem daha
azgın, sapkın ve insan düşmanı, insani olanın düşmanıdır.
ABD ve İsrail’in kuruluş dönemlerinde, 2. Dünya Savaşı'nda ve
sonrasında dünya halklarına ve insanlarına karşı gerçekleştirdikleri sömürge,
katliam ve soykırım uygulamaları ortadadır. (Kızılderililer, Meksikalılar,
Vietnamlılar, Filipinliler, Somaliler, Iraklılar, Afganistanlılar,
Filistinliler, Ebû Gureyb Cezaevi’ndekiler, Guantanamo üssünde esir olanlar ve
başını Siyonistlerin çektikleri Epstein Adası bağlamında küçük çocuklara
yapılan kötülük ve zulümler herkese malumdur.) Geçenlerde Amerikalı siyaset
bilimci Mearsheimer bir konuşması esnasında bu meyanda şu cümleyi kullandı: “1971’den
2021’e kadar ABD 38 milyon insanı öldürdü.”
Postmodern dönemin en büyük düşünsel, ruhi ve eylemsel sorunu
adaletsizliktir. Ve bugün dünya insanları arasında en çok konuşulan kavram
adalettir. Aslında bu, teorik olarak adalet konusunda insanoğlunun elde ettiği
tarihî malumat ve tecrübenin çokluğuna rağmen modern dönemlerde yaşanan büyük
adaletsizliklerdir. Yani adaletin bugün için en çok konuşulan ve aranan bir
olgu olması; Gazze soykırımı ve ABD/İsrail-İran savaşları gibi adaletsizliğin
dibe ulaştığı pratikler ile adalet konusunda insanoğlunun ulaştığı yüksek teorik
bilinç arasındaki uçurumdan kaynaklanmaktadır. Her alanda çok hızlı
değişimlerin yaşandığı bu dönemde adaletsizlikler ve zulümler de hızlı bir
şekilde artmakta ve değişim göstermektedir. İnsanların bu süreçte yapmaları
gereken adaleti bu dönem için sağlayacak ve kendilerini rahatlatacak adil çözümler
bulmaktır. Ya insanoğlu kendisini bu aşamada geriye çekecek ve gelişmiş yapay
zekâya bu adaleti sağlatacaktır. Ya gelmesi beklenen 3. Dünya Savaşı'nı
hızlandıracak ki, neticede Gazze Soykırımı, ABD/İsrail-İran savaşları gibi dram
ve yıkımdan sonra –başka çare kalmadıktan sonra- kaynağı insan olan adalet
nispeten yenilenmektedir. Üçüncü şık ise diğer şıklara gerek kalmadan dünya
insanlarının bir bütün olarak adaleti bizzat kendilerinin yenilemesidir. Bunun
ilk adımı ise herkesin –birey, toplum, devlet olarak- toprak, etnisite, din,
mezhep, ideoloji, sınırlar, şirketler, strateji ve politikalar, zenginlik
vesaire hangi maslahat, özellik ve sahiplik konusunda olursa olsun zalim
olduğunu, bu veya şu şekilde küresel ve yereldeki zulümlere katkı sunduğunu
kabul etmesiyle atılabilir.
İran için en
son öneriye binaen, adalet bağlamında özelde şunu belirtmek isteriz. Bu yaşanan
savaşlar süresince İran’ı en çok İranlılar savundu. İran’daki İranî, Turânî ve
Arap halklar savundu. Azeri, Türkmen, Pers, Afgan, Kürt, Lor ve Belüc gibi
yerel unsurları savundu. İran’ı sadece Şiiler, ruhaniler, mollalar, ahundlar ve
dindarlar değil, muhalifler, Sünniler, sekülerler, yenilikçiler, modernistler,
Bahailer, Zerdüştler ve Sabiiler de savundu. Biz 29 Ekim 2022 tarihinde İran’da
icbari örtü görevlilerinin yanında iken Mehsa Eminî adında bir Kürt kızının
ölmesi ve ardından yaşanılanlar üzerine “İran’da Neler Oluyor” adlı bir yazı
yazmıştık. İran’ı bazı hususlardan dolayı eleştirmiştik. İran, eğer bugün
imzalanan geçici 2 haftalık ateşkesin uzamasıyla yakın günlerde ABD ve İsrail
saldırganlığından ve sıcak savaş ortamından sıyrıldığı gibi, bu kesimlere bir
borç olarak gecikmiş de olsa hemen bir dizi reform ve iyileştirme hayata
geçirmelidir. Belki bu İran için son şanstır. İran’ın barışçıl ve medeni olan
halkları, bunu hak etmektedir. Bunu ülkelerini savunmak için gösterdikleri
eşsiz fedakârlık ve cesaret örnekleriyle göstermişlerdir. Savaş başlar başlamaz,
birçok kişinin beklentisinin aksine, İranlılar bugüne değin de ülkelerini terk
etmediler. Hatta birçok rejim muhalifi İranlı, savaşmak ve ülkelerini korumak
için ülkelerine döndüler. Savaşın 40 günü boyunca kimse sığınaklara girmedi.
Özellikle de ABD ve İsrail’in bombalayacağız dedikleri köprülerde ve nükleer,
elektrik ve petrol üretim merkezlerinde canlı kalkan halkaları oluşturdular. Ülkelerinin
bu zorlu günlerinde muhalefeti ve eleştiriyi bir yana bırakıp rejimleri ve
devletleri ile yekvücut oldular.
Son söz olarak,
ABD ve İsrail’e karşı İran’ı savunmak gerekir, evet; ama İran’ın da tüm
farklılıklarıyla beraber tüm halkını ve vatandaşlarını savunması gerekir.
Kaynak: İbrahim
Barca, Gazze Bir Soykırımın Anatomisi, İstanbul: Siyer Yayınları, 2024.

Efradını cami ağyarını mani enfes bir yazı olmuş. Çok istifade ederek bir solukta okudum. Kaleminize emeğinize sağlık…
YanıtlaSil