8 Nisan 2026 Çarşamba

İran’ı savunmak gerekir mi?

İran’ı savunmak gerekir mi?

Prof. Dr. İbrahim Barca

Hamas’ın askeri birliği İzzeddin Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023 tarihinde işgalci İsrail’e karşı gerçekleştirdikleri Aksa Tufanı saldırısı neticesinde İsrail, meşum Gazze Soykırımı sürecini başlattı. İsrailli Siyonistler, aslında işgal devletlerinin ilan yılı olan 1948’den beri Filistinlileri aşağılamakta, dinsel ve etnik özelliklerinden dolayı taciz etmekte; psikolojik ve fiili birçok işkence, katliam ve zulümleri onlara reva görmekteydi.[1]

Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığının bildirdiğine göre, İsrail’in Gazze Soykırımı neticesinde bu yazının kaleme alındığı 8 Nisan 2026 tarihine kadar, 72 bin 291 Filistinli hayatını kaybetti, 172 bin 68 kişi de yaralandı. Tabii bazı yabancı kaynaklara göre katledilenlerin gerçek sayısı bundan kat kat daha fazladır. Zira enkaz altında kalan, toplu mezarlara gömülen, hayvanlara yedirilen, cesetleri paramparça edilen ve değişik amaçlarla kaçırılıp kaybedilenlere dair herhangi bir malumat elde etmek şu an için mümkün değildir.

Bugüne değin devam eden soykırım süresince ABD tarafından kurulmuş olan Siyonist İsrail, Gazze’ye yaklaşık 200 bin ton bomba attı. Bu miktar, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının neredeyse 14 katına tekabül etmektedir. BM kontrolündeki kampları, okulları, çadır kentleri, sivil binaları, hastaneleri, camileri ve kiliseleri bombaladı. Hükümet binalarını, mezarlıkları, caddeleri, yolları ve park alanlarını bilerek tahrip etti. Gazze’nin elektrik, su, yakıt ve iletişim altyapısını çökertti. Dışarı ile bağlantısı olan tüm kapıları kapattı. İlk yardım, acil insani gıda ve su yardımlarının girişini ya tamamen yasakladı ya da bazı devletlerin baskısı sonucunda belli aralıklarla ve ihtiyacın çok altındaki miktarlara izin verdi.

Gazze’ye karadan giren işgalci İsrailli askerler ve işgalci yerleşimciler, Filistinlilere ait evlere girip iç çamaşırları giyip, kahkahalar ve danslar eşliğinde video çekip paylaştılar. Top oynayarak, güneşlenerek ve dans ederek içlerinde insanların yaşadıkları binaları uzaktan bombaladılar. Filistinlilerin evlerinden değerli birçok şeyi çalıp sosyal medyada paylaştılar. Öldürülmüş veya yerlerinden sürülmüş Filistinli çocuklara ait çocuk bahçelerine girip buralarda –alay etmek ve eğlenmek için – çocuklar gibi oynadılar. İsrailli keskin nişancılar Sevgililer Günü, Kadınlar Günü veya Doğum Günü münasebetiyle sevgililerini, eşlerini ve annelerini görüntülü arayarak eğlence olsun diye öldürdükleri Gazzeli bebekleri, çocukları ve kadınları, hatta hayvanları; onları nasıl öldürdüklerini anlatarak övündüler. Bombalayıp yaktıkları camilere girip Kur’ân mushaflarını parçalayıp üzerinde tepindiler. Yerle bir ettikleri camilerde topluca hatıra fotoğrafları çektiler. Ele geçirdikleri bazı camileri ibadet için kullanılamaz hale getirdikten sonra duvarlarına Hz. Muhammed’e küfür ve hakaret içeren yazılar yazdılar. Bazı camileri de askerlerin restoranına çevirdiler. Ellerine mikrofon alıp bu camilerde kendi dinî dualarını ve metinlerini okudular. Yakıp yıktıkları camilerde ezan ile alay ettiler. İntikam alıyoruz diye Hz. Muhammed’e hakaret içeren sözler eşliğinde eğlendiler. et-Tabiin Okulu’na sığınmış birçok sivil vatandaşı sabah namazı kılarken katlettiler. Binlerce Filistinliyi esir aldılar. Hapishanelerde –Negev Çölündekinde olduğu gibi- onlara sistematik işkence ettikleri gibi çok basit sebeplerle bazılarını katlettiler. Bazı kadın ve erkek esirlere tecavüz ettiler. Tecavüz mağdurlarından bazıları yapılan işkencelerden dolayı ya öldüler ya da akıllarını kaybettiler. Üstelik İsrail televizyonlarında yayınlanan bazı tecavüz etme görüntüleri tüm dünyada infial yaratırken aşırı sağcı Siyonistler, bunu doğal bir durum olarak gördüler ve failleri desteklediler. Bazı Filistinli esirlerin çıplak hâldeki görüntülerini, sırtlarına zorla İsrail bayrağı koydukları hallerini paylaştılar. İsrail hükümeti bugünlerde yaklaşık 10 bin kadar Filistinli mahkûmun katledilmesine müsaade edecek idam etme kararını meclislerinden geçirdi. Bu karar ile artık sadece Filistinli olduğu için esir aldıkları birini kolaylıkla idam edebilecekler. Bu kararın alınmasına öncülük eden İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı radikal Siyonist Itamar Ben-Gvir, bu kararın alınmış olmasını şampanya patlatarak kutladı ve sevinç naraları attı. Bu karara karşı dünyanın birçok farklı yerinde protesto gösterileri yapıldı. Maalesef direniş ekseni dışındaki Müslüman ülkeler ve Müslüman halklar soykırım süresince olduğu gibi bu karar karşısında da çoğunlukla sessiz ve pasif kaldılar. Itamar Ben-Gvir, bilindik Siyonist reflekslerle Görkem Sevindik gibi bu karara karşı çıkan bazı duyarlı Türkiyeli sanatçıları tehdit etmekten de geri kalmadı. Malum olduğu üzere, Siyonistler zulümlerine karşı çıkan, onları eleştiren veya onlarla beraber olmayan herkese baskı, şantaj ve tehdit ile yaklaşmaktadır. Onlara direnen ve aldıkları kararlara ayak direyenlerin başlarına neler geldiği herkesin malumudur. Birçok devlet yöneticisi, siyasetçi, oyuncu, iş adamı, akademisyen, gazeteci değişik şekillerde katledildi.

Katlettikleri Filistinlilerin cesetlerine idrarlarını yapıp cesetleri tekmelediler. Bazı cesetleri köpek ve diğer hayvanlara yedirdiler. Filistinliler birçok katliamda çocuklarının, kardeşlerinin, akrabalarının, arkadaşlarının ve komşularının parçalanmış cesetlerini poşetlerde taşımak zorunda kaldılar. Mezar bulamadıkları ve soykırım saldırıları devam ettiği için onları caddelerde, sokaklarda, evlerinin enkazında veya müsait gördükleri herhangi bir yerde gömdüler. Siyonistler, esir alıp katlettikleri veya çatışma esnasında yaralı yakaladıkları Filistinlilerin organlarını çaldılar. Bazı İsrailli askerler yaralı Filistinlileri canlı kalkan olarak kullanmak için arabalarının kaputuna bağladılar. Aç bıraktıkları bazı çocukları da içinde bomba olan konservelerle katlettiler. Ellerinde beyaz bayrak taşıyan kadın ve çocuklara da acımadılar. Eğlence için onları da katlettiler. Sınırlı sayıda izin verdikleri yardım tırlarının bazılarını ya yaktılar ya da işgalci yerleşimcilere gasp ettirdiler. Hatta bazı yardım tırlarının şoförlerini linç ettiler. Bir BM kuruluşu olan UNRWA’ya (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) ait insani yardım depolarını bombaladılar. Yetersiz beslenmeden dolayı birçok Filistinli çocuk hayatını kaybetti. Bazen de –Nusayrat katliamında olduğu gibi- yardım kamyonlarıyla Filistinlilerin içine sızıp katliamlar gerçekleştirdiler. [2]

Güya 10 Ekim 2025’te ABD’nin başkanlığında ve koordinesinde Gazze’de “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmeye Yönelik Kapsamlı Plan” adında bir ateşkes anlaşması yürürlüğe girdi. Esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını, İsrail ordusunun kademeli olarak geri çekilmesini, Gazze’nin teknokrat bir komite tarafından yönetilmesini, bölgenin uluslararası destekle yeniden inşası, gönüllü göç ve dönüş hakkı gibi hususları içeren 21 maddelik ateşkes anlaşmasına rağmen Gazze Soykırımı düşüncede ve fiiliyatta hala devam etmektedir. İsrail, bu ateşkes konusunda samimi değildir. Nitekim ateşkesten bu yana İsrail işgal devleti güçleri, 715 Filistinliyi katletmiş ve 1968’ini de yaralamıştır.

İsrail, sözde Gazze Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasından sonra direniş ekseninin Hamas dışındaki aktörlerine –Irak içindeki Haşdi Şaՙbî, Lübnan Hizbullahı, Yemen Husileri ve özellikle direnişin başı olarak gördüğü İran İslam Cumhuriyeti’ne- daha fazla yöneldi.  Önceleri direniş ekseni içinde sayılan Suriye ise 8 Aralık 2024 tarihinde İsrail için zararsız bir hale getirilmişti. ABD ve İsrail, Türkiye ve bölge ülkelerinin de desteklemeleriyle Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyacak bir yönetimi Suriye’de hâkim kıldı. Bir başka tabirle Arap Baharı Suriye’de de başarıldı. Eski Nusra lideri Colani’nin Ahmed Şaՙra olarak başkan yapılmasının hemen akabinde Avrupa, ABD ve Körfez ülkelerine yaptığı ziyaretleri, verdiği mesajlar; mezkûr devletlerin ona ve onun liderliğindeki Suriye’ye yönelik olumlu destek mesajları ve adımları bunu göstermektedir.

Soykırım süresince Gazzelilere destek olan Lübnan Hizbullahı, Yemen Husileri ile zaman zaman çatışan, saldırılarda bulunan ve bir dereceye kadar onları zayıf düşüren Siyonist İsrail, son kertede en büyük düşman olarak gördüğü İran’a saldırmak amacındadır. Nitekim İran’ı zayıf kılmak, İslam rejimini yıkıp kendisine dost olan başka bir rejim ile değiştirmek, Süleyman mabedini üçüncü kez inşa etmek ve direniş eksenini yıkmak için bu gereklidir. Ancak bunu tek başına yapamaz. İran’a yönelik saldırılarında hamisi ve kurucusu olan ABD’yi ikna etmeliydi. Bu süreçte ABD’nin başında Epstein dosyalarında adı binlerce defa geçen Donald Trump’un olması Siyonist İsrail’e yaradı. İsrail’in bu aşamada İran’a komşu olan Müslüman devletleri ikna etmesine ise gerek yoktu. Zira İran’a karşı yapılacak bir savaşı ve/veya İran’da bir rejim değişikliğini çoktandır arzulayan ve bekleyen birçok Müslüman devlet ve yerel güç bulunmaktadır. Nitekim Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da ve Tunus’ta bunun örnekleri görüldü. İsrail, Avrupa ve Nato’yu ikna etme görevini ise her zamanki gibi abisi ve koruyucusu ABD’ye bırakır. Zira ne de olsa ABD hem Avrupa hem de Nato ülkeleri arasında en güçlü ülke olduğu gibi herkesin kendisinden çekindiği zorba bir emperyalist devlettir.

ABD/İsrail, 13 Haziran 2025 tarihinde direniş ekseninin başı olarak gördükleri İran’a ani bir saldırı düzenledi. Saldırının hemen başlarında içlerinde İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri’nin de bulunduğu üst düzey kuvvet komutanları ve nükleer bilim insanları öldürüldü. İran’ın da bu saldırılara balistik füzelerle cevap vermesi üzerine 1. İsrail/ABD-İran savaşı başladı. 12 gün süren savaş sonucunda ABD’nin isteği üzerine 24 Haziran 2025 tarihinde bir ateşkes gerçekleştirildi.  

Umman’da bir araya gelen ABD ve İran heyeti arasında başta nükleer silahlar edinme konusunda neredeyse uzlaşıldığı bir süreçte, İran tarafından iyi niyetli beklentiler oluşmuş ve rehavete düşülmüşken ABD/İsrail, kalleşçe İran’a “Aslanın Kükreyişi ve Destansı Gazap” adını verdikleri beklenmedik bir hava saldırısı hareketi başlattı. Saldırıların ilk saatlerinde İran’ın dini önderi Seyid Ali Hamaney ve ailesi başta olmak üzere birçok İranlı lider ve üst düzey görevli ABD ve İsrail güçleri tarafından öldürüldüler. Tomahawk füzesi atılan bir ilkokulda 200’e yakın masum çocuk katledildi. Ve bu ana kadar askeri, nükleer, petrol, elektrik üretim tesisleri dahil olmak üzere demiryolları, karayolları, köprüler, havalimanları, camiler, sinagoglar, hastaneler, üniversiteler, Kızılay kurtarma ve yardım tesisleri ve sivil yerleşim yerleri ABD/İsrail güçleri tarafından bombalandı. İran bu 2. ABD/İsrail saldırılarına karşılık “Gerçek Vaat 4” adını verdiği operasyonlarla kendini savundu ve karşı saldırılarda bulundu. Direkt olarak İsrail’e balistik füzeler fırlattığı gibi, Körfez’deki ABD üslerine ve karargâhlarına saldırılarda bulundu. İran’ın komşuları olan Müslüman ülkeler, bu duruma sessiz kaldılar. Hatta İran’ın Körfez ülkelerinde bulunan ABD üslerine ve karargahlarına yönelik saldırıları neticesinde hemen toplanıp birlikte İran’ı kınadılar. İran, savaşın ilerleyen günlerinde Hürmüz Boğazı'nı özellikle ABD, İsrail ve onlarla beraber olan düşmanlarının gemilerine kapattı. Geçişleri sıkılaştırdı.  İran, bu önemli hamlesiyle ABD ve İsrail saldırganlığını savuşturmaya çalışmıştır. Ve bunda şimdilik başarıya ulaştığı da denilebilir. Nitekim bugün itibarıyla ABD Başkanı Trump, İran ile 2 haftalık bir ateşkes üzerinde anlaştıklarını bildirdi.

ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırılarında belli amaç ve hedefleri mevcuttur. İran’ın İsrail ve körfez ülkeleri için bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılması; Nükleer bir güce sahip olmasını engellemek, Balistik füzelerini ve füze altyapısını yok etmek;  direniş ekseninin dağıtılması; büyük İsrail’in önünün açılması (Mescid-i Aksâ’yı yıkıp Süleyman Mabedi’ni tekrar inşa etmek; Goog ve Magog/Yecüc ve Mecüc savaşını başlatmak; güya İsrailoğullarına vadedilmiş kutsal toprakların tümünü ele geçirmek); ABD’nin bölgedeki menfaat ve çıkarlarının güvence altına alınması; İslam rejiminin değiştirilmesi, Sünni İslam için gerçekleştirilen boyunduruk altına alma ve pasif kılınmanın Şii İslam için de uygulanması, siyasal ve kurumsal İslam’ın son kalesinin yıkılması; İrani, Turani ve Arap halklarının arasını açmak ve var olan güvensizliği daha da derinleştirmek; İran’ın Çin ve Rusya hattından uzaklaştırılması ve böylece ABD’nin rakiplerinin güçlenmesinin engellenmesi; yerel farklılıklarından istifade ederek İran topraklarının bir kaç parçaya bölünmesi sayılabilir. Bu amaç ve hedeflerin varacağı nokta, son kertede adeta Tanrı'yı kıyamete zorlamakla ifade edilebilir. 

Hristiyan ABD’li ve Yahudi İsrailli liderler ve yetkililer siyonist olduklarından birbirlerine oldukça benzemektedirler. Saldırganlıkları, savaş ahlakları ve retorikleri benzer, hatta neredeyse aynıdır.  Bu meyanda üç gün önce 5 Nisan 2026 tarihinde ABD başkanı Donald Trump, İran’ı tehdit ederek çarşamba sabahına (8 Nisan 2026) kadar Hürmüz Boğazı'nın açılmaması durumunda yapacaklarını şöyle ifade etti: “Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek…” Bunlar bir medeniyete sahip olmadıklarından medeniyete düşmandırlar. Tıpkı Siyonistler gibi. Sürgünler ve bunun yarattığı alçaklık kompleksi, içe kapanıklık ve kendi olamama gibi özellikleri Siyonistlerin de bir medeniyet meydana getirmelerine engel olmuştur. Medeniyetlerin gelişmesine katkı sunan Yahudileri, Siyonistlerden ve bu mezkûr özellikteki Yahudilerden ayırmak gerekir tabii ki. Bir de medeniyet ortaya koymuş ve medeniyet sahibi insaflı Avrupalıları/Hristiyanları ve Yahudileri bundan istisna etmek gerekir. Trump’ın haddi aşan bir medeniyet yok olacaktır mealindeki tehditleri üzerine Çin, Rusya, İspanya, Fransa gibi devletlerin refleksleri ve Katolik Hristiyanların lideri Papa’nın söylemleri olumludur. Yine Trump, geçenlerde gerçekleştirdiği bir basın toplantısında İranlılara neden saldırıyoruz? Sorusuna karşı onlar hayvandır, demiştir. Siyonistler de Gazze soykırım günlerinde Yahudi olmayanların insansı hayvanlar/goyim olduklarını sıklıkla dillendirmişlerdir. Onların iyilerinin sadece Yahudilere hizmet için var olduklarını deklare ediyorlardı. Ve özelde Siyonistlere karşı olanları kadim dönemlerde Yahudilerin Tevrat’ta zikri geçen düşmanları Ameleklere benzetiyorlardı. Tahrif edilmiş Tevratlarına göndermelerde bulunarak kadınları, çocukları ve hayvanları dâhil tüm Ameleklerin öldürülmesi gerektiğini en yüksek perdeden paylaşıyorlardı. Trump’ın azılı bir Hristiyan/NeoCon ve Siyonist olan ABD savunma/savaş bakanı Pete Hegseth, sarhoş bir halde Hz. Muhammed’e hakaret etmiş ve Müslümanları öldürün diye naralar atmıştır. American Crusade (Amerikan Haçlı Seferi) adında bir kitabı da olan Pete, solculara, küreselcilere ve İslamcılara karşı ABD’nin Haçlı Seferleri başlatmasını istemektedir. Savunma Bakanı olması da bunu gerçekleştirmesi için Siyonistler tarafından ona verilmiş bir paye olsa gerektir. İsrail başbakanı Netanyahu’nun ise bu minvalde birçok retoriği bulunmaktadır. O da soykırım süresince İslam medeniyetini ve medeniyet bilincine sahip Müslümanları, Hristiyan ve Yahudi medeniyeti için yok edilmesi gereken bir düşman olarak lanse etmeye çalışmıştır.

Yazının yazıldığı bugün için ABD/İsrail ile İran arasında 2 haftalık bir ateşkes anlaşması imzalanmış görünmektedir. Her iki taraf da şu sıcak vakitlerde isteklerinin çoğunu karşı tarafa kabul ettirdiklerini deklare ettiler. Her şeyin göreceli olarak vasıflandığı, karmaşıklıklara büründüğü, her şeyden çok güçlü bir şekilde etkilendiği ve her şeyle etkileşimde olduğu Postmodern dönem içinde bu savaşın neye evrileceğini, gerçekte sona erip ermeyeceğini, sona erecekse nasıl sona ereceğini, devam edecekse nasıl ve ne şekilde devam edeceğini veya bu savaşın diğer hangi savaşları tetikleyip tetikleyemeyeceğini şimdiden kestirmek oldukça güçtür. Ancak tarihe not düşürmek, çağımızın adil tanığı olmak ve ilahi hesap gününde alnı ak olarak çıkmak için tarafımızı belirlememiz ve hakkın, haklının ve mazlumun yanında olmamız gerekmektedir. Biz bir dünya insanı, bir doğulu, bir Sünni Müslüman olarak İran’ın yanında ABD ve İsrail’in karşısında yer almamız gerektiğine inanmaktayız. ABD ve İsrail, onların temsil ettikleri kapitalist-Evangelist-Siyonist dünya, İran ve İran’ın temsil ettiği dünya karşısında hem daha köksüz hem daha azgın, sapkın ve insan düşmanı, insani olanın düşmanıdır.

ABD ve İsrail’in kuruluş dönemlerinde, 2. Dünya Savaşı'nda ve sonrasında dünya halklarına ve insanlarına karşı gerçekleştirdikleri sömürge, katliam ve soykırım uygulamaları ortadadır. (Kızılderililer, Meksikalılar, Vietnamlılar, Filipinliler, Somaliler, Iraklılar, Afganistanlılar, Filistinliler, Ebû Gureyb Cezaevi’ndekiler, Guantanamo üssünde esir olanlar ve başını Siyonistlerin çektikleri Epstein Adası bağlamında küçük çocuklara yapılan kötülük ve zulümler herkese malumdur.) Geçenlerde Amerikalı siyaset bilimci Mearsheimer bir konuşması esnasında bu meyanda şu cümleyi kullandı: “1971’den 2021’e kadar ABD 38 milyon insanı öldürdü.”

Postmodern dönemin en büyük düşünsel, ruhi ve eylemsel sorunu adaletsizliktir. Ve bugün dünya insanları arasında en çok konuşulan kavram adalettir. Aslında bu, teorik olarak adalet konusunda insanoğlunun elde ettiği tarihî malumat ve tecrübenin çokluğuna rağmen modern dönemlerde yaşanan büyük adaletsizliklerdir. Yani adaletin bugün için en çok konuşulan ve aranan bir olgu olması; Gazze soykırımı ve ABD/İsrail-İran savaşları gibi adaletsizliğin dibe ulaştığı pratikler ile adalet konusunda insanoğlunun ulaştığı yüksek teorik bilinç arasındaki uçurumdan kaynaklanmaktadır. Her alanda çok hızlı değişimlerin yaşandığı bu dönemde adaletsizlikler ve zulümler de hızlı bir şekilde artmakta ve değişim göstermektedir. İnsanların bu süreçte yapmaları gereken adaleti bu dönem için sağlayacak ve kendilerini rahatlatacak adil çözümler bulmaktır. Ya insanoğlu kendisini bu aşamada geriye çekecek ve gelişmiş yapay zekâya bu adaleti sağlatacaktır. Ya gelmesi beklenen 3. Dünya Savaşı'nı hızlandıracak ki, neticede Gazze Soykırımı, ABD/İsrail-İran savaşları gibi dram ve yıkımdan sonra –başka çare kalmadıktan sonra- kaynağı insan olan adalet nispeten yenilenmektedir. Üçüncü şık ise diğer şıklara gerek kalmadan dünya insanlarının bir bütün olarak adaleti bizzat kendilerinin yenilemesidir. Bunun ilk adımı ise herkesin –birey, toplum, devlet olarak- toprak, etnisite, din, mezhep, ideoloji, sınırlar, şirketler, strateji ve politikalar, zenginlik vesaire hangi maslahat, özellik ve sahiplik konusunda olursa olsun zalim olduğunu, bu veya şu şekilde küresel ve yereldeki zulümlere katkı sunduğunu kabul etmesiyle atılabilir.

İran için en son öneriye binaen, adalet bağlamında özelde şunu belirtmek isteriz. Bu yaşanan savaşlar süresince İran’ı en çok İranlılar savundu. İran’daki İranî, Turânî ve Arap halklar savundu. Azeri, Türkmen, Pers, Afgan, Kürt, Lor ve Belüc gibi yerel unsurları savundu. İran’ı sadece Şiiler, ruhaniler, mollalar, ahundlar ve dindarlar değil, muhalifler, Sünniler, sekülerler, yenilikçiler, modernistler, Bahailer, Zerdüştler ve Sabiiler de savundu. Biz 29 Ekim 2022 tarihinde İran’da icbari örtü görevlilerinin yanında iken Mehsa Eminî adında bir Kürt kızının ölmesi ve ardından yaşanılanlar üzerine “İran’da Neler Oluyor” adlı bir yazı yazmıştık. İran’ı bazı hususlardan dolayı eleştirmiştik. İran, eğer bugün imzalanan geçici 2 haftalık ateşkesin uzamasıyla yakın günlerde ABD ve İsrail saldırganlığından ve sıcak savaş ortamından sıyrıldığı gibi, bu kesimlere bir borç olarak gecikmiş de olsa hemen bir dizi reform ve iyileştirme hayata geçirmelidir. Belki bu İran için son şanstır. İran’ın barışçıl ve medeni olan halkları, bunu hak etmektedir. Bunu ülkelerini savunmak için gösterdikleri eşsiz fedakârlık ve cesaret örnekleriyle göstermişlerdir. Savaş başlar başlamaz, birçok kişinin beklentisinin aksine, İranlılar bugüne değin de ülkelerini terk etmediler. Hatta birçok rejim muhalifi İranlı, savaşmak ve ülkelerini korumak için ülkelerine döndüler. Savaşın 40 günü boyunca kimse sığınaklara girmedi. Özellikle de ABD ve İsrail’in bombalayacağız dedikleri köprülerde ve nükleer, elektrik ve petrol üretim merkezlerinde canlı kalkan halkaları oluşturdular. Ülkelerinin bu zorlu günlerinde muhalefeti ve eleştiriyi bir yana bırakıp rejimleri ve devletleri ile yekvücut oldular.

Son söz olarak, ABD ve İsrail’e karşı İran’ı savunmak gerekir, evet; ama İran’ın da tüm farklılıklarıyla beraber tüm halkını ve vatandaşlarını savunması gerekir.

 


Kaynak: İbrahim Barca, Gazze Bir Soykırımın Anatomisi, İstanbul: Siyer Yayınları, 2024.



[1] İbrahim Barca, Gazze Bir Soykırımın Anatomisi, İstanbul: Siyer Yayınları, 2024, 7, 39.

[2] İbrahim Barca, Gazze Bir Soykırımın Anatomisi, İstanbul: Siyer Yayınları, 2024, 57-61.


 

1 yorum:

  1. Efradını cami ağyarını mani enfes bir yazı olmuş. Çok istifade ederek bir solukta okudum. Kaleminize emeğinize sağlık…

    YanıtlaSil

Yazarlar