Adnan Demircan
Hatırat ve nehir söyleşi kitapları ilgi duyduğum türlerden
biri… Bir dönem özellikle hocalar tuttukları notları yayınlama hususunda çok ketum
davranıyorlardı. Elbette çevrelerindeki insanları kırmama kaygısı taşıyanları
vardı. Ancak önemli bir kısmı fincancı katırlarını ürkütmek istemiyorlar,
başlarına iş açmaktan çekiniyorlardı.
Bilindiği gibi son iki asra yakın siyasî serencamımız sebebiyle birçok insan ciddi baskılara maruz kaldı. Muhakkak bu satırları okuyanlardan bazı kişiler bizzat bu baskıların bazılarına maruz kalmışlardır. Ancak geçmişte maruz kalınan baskının bir boyutu da psikolojik…
Daha önce birçok aydının “Hocazadeler ve hoca olanlar
yazmalı ki, ülkemizin yakın geçmişinde yaşananları ve eğitim serüveninin zorluklarını
öğrenelim ve gelecek nesillere aktarabilelim.” çerçevesinde temennilerini dile
getirdiklerini hatırlıyorum. Öte yandan yazmayanlar ve konuşmayanlar sebebiyle
hatırat ve son dönemlerde popüler olan nehir söyleşi kitaplarından mahrum oluşumuz
sebebiyle kaynaklık değeri tartışılması gereken, ancak doğru bir yöntemle
önemli bilgilerin elde edileceği bir kaynağı da kaybetmiş oluyoruz.
Son dönemlerde zikredilenlere benzer kaygılar taşıdıkları için
mi bilinmez, birçok hocanın hatırat ve nehir söyleşi kitapları yayınlandı.
Ayrıca hocalara ithafen armağan kitapları yayınlandı,
yayınlanıyor. Armağan kitapları, hocanın akademik hayatının takdir edilmesinin
bir ifadesi olarak öğrencileri ve arkadaşları tarafından yayınlanan kitaplar…
Bunların bir kısmı hatırat ve nehir söyleşi bölümlerini de ihtiva edebiliyor. Böylece
birkaç türün birleştirildiği kitaplarla da karşılaşıyoruz.
Hocaların ve özellikle
ilahiyat hocalarının hatıratlarından ve onlarla yapılan nehir söyleşi kitaplarından
ulaşabildiklerimi okumaya çalışıyorum. Üniversite öğrencilik hayatım YÖK
kanununun kabul edildiği dönemde başladığı için yazılanların bir kısmının
şahidiyim ya da bilgi sahibiyim. Kanaat ve kısmen bilgi sahibi olduğum bazı
konularda hocaların kanaatlerini ve deneyimlerini okumak elbette zevkli… Bazı
kitaplar takdiri ve emek verenlere teşekkürü hak ediyor. Ancak itiraf etmeliyim
ki okuduğum bazı metinler beni ciddi anlamda hayal kırıklığına uğratıyor.
Yıllarca akademide ders anlatmış her hocanın hayatı çok renkli
olmayabilir. Kırk elli yılını evle fakültedeki bürosu arasında gidip gelerek ve
ders anlatarak geçiren bir hocanın yaşadıkları ilgi çekmeyebilir. Bazı hocaların
bu sürede evleri ve hatta fakülteye gidip gelirken kullandıkları yol bile
değişmeyebiliyor. Dahası hocaların hayatları arasında ciddi benzerlikler
görebiliriz. Bunları bir yere kadar anlıyorum. Ama kendini ifade edememe, edebi
kaygı taşımayan bir anlatım okuyucuyu mutlu etmez. Bu sebeple bazı metin yazarlarına
şaşırdığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Tabii bu arada söz konusu kitapların
yayınlanması sürecinde yayınevlerinin ciddi bir editörlük hizmeti vermedikleri
de bir gerçek. Zira kitapların büyük bir kısmı satmayacak nitelikte… Bu sebeple
maliyet açısından fazladan bir harcama yapmayı göze alamıyorlar.
Yukarıda söylediklerimi birkaç cümleyle açmak istiyorum. Bazen
bir hoca hatıratından kendisinden bahsederken üçüncü tekil şahıs olarak
bahsedebiliyor. Bazen de ismiyle ve lakabıyla kendinden bahsediyor. Örneğin “Adnan
oku gitti, Adnan olanlar sebebiyle üzüldü.” diyor. Hoca hayatını yazarken bile
ürkek ve çekingen davranıyor. Belki bunu tevazu sebebiyle yaptığını düşünüyor,
ama yaşadıklarına sahip çık[a]mıyor gibi bir izlenim veriyor. Hâlbuki “li-külli
maḳâmin
maḳâl”
[her durum ve yerde söylenecek söz vardır -veya tersinden- her sözün söylenecek
bir yeri vardır] sözü fehvasınca söyleneceklerin bağlama, yere, bahsettiğimiz
metin olduğuna göre metne uygunluğunu gözetmek gerekir. Ayrıca yayın kararından
önce hatırat ve nehir söyleşi türü nitelikli metinler okumak da yararlı
olabilir…
İşin edebi yönü bir tarafa hatıratların okuyucuyu bıktıracak
kadar uzun olmasından da kaçınmak gerekir. Belki söylenecekler uzun bir metni
gerektiriyordur.
Anlatılanlar, anlatılması gerektiği kadar anlatılmalı… Bir
durum sebebiyle sözü uzayacaksa da müsamaha ile karşılanır. Ancak birbirinin
tekrarı olan veya insanın hayatında önemi tartışmalı, okuyucuya bir şey
vermeyen anlatılardan kaçınmak gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir hatırat
kitabında şiirsel değeri edebiyat eleştirmenleriyle tartışılmayan veya onlardan
geçmesi mümkün olmayan, ortaokulda ya da lisede yazılan bir şiiri okuyucuya
takdim etmek ne kadar isabetli bir tercihtir, kuşkuluyum.
Aslında şimdiye kadar okuduğum hatıratlarla ilgili daha uzun
soluklu yazılar yazmam mümkün, ama burada amacım bu değil… Okuduğum metinlerin
bende bıraktığı etkiye gelmek istiyorum. Zamanla okuduğum metinler, benim de
tuttuğum ve şu anda yaşadıklarımın az bir kısmını oluşturan yaklaşık üç yüz
sayfalık notlar konusunda hevesimi ve cesaretimi kırdı. Elbette bu metinler yayınlanacaksa
çok ciddi kritikten geçmesi lazım. Ancak şu andaki kararım buna teşebbüs
etmemek… Çünkü bakıyorum, hocaların birçoğunun yaşadıkları ilginç bir şekilde birbirine
benziyor. Maddi sıkıntılar, dinî eğitim sürecinde yaşanan zorluklar, gösterilen
fedakârlıklar… Bunların hepsi yaşayan açısından önemlidir. Buna itiraz edecek değilim.
Ancak bunlar anlatılacaksa kişiye ait olanın muhataba en uygun şekilde takdim
edilmesi için çaba harcanması gerekir.
Karamsar bir tablo çizdikten sonra dün okuduğum ve beni bu
yazıyı yazmaya cesaretlendiren bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Prof. Dr.
Şaban Öz kardeşim, merhum babası Mehmet Salih Öz Amca ile yaşadıklarının bir
kısmını kaleme aldığı kitabının dizgi nüshasını göndermiş. Bu satırlar
yayınlandığında muhtemelen kitap henüz yayınlanmamış ya da yeni yayınlanmış
olacak.
Kitapla ilgili peşinen şunu söyleyeyim:
Bıktıracak kadar uzun değil, hatta ilgiyi devam ettirecek
kadar kısa…
Tadında bir hatırat…
Edebi kaygı taşıyan birisinin kaleminden çıktığı için
kendisini okutuyor…
Sadece baba ile oğul arasındaki ilişkiyi anlatmıyor, bir
döneme ve unutulmaya yüz tutmuş bir kültüre ve değerlere dikkat çekiyor.
Şaban Hoca’nın hatıralarından birkaçını kendisinden şifahi
olarak da dinlediğim için görmediğim babasını ve çevresini biraz biliyorum.
Hayatında önemli bir yeri olan babasının “Bir gün daha kal.” sözünü kitabın
başlığı olarak seçmiş. Hakikaten isabetli bir tercih olmuş. Şaban Hoca’nın
hayatında iz bırakan, ancak kendisinin cebrî anlayışıyla bakarsak sonucu değiştirilmeyecek
bir söz… Sözün bağlamını merak edenler kitaptan okurlar.
Okuduğum yazarlar ve kitapların kahramanları hakkında herkes
gibi ben de bir yargı oluşturuyorum. Şaban Hoca kardeşim için yargımı şimdilik yayınlamayı
düşünmediğim hatıratıma bırakayım. Ancak buradaki kelam bağlamında şunu söylemeden
de geçemeyeceğim. Şaban Hoca babasıyla ilişkilerini anlatırken kendisini de
başarılı bir şekilde anlatmış. Karakterini, hedeflerini, yaşanmışlıklara karşı
görüş ve duruşunu anlıyorsunuz.
Burada Şaban Hoca’dan değil, babasından biraz bahsetmek
istiyorum. Bazı insanlar temiz bir fıtrata sahipler… Varlığı, çevresindeki
insanlara değer katar. Salih Amca böyle bir insan… Fıtraten temiz… Dinî eğitimi
yok belki ama dini bütün bir Müslüman. Bunu riya için yapmıyor. Ahlaklı, dürüst…
Dürüstlüğe çok önem veriyor. İnsanları kandırmıyor, kendisine inananlara ihanet
etmiyor. Bu zamanda böyle insanları ne kadar özlemişiz! Dahası insanların gözüne
sokmadan çevresine maddî-manevî katkıda bulunuyor. Mekânı cennet olsun.
Kitaba gelirsek, Şaban Hoca, elbette babasıyla
yaşadıklarının hepsini bu kitapta tüketmemiş, bazı hatıraları kendisine
saklamış. Bunu hem kitapta ifade ediyor hem de metnin kurgu ve akışından bunu
çıkarıyorsunuz. Bu da onun hakkı…
Peki, kitap bize ne anlatıyor?
Çocukların babalarına çok benzedikleri… Uzun zamandır
kalıtım dikkatimi çeken bir konu… Kanaatimce insanın kalıtım haritası birçok
bileşkeden meydana geliyor. Bununla birlikte kalıtıma etki eden faktörler eşit
değil.
Kitapta mizah da var, duygusallık da…
Zaman zaman gözleriniz yaşarırsa sorumluluk kabul etmem.
İlginçtir, neredeyse birebir yaşadığım birkaç anı da çıktı
karşıma… Söylemem o ki, bazen kendinizi kitapta görürseniz şaşırmayın.
Bu kitap, Şaban Hoca ile paylaştığım sebeplerden dolayı
devamını da getirecek gibi…
En azından anneyle ilgili de bir kitap bekliyoruz.
Salih Amca’nın kitabın başlığı olarak seçilen sözünden
mülhem olarak temennimi ve beklentimi buraya not ediyorum:
Yazmaya devam et…
Yüreğine sağlık kardeşim…

Kaleminize zihninize sağlık hocam. Lütfetmişsiniz, tüm geçmişlerimizin ruhları şad olsun. Allah cem-i cümlesini rahmetiyle kuşatsın.
YanıtlaSil