24 Ocak 2026 Cumartesi

Trumpizm: Modern Sömürünün Yeni Adı ve Amerika Hegemonyasının Sonu


Trumpizm: Modern Sömürünün Yeni Adı ve Amerika Hegemonyasının Sonu

                                                                                  Doç. Dr. Cuma Karan

İletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, değişim ve dönüşüm süreçlerini de aynı hızla şekillendirmektedir. Bu hızlı dönüşüm, yalnızca toplumsal yapıları değil; düşünce kalıplarını, öngörüleri ve tarihsel analiz yöntemlerini de ciddi biçimde sarsmaktadır. Bu nedenle tarihteki tecrübeleri bugüne birebir taşımak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Ancak bu, geçmişin tamamen işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, günümüzün hızlı değişim süreçleri içerisinde geçmişin izdüşümlerini, benzer duyguların ve reflekslerin tarihsel örneklerini görmek mümkündür. Bu sayede bazı tespit ve temennilerde bulunmak mümkündür. Tabii ki araştırmacıların önünde en büyük engellerden biri; tasavvur ile hakikati, tespit ile temenniyi birbirine karıştırmaktır. Yaşadığımız problemlerin temelinde, ilkelerden ziyade hislerin, tepkisel davranışların ve histerik duyguların siyasal eylemleri belirlemiş olmasıdır. Irkçılık, mezhepçilik, dünyayı tek elden yönetme arzusu, kendi fikrini mutlak doğru kabul etme, başkasına danışma ihtiyacı duymama ve en küçük eleştiriyi dahi tahammül edilemez görme gibi olumsuz insani tutumlar, günümüzde güç ve iktidar mekanizmalarıyla birleşerek devlet düzenlerinde somut karşılıklar bularak günümüzde birçok haksızlığa ve zulme kapı aralamaktadır. Tarih, bu tür zihniyetlerin örnekleriyle doludur. Bu açıdan bazı tespitlerde bulunmak mümkündür:

Bu bağlamda ilk tespit şudur: Hitler’in taşıdığı duygu ve zihniyet bugün de farklı aktörler üzerinden varlığını sürdürmektedir. Güce doymayan, sürekli daha fazlasını isteyen ve kendisini merkeze koyan bu anlayışın benzer sonuçlar üretmesi kaçınılmazdır. Bu durum şaşırtıcı değil; aksine tarihsel sürekliliğin doğal bir sonucudur.

İkinci tespit, bölgenin jeopolitik ve ekonomik durumu ile beraber yer altı ve yer üstü zenginliklerinin tarih boyunca olduğu gibi bugün de aynı stratejik değeri koruduğudur. Bunun en açık delili, geçmişte savaş alanı olan coğrafyaların bugün de benzer çatışmaların merkezinde yer almasıdır. Coğrafya değişmemekte, yalnızca aktörler ve söylemler dönüşmektedir.

Üçüncü tespit ise, Bugün olduğu gibi geçmişte de küçük ve yerel yapıların karşılıklı dayanışma yoluyla varlıklarını sürdürmeleridir. Cahiliye dönemindeki hilf ve civâr gibi yapılar bunun somut örnekleridir. Ancak günümüzde bu ilişkiler kapalı diplomatik süreçlerden çıkarak, açık, ani ve tamamen menfaat merkezli emperyalist bir dile dönüşmüştür. Övgü ve tehdit aynı cümle içinde yan yana durabilmekte; emperyalist baronlar bugün göklere çıkardığı bir aktörü, ertesi gün yerin dibine sokulabilmektedir.

İşte bu yeni siyasal dil ve zihniyet tarzını, “Trumpizm” olarak adlandırmak mümkündür. Trumpizm; ben-merkezli, tek kutuplu, rakip tanımayan ve dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi hedefleyen, açık ve kriz noktaları fırsata çeviren, Yahudi tüccar mantıklı bir hegemonya anlayışıdır. Bu anlayışta diplomatik dilin yerini doğrudan, nezaketin yerini tehdit, ilkenin yerini ise salt çıkarcılık almıştır. Trumpizm’in temel özelliklerinden biri, her şeyin aleni olmasıdır. Gizli diplomasi, örtük mesajlar ya da uzun vadeli stratejik sadakatler yoktur. Bugün aşırı övgüyle desteklenen bir aktör, yarın hiçbir gerekçe sunulmadan gözden çıkarılabilmektedir. Bu tutarsızlık, yalnızca siyasi stratejiden değil; aynı zamanda liderlik tarzının ruh hâlinden kaynaklanmaktadır. Peki Trumpizm dünyaya ne kazandırmakta ne kaybettirmektedir?

Tarihsel bir gerçeklik şudur: Bir güç zirveye ulaştığı anda, düşüş süreci de başlamış demektir. Nitekim İbn Haldun da bundan genişçe bahsetmiştir. İslâm düşüncesinde de karşılığını bulan bu ilke, kemalin ardından çözülmenin geleceğini ifade edilmiştir. Trumpizm, Amerikan siyasetinde ulaşılabilecek en uç noktayı temsil eder. Bu noktadan sonra genişleme değil, daralma kaçınılmazdır. Ancak ömrünün uzun veya kısalığı dünya ülkelerin siyasal basiretlerine bağlıdır. Bugün Avrupa, Orta Doğu ve Asya açık biçimde şunu tecrübe etmektedir:

Amerika’ya güvenmek stratejik bir risk hâline gelmiştir. NATO müttefikleri dahi yalnız bırakabilmekte, tehditkâr bir dille hizaya sokulmaya çalışılmakta, topraklarına göz dikile bilmektedir. Avrupa ülkeleri artık savunma politikalarını Amerika’dan bağımsız biçimde yeniden inşa etme arayışındadır.

Orta Doğu’da ise bu durum daha dramatik örneklerle görülmüştür. Türkiye’ye yönelik sert tehdit dili, Suriye’de müttefiklerin bir gecede terk edilmesi, Körfez ülkelerinin milyarlarca dolar ödemelerine rağmen korunmaması, Trumpizm’in “ucuz satan” karakterini açıkça ortaya koymuştur. Bu, doymak bilmeyen bir tüccar mantığının siyasete yansımasıdır.

Bu süreç böyle devam ederse, “Amerika’ya bağımlılık” fikrinin uzun vadede iflası anlamına gelmektedir. Bugün Kürtlerden Türklere, Araplardan Avrupalılara kadar geniş bir coğrafyada ortak bir bilinç oluşmaktadır: Amerika’ya bağımlı olmak değil, Amerika’dan bağımsız olmak gerekmektedir.

Çözüm ise yeniden yerel ve bölgesel birlikteliklere yönelmektir. İki ya da üç ülkenin ortak çıkarlar etrafında bir araya gelmesi, Trumpizm’in tek merkezli hegemonyasını engelleyerek dengeleyebilecek bir imkân olabilir. Son günlerde medyaya yansıdığı kadarıyla Türkiye, Pakistan, Mısır gibi ülkeler arasında gelişen iş birlikleri bu arayışın örnekleridir. Trumpizm krizleri çözme yerine ondan nemalanan bir menfaatçi zihniyettir. Bu zihniyet varlığını kendine yandaş bularak sürdürür. Mesela Gazze meselesi bu zihniyetin en çarpıcı tezahürlerinden biridir. Gazze artık bir insanlık meselesi değil; Davos’da imzalanan barış kuruluna göre (22.01.2026) ticari, turistik ve ekonomik bir proje olarak ele alınmaktadır. Üstelik bu projelerin finansmanında yine İslâm coğrafyasındaki ülkelerin yer alması, trajediyi daha da derinleştirmektedir.

Tarih, bu tür ikiyüzlü tutumları iyi bilir. Meşhur şair Ferazdek Hz. Hüseyin’e Kufeliler için; “Kalpler seninle, kılıçlar Yezid’le” sözü bugün de geçerliliğini korumaktadır. Birçok İslâm ülkesinin kalbi Gazze’de olsa da kılıçlarının Trump ve İsrail’le birlikte olduğu açıktır. Dünyada eşsiz bir inanç ve direniş örneğiyle bütün dünyanın dikkatinin çeken ve Siyonizm’in yalan ve içyüzünü ortaya koyan Gazze, bugün Trumpizm, Müslüman ülkelerin eliyle artık direniş sathı yerine “sahil, plaj ve ticari bir alana” dönüştürme yolunda hızlı adımlar atılmaktadır. Artık İsrail vatandaşları plaj için artık Alanya veya Şarm el-Şeyh’e gitmeyeceklerdir. Kısacası Trumpizm, Amerika’nın eski hegemonik gücünü sürdürebileceği bir yapı değildir. Bu süreç ya Amerika’nın içe kapanmasına ya da yeni bir küresel denge arayışına yol açacaktır. Hangisi olursa olsun, dünya artık eskisi gibi değildir. İletişim teknolojileri, her şeyi kayda almakta; hafızayı canlı tutmakta ve küçük toplulukların bile küresel ölçekte etkili olabilmesini mümkün kılmaktadır. Tarih göstermiştir ki, dünyayı çoğu zaman küçük ama örgütlü ve bilinçli topluluklar yönetmiştir. Bugün yaşanan dönüşüm de bu tarihsel gerçekliğin yeni bir tezahürüdür.

Çözüm; “Tevhidî Tarih Tezi ve Ortak İnsani Ahlâk”: Dünyada çözümsüz bir sorun yoktur. Her problemin mutlaka bir çözümü vardır. Bu bağlamda günümüz küresel krizlerinin çözümü, “Tevhidî Tarih Tezi” olarak adlandırılabilecek bütüncül bir bakış açısının yeniden inşa edilmesi, onun, bunun veya milli yahut mezhebi algılarla değil de tek olan Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir Müslümanca bakış oluşturmakta yatmaktadır. Tevhidî tarih tezi ne demektir? Nasıl ki Allah tektir; renklerimiz, dillerimiz, kültürlerimiz ve coğrafyalarımız farklı olsa da hepimiz aynı tek Allah’ın koyduğu evrensel ilkeler çerçevesinde hayatımızı anlamlandırıyorsak, sosyal ve siyasal hayatımızı da bu ortak ahlâkî zemin üzerinde inşa etmek zorundayız. Bu anlayış, yalnızca bireysel bir dindarlığı değil; insanı merkeze alan, paylaşımcı ve sorumluluk bilincine dayalı bir toplumsal yaşamı ifade eder. “Huzurum veya varlığım, başkasının huzur ve varlığıyla kaimdir” ilkesine dayanır. Bu çerçevede “Muhit Müslümanlığı”ndan, yani yalnızca kendi çevresiyle sınırlı bir din anlayışından çıkıp, insanlık merkezli bir Müslümanca yaşam tasavvuruna yönelmek zorundayız. Bu yaşam biçimi; hırslarından arındırılmış, adalet ve merhameti esas alan, Allah’ın temel ilkelerini sosyal hayata taşıyan bir bilinçtir. Bu bilincin temel dayanaklarından biri, Hz. Peygamber’in şu evrensel ilkesidir:

“Kişi, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Tirmizî, Sıfatü"l-kıyâme, 59)

Bu ilke, tek başına ele alındığında bile birçok küresel ve yerel sorunun çözümüne yeterli bir ahlâkî çerçeve sunmaktadır. Aynı şekilde “Müminler bir bedenin azaları gibidir” (Müslim, Birr, 66) hadisi, Müslümanlar arasında duyarlılık ve ortak kader bilincinin zorunlu olduğunu ifade eder. Eğer bir yerde acı yaşanıyor ve bu acı hissedilmiyorsa, burada iman bilincinin zayıflığından söz etmek kaçınılmazdır. İslam coğrafyası Trupizmin emperyal eylemlerine karşı bu noktada yeniden İslâmî temel ilkelere dönüş kaçınılmazdır. Elbette nefs, paylaşmayı ve fedakârlığı istemez; ancak iman, tevhid ilkeleriyle nefse hâkim olduğunda, birey şu soruyu sormak zorunda kalır:

“Kendim için istediğim şey, kardeşim için de adil ve hayırlı mıdır?”

Mezhep, devlet, kültür, coğrafya veya kimlik farklılıkları bu ilkenin önüne geçemez. Çünkü İslâm’ın temel ilkelerden biri şudur: Özgürlük, başkasına zarar verdiği noktada sona erer. Kişinin kendi çıkarı, bir başkasının zararına dönüşüyorsa, bu artık meşru bir talep olmaktan çıkar. Tarih, bu ilkenin uygulandığı dönemlerde toplumsal barışın sağlandığını açıkça göstermektedir. Bu aynı zamanda sosyolojik bir gerçekliktir: Komşusu açken tok olan toplumlar, uzun vadede güvenli ve huzurlu kalamazlar. Elinden hakkı, hukuku olanmış, herhangi bir konuda aç bırakılan birey ya da toplum, bir noktadan sonra tepki gösterir, fırsatı bulduğunda onu almaya kalkışır. Alamazsa bile içinde öfke ve intikama dönüşür. Oysaki bir Müslüman ne saldırır ne de saldırmayı meşru görür.

Bu bağlamda İslâm’ın temel ahlâkî ilkesi son derece nettir:

Bir Müslüman ne zulmeder ne de zulme razı olur.

Ne zalimdir ne de mazlumluğu kader olarak kabul eder.

Bu nedenle dünyada en fazla sorumluluk, iktidar sahibi olanlardan, güçlü devletlerden, etkili mezhep ve topluluklardan beklenir. Çünkü düzeltme gücü en fazla olanlar, aynı zamanda en büyük ahlâkî yükümlülüğe sahip olanlardır. Kısaca; Tevhidî tarih tezi, yalnızca geçmişi anlamaya yönelik bir teori değil, bugünü onarma ve geleceği inşa etme imkânı sunan evrensel bir ahlâk çağrısıdır. Bu çağrıya kulak verilmediği Allah’ın açık ve evrensel emirleri hakem kabul edilmediği sürece ne siyasal sistemler ne ekonomik modeller ne de askerî güçler kalıcı bir çözüm üretebilir.

Bazı Çıkarımlar:

Birinci olarak: Yaklaşık bir asır önce “Dünya büyük bir manevî buhran geçiriyor” tespitinde bulunan Said Nursi’nin, uzun analizler neticesinde Meclis-i Manevî bağlamında sarf ettiği “Şu inkılâbât için en yüksek seda İslâm’ın sedası olacaktır” ifadesinde “Müslümanlar” yerine özellikle “İslâm” kavramını tercih etmesi dikkat çekicidir. Bu tercih bir tesadüf değil, bilinçli bir kavramsal vurgudur. Zira günümüzde İslâm, yeni coğrafyalarda anlam ve karşılık bulmaya devam ederken, Müslüman toplumların önemli bir kısmı dünyevî arayışlar içerisinde neyi kaybettiklerinin dahi farkında değildir.

İkinci olarak: Trump figürü, modern Batı medeniyetinin günümüzdeki en somut ve görünür tezahürlerinden biridir. Said Nursi’nin Batı medeniyetine dair yaptığı eleştiriler ve teşhisler, bugün Trumpizm olgusu üzerinden okunduğunda dikkat çekici bir tarihsel süreklilik ve güncellik arz etmektedir.

Üçüncü olarak: Trumpizmin en yıkıcı etkilerinden biri, Müslüman toplumları ve onların siyasal elitlerini kendisine benzetme kapasitesidir. Bu durum, Müslümanların kendi değer dünyalarından uzaklaşmasına ve tarihsel bir çözülmeye meşruiyet kazandırmıştır. Neticede bu süreç, bir nesl-i cedîdin zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.

Dördüncü olarak: Trumpizm, “halis ve muhlis” bir menfaatçi-tüccar karakterini temsil etmektedir. Bu yönüyle kendi perspektifi içerisinde tutarlı, açık ve gizlemeden konuşan bir yapı sergiler. İlke merkezli bir siyaset anlayışı yerine şahsî menfaat ve enaniyeti esas alır. Dün sövülenin bugün övülmesi, bu zihniyet dünyasında bir çelişki olarak görülmez.

Beşinci olarak: Emperyalizmin şahs-ı manevîsinin güncel temsilcilerinden biri olan Trumpizmden kurtuluş, ancak mazlum coğrafyaların kendi iç dinamikleri etrafında kenetlenmesiyle mümkündür. Said Nursi’nin bir asır önce Kürtler özelinde dile getirdiği, fakat bütün mazlum toplumlar için geçerli olan şu ilke bugün daha berrak biçimde anlaşılmaktadır:

“Okumak, okumak, okumak; el ele, el ele, el ele.” İslâm’ın ilk emrinin “Oku” oluşu da bu bilinç inşasının ana temelini oluşturmaktadır.

Altıncı olarak: Aynı milletin, mezhebin ya da dinin mensuplarının birbirleriyle savaşmak yerine sulhu merkeze aldıkları ve ortak tehditlere karşı birlikte hareket edebildikleri gün, Trumpizmin tarihsel etkisini yitirmesi kaçınılmaz olacaktır.

Yedinci olarak: Trumpizmin beslendiği en önemli zeminlerden biri, Müslümanların İslâm’a aykırı eylemleridir. İslâm coğrafyasında Müslümanların çoğu zaman yine Müslüman eliyle zulme uğraması, “zalim eliyle tedip” şeklinde ifade edilen ilahî bir sünnetin işletilmesine zemin hazırlamaktadır. Muhammed İkbal’in “Müslümanlardan kaçın, İslâm’a sığının” sözü bu bağlamda son derece çarpıcıdır.  Hasan-ı Basrî; “Camiye gittim zalim idarecileri Allah’a şikâyet etmeye, bir baktım en ön safta onlar.” İbn Mes‘ûd (ra); “Kur’an’ı okuyan çok, Kur’an’ın lanetlediği ise daha çoktur.” Zira Kuran, kendisini okuyup yaşayana şefaat, yaşamayana lanet eder. Belki de günümüzdeki Müslüman toplumların dünyadaki bu zelil durumları da Kuran’ın bu laneti sebebiyledir. Bugün başta ülkemiz olmak üzere İslam coğrafyasındaki dindarlığın giderek azalmasındaki ana saik bu olsa gerek.

Sekizinci olarak: Tek din, tek dil, tek mezhep ya da tek millet merkezli “teklik” anlayışı, günümüzde küresel dünyada geçerliliğini yitirmiş; hatta çatışmaların temel nedenlerinden biri hâline gelmiştir. Bunun yerine, Kur’an’ın da vurguladığı üzere farklılıklar üzerine yaratılmış olmanın bir gereği olarak “birlikte yaşama” ve “beraberlik” ilkesi merkeze alınmalıdır. Tanıma (ta‘âruf) esasına dayalı bu yaklaşım, ötekini dönüştürme yerine olduğu gibi kabul etmeyi esas alır.

Dokuzuncu olarak: Gücün haklı kabul edildiği günümüz dünyasında kalıcı çözüm, İslâm’ın adalet, merhamet ve ahlâk merkezli ilkelerindedir. Ne var ki Müslüman toplumların önemli bir kısmı bu ilkelerden, cahiliye zihniyetini aşamadıkları için fiilen uzaklaşmıştır. Bunun sonucu olarak İslâm coğrafyası kan ve gözyaşıyla anılır hâle gelmiştir. Kur’an’ın açık ifadesiyle: “Allah kullarına zulmetmez; fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44) Trupizm’in en büyük sermaye kalemlerinden biri de toplumlarını memnun etmeyen idare ve idarecilerdir. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırması (04.01.2026) ve toplumun buna sessiz kalması buna örnektir. İslam tarihinde de bir Müslüman halk kendisine zulmeden ve ırkçılığa evrilen Emevi Devletin kalması buna Venezuela. Venezuela yıkması da benzer bir örnektir.

Onuncu olarak: Trumpizm birçok kavramı da özünden uzaklaştırdı, içini boşaltı, değersizleştirdi.  Mesela bütün sistemlerde “terör veya terörist” çok kötü veya nahoş, tehlikeli, itici birer kavram iken sıradanlaşan bir kavrama dönüşü verdi. Dün terör listesinde yer alan ve hatta başına ödül konulan biri, bugün Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı olarak ağırlanabiliyor. Bu aşınmada Müslüman zihninde de bazı değişimler yaşandı. Mesela, “ümmet” Hz. Peygamber’in Medine Anayasasındaki 2. Maddesinde Yahudileri de içine alacak şekilde “Medine’de yaşayanlar” bağlamında geniş, kucaklayıcı ve koruyucu bir kavram olarak ele alınırken günümüzün egemen Müslümanların zihninde egemen olmayan veya küçük gruplarına inkârı olarak kullanılması da bu zihni aşınmaya bir örnektir. Aynı şekilde Cihad kavramı; Küffara karşı bazı şartlarla gerçekleşmesine izin verilen bir kavram iken bugün “Güçlü Müslümanların zayıf Müslümanları öldürme” gerekçesi haline gelmiş olması düşündürücüdür. Oysaki Müslümanın Müslümana; “canı, malı ve ırzı haram kılınmıştır.” (Tirmizî, Birr 18) ama bugün Müslümanın kanı Müslüman kardeşi tarafından hem de Allah adıyla, “tekbirle” akıtılması nasıl bir vahşettir?

Sonuç olarak: Tüccar aklıyla hareket eden Trump’ın hesabından daha kuşatıcı ve nihai olan Allah’ın hesabıdır. Unutmayalım; “Allah, tuzak kuranların tuzaklarını en güzel şekilde bozar.” (Âl-i İmrân, 3/54) Temennimiz, mazlumların sahih bir iman ve istikametli bir duruşla yeniden ayağa kalkabilmesidir. Başımıza gelen musibetlerde kendi hatalarımızın payı inkâr edilemez. Ancak Hz. Musa’nın duasını da hatırdan çıkarmamak gerekir: “Rabbim! İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk edecek misin?” (A‘râf, 7/155) Şu ayet de herkese dokunduruyor. “Zalimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!” (Hud, 11/113) Ayetin tefsiri ile ilgili olarak Diyanet’in Kuran Yolu Tefsiri’nde şu bilgilere yer verir.

“Zulüm, “din ve ahlâk kanunlarıyla belirlenen sınırları aşmak, adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranmak” demektir. Kur’an’da zulüm, biri itikat diğeri ahlâk alanıyla ilgili olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Allah’ın kanunlarını çiğneyenler zalimlerdir; kâfirler zalimlerin kendileridir. (Bakara 2/229, 254) Ahlâk alanında ise “haddi aşmak, başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek” anlamını ifade eder. Bu davranışları sergileyene de zalim denir. Yüce Allah, zulmün her türlüsünü haram kılmış, Müslüman-kâfir ayırımı yapmaksızın zalimlere eğilim gösterilmemesini, yaptıkları kötülüklerin hoş karşılanmamasını ve onların yanında yer alınmamasını emretmiştir. İslâm’ın genel bir kuralı olarak Allah ve resulünün emrine uygun davranmayan kimsenin yanında yer alınmaz ve böyle bir âmirin dahi emrine itaat edilmez. (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megāzî”, 59) Şevkânî özet olarak, zalimle oturup kalkmaya ve onun emrinde görev almaya mecbur kalan kimsenin sözlerini, yaptıklarını ve yapmadıklarını dinin koyduğu kriterlerle ölçmesini, bu kriterlere uygun hareket edemediği takdirde mümkünse hemen zalimden uzaklaşmasını tavsiye etmektedir.

Şu ayet Trumpizm bağlamında zihniyetini ve onun yandaşlarını şu ifadelerle uyarıyor:

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.” (İsra, 17/16) Bu ayetin Kuran Yolu Tefsiri’nde “Zemahşerî’nin açıklaması sosyolojik bir yasaya işaret eder ve buradaki “emir”den maksat, Allah’ın söz konusu insanlara her türlü imkânları bol bol vermesidir; bu da onları şımarıklığa ve azgınlığa sevk eder. Böylece o ülke yoldan çıkmış olur. Râzî ise Allah şımarık yöneticilere iyi işleri, yani iman ve itaati emreder; fakat onlar ısrarla emre aykırı hareket edip günah işlerler. Âyetin bu bölümüne şöyle bir mana da verilmiştir: Halkının günahlara boğulması yüzünden bir toplumu helâk etmek istediğimizde, günahlar ortaya çıkınca hemen alelacele cezalandırmayız, bilâkis şımarık yöneticilerine bu günahlardan vazgeçmelerini emrederiz. Şevkânî ise “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarıklarını ve azgınlarını iş başına getiririz; onlar ise orada günah işlerler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.” Bu meale göre Allah’ın şımarıkları iş başına getirmesi, ilgili toplumun serbest iradesiyle kötülüğe sapmış olmasının tabii ve kaçınılmaz bir sonucunu ifade etmektedir.


 

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar