Trumpizm: Modern Sömürünün Yeni Adı ve Amerika Hegemonyasının Sonu
Doç. Dr. Cuma Karan
İletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, değişim ve dönüşüm süreçlerini de aynı hızla şekillendirmektedir. Bu hızlı dönüşüm, yalnızca toplumsal yapıları değil; düşünce kalıplarını, öngörüleri ve tarihsel analiz yöntemlerini de ciddi biçimde sarsmaktadır. Bu nedenle tarihteki tecrübeleri bugüne birebir taşımak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Ancak bu, geçmişin tamamen işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, günümüzün hızlı değişim süreçleri içerisinde geçmişin izdüşümlerini, benzer duyguların ve reflekslerin tarihsel örneklerini görmek mümkündür. Bu sayede bazı tespit ve temennilerde bulunmak mümkündür. Tabii ki araştırmacıların önünde en büyük engellerden biri; tasavvur ile hakikati, tespit ile temenniyi birbirine karıştırmaktır. Yaşadığımız problemlerin temelinde, ilkelerden ziyade hislerin, tepkisel davranışların ve histerik duyguların siyasal eylemleri belirlemiş olmasıdır. Irkçılık, mezhepçilik, dünyayı tek elden yönetme arzusu, kendi fikrini mutlak doğru kabul etme, başkasına danışma ihtiyacı duymama ve en küçük eleştiriyi dahi tahammül edilemez görme gibi olumsuz insani tutumlar, günümüzde güç ve iktidar mekanizmalarıyla birleşerek devlet düzenlerinde somut karşılıklar bularak günümüzde birçok haksızlığa ve zulme kapı aralamaktadır. Tarih, bu tür zihniyetlerin örnekleriyle doludur. Bu açıdan bazı tespitlerde bulunmak mümkündür:
Bu bağlamda ilk
tespit şudur: Hitler’in taşıdığı duygu ve zihniyet bugün de farklı aktörler
üzerinden varlığını sürdürmektedir. Güce doymayan, sürekli daha fazlasını
isteyen ve kendisini merkeze koyan bu anlayışın benzer sonuçlar üretmesi
kaçınılmazdır. Bu durum şaşırtıcı değil; aksine tarihsel sürekliliğin doğal bir
sonucudur.
İkinci tespit, bölgenin
jeopolitik ve ekonomik durumu ile beraber yer altı ve yer üstü zenginliklerinin
tarih boyunca olduğu gibi bugün de aynı stratejik değeri koruduğudur. Bunun en
açık delili, geçmişte savaş alanı olan coğrafyaların bugün de benzer
çatışmaların merkezinde yer almasıdır. Coğrafya değişmemekte, yalnızca aktörler
ve söylemler dönüşmektedir.
Üçüncü tespit
ise, Bugün olduğu gibi geçmişte de küçük ve yerel yapıların karşılıklı
dayanışma yoluyla varlıklarını sürdürmeleridir. Cahiliye dönemindeki hilf
ve civâr gibi yapılar bunun somut örnekleridir. Ancak günümüzde bu
ilişkiler kapalı diplomatik süreçlerden çıkarak, açık, ani ve tamamen menfaat
merkezli emperyalist bir dile dönüşmüştür. Övgü ve tehdit aynı cümle içinde yan
yana durabilmekte; emperyalist baronlar bugün göklere çıkardığı bir aktörü,
ertesi gün yerin dibine sokulabilmektedir.
İşte bu yeni
siyasal dil ve zihniyet tarzını, “Trumpizm” olarak adlandırmak mümkündür.
Trumpizm; ben-merkezli, tek kutuplu, rakip tanımayan ve dünyayı kendi çıkarları
doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi hedefleyen, açık ve kriz noktaları
fırsata çeviren, Yahudi tüccar mantıklı bir hegemonya anlayışıdır. Bu anlayışta
diplomatik dilin yerini doğrudan, nezaketin yerini tehdit, ilkenin yerini ise salt
çıkarcılık almıştır. Trumpizm’in temel özelliklerinden biri, her şeyin aleni
olmasıdır. Gizli diplomasi, örtük mesajlar ya da uzun vadeli stratejik
sadakatler yoktur. Bugün aşırı övgüyle desteklenen bir aktör, yarın hiçbir
gerekçe sunulmadan gözden çıkarılabilmektedir. Bu tutarsızlık, yalnızca siyasi
stratejiden değil; aynı zamanda liderlik tarzının ruh hâlinden
kaynaklanmaktadır. Peki Trumpizm dünyaya ne kazandırmakta ne kaybettirmektedir?
Tarihsel bir
gerçeklik şudur: Bir güç zirveye ulaştığı anda, düşüş süreci de başlamış
demektir. Nitekim İbn Haldun da bundan genişçe bahsetmiştir. İslâm düşüncesinde
de karşılığını bulan bu ilke, kemalin ardından çözülmenin geleceğini ifade
edilmiştir. Trumpizm, Amerikan siyasetinde ulaşılabilecek en uç noktayı temsil
eder. Bu noktadan sonra genişleme değil, daralma kaçınılmazdır. Ancak ömrünün
uzun veya kısalığı dünya ülkelerin siyasal basiretlerine bağlıdır. Bugün Avrupa,
Orta Doğu ve Asya açık biçimde şunu tecrübe etmektedir:
Amerika’ya
güvenmek stratejik bir risk hâline gelmiştir. NATO müttefikleri dahi yalnız
bırakabilmekte, tehditkâr bir dille hizaya sokulmaya çalışılmakta, topraklarına
göz dikile bilmektedir. Avrupa ülkeleri artık savunma politikalarını
Amerika’dan bağımsız biçimde yeniden inşa etme arayışındadır.
Orta Doğu’da
ise bu durum daha dramatik örneklerle görülmüştür. Türkiye’ye yönelik sert
tehdit dili, Suriye’de müttefiklerin bir gecede terk edilmesi, Körfez
ülkelerinin milyarlarca dolar ödemelerine rağmen korunmaması, Trumpizm’in “ucuz
satan” karakterini açıkça ortaya koymuştur. Bu, doymak bilmeyen bir tüccar
mantığının siyasete yansımasıdır.
Bu süreç böyle
devam ederse, “Amerika’ya bağımlılık” fikrinin uzun vadede iflası anlamına
gelmektedir. Bugün Kürtlerden Türklere, Araplardan Avrupalılara kadar geniş bir
coğrafyada ortak bir bilinç oluşmaktadır: Amerika’ya bağımlı olmak değil,
Amerika’dan bağımsız olmak gerekmektedir.
Çözüm ise yeniden yerel ve bölgesel birlikteliklere yönelmektir.
İki ya da üç ülkenin ortak çıkarlar etrafında bir araya gelmesi, Trumpizm’in
tek merkezli hegemonyasını engelleyerek dengeleyebilecek bir imkân olabilir.
Son günlerde medyaya yansıdığı kadarıyla Türkiye, Pakistan, Mısır gibi ülkeler
arasında gelişen iş birlikleri bu arayışın örnekleridir. Trumpizm krizleri
çözme yerine ondan nemalanan bir menfaatçi zihniyettir. Bu zihniyet varlığını
kendine yandaş bularak sürdürür. Mesela Gazze meselesi bu zihniyetin en çarpıcı
tezahürlerinden biridir. Gazze artık bir insanlık meselesi değil; Davos’da
imzalanan barış kuruluna göre (22.01.2026) ticari, turistik ve ekonomik bir
proje olarak ele alınmaktadır. Üstelik bu projelerin finansmanında yine İslâm
coğrafyasındaki ülkelerin yer alması, trajediyi daha da derinleştirmektedir.
Tarih, bu tür
ikiyüzlü tutumları iyi bilir. Meşhur şair Ferazdek Hz. Hüseyin’e Kufeliler için;
“Kalpler seninle, kılıçlar Yezid’le” sözü bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Birçok İslâm ülkesinin kalbi Gazze’de olsa da kılıçlarının Trump ve İsrail’le
birlikte olduğu açıktır. Dünyada eşsiz bir inanç ve direniş örneğiyle bütün
dünyanın dikkatinin çeken ve Siyonizm’in yalan ve içyüzünü ortaya koyan Gazze,
bugün Trumpizm, Müslüman ülkelerin eliyle artık direniş sathı yerine “sahil,
plaj ve ticari bir alana” dönüştürme yolunda hızlı adımlar atılmaktadır. Artık
İsrail vatandaşları plaj için artık Alanya veya Şarm el-Şeyh’e
gitmeyeceklerdir. Kısacası Trumpizm, Amerika’nın eski hegemonik gücünü
sürdürebileceği bir yapı değildir. Bu süreç ya Amerika’nın içe kapanmasına ya
da yeni bir küresel denge arayışına yol açacaktır. Hangisi olursa olsun, dünya
artık eskisi gibi değildir. İletişim teknolojileri, her şeyi kayda almakta;
hafızayı canlı tutmakta ve küçük toplulukların bile küresel ölçekte etkili
olabilmesini mümkün kılmaktadır. Tarih göstermiştir ki, dünyayı çoğu zaman
küçük ama örgütlü ve bilinçli topluluklar yönetmiştir. Bugün yaşanan dönüşüm de
bu tarihsel gerçekliğin yeni bir tezahürüdür.
Çözüm; “Tevhidî
Tarih Tezi ve Ortak İnsani Ahlâk”: Dünyada
çözümsüz bir sorun yoktur. Her problemin mutlaka bir çözümü vardır. Bu bağlamda
günümüz küresel krizlerinin çözümü, “Tevhidî Tarih Tezi” olarak
adlandırılabilecek bütüncül bir bakış açısının yeniden inşa edilmesi, onun,
bunun veya milli yahut mezhebi algılarla değil de tek olan Allah’ın emir ve
yasakları çerçevesinde bir Müslümanca bakış oluşturmakta yatmaktadır. Tevhidî
tarih tezi ne demektir? Nasıl ki Allah tektir; renklerimiz, dillerimiz, kültürlerimiz
ve coğrafyalarımız farklı olsa da hepimiz aynı tek Allah’ın koyduğu evrensel
ilkeler çerçevesinde hayatımızı anlamlandırıyorsak, sosyal ve siyasal
hayatımızı da bu ortak ahlâkî zemin üzerinde inşa etmek zorundayız. Bu anlayış,
yalnızca bireysel bir dindarlığı değil; insanı merkeze alan, paylaşımcı ve
sorumluluk bilincine dayalı bir toplumsal yaşamı ifade eder. “Huzurum veya
varlığım, başkasının huzur ve varlığıyla kaimdir” ilkesine dayanır. Bu
çerçevede “Muhit Müslümanlığı”ndan, yani yalnızca kendi çevresiyle sınırlı bir
din anlayışından çıkıp, insanlık merkezli bir Müslümanca yaşam tasavvuruna
yönelmek zorundayız. Bu yaşam biçimi; hırslarından arındırılmış, adalet ve
merhameti esas alan, Allah’ın temel ilkelerini sosyal hayata taşıyan bir
bilinçtir. Bu bilincin temel dayanaklarından biri, Hz. Peygamber’in şu evrensel
ilkesidir:
“Kişi, kendisi
için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Tirmizî,
Sıfatü"l-kıyâme, 59)
Bu ilke, tek
başına ele alındığında bile birçok küresel ve yerel sorunun çözümüne yeterli
bir ahlâkî çerçeve sunmaktadır. Aynı şekilde “Müminler bir bedenin azaları
gibidir” (Müslim, Birr, 66) hadisi, Müslümanlar arasında duyarlılık ve ortak kader bilincinin
zorunlu olduğunu ifade eder. Eğer bir yerde acı yaşanıyor ve bu acı
hissedilmiyorsa, burada iman bilincinin zayıflığından söz etmek kaçınılmazdır.
İslam coğrafyası Trupizmin emperyal eylemlerine karşı bu noktada yeniden İslâmî
temel ilkelere dönüş kaçınılmazdır. Elbette nefs, paylaşmayı ve fedakârlığı
istemez; ancak iman, tevhid ilkeleriyle nefse hâkim olduğunda, birey şu soruyu
sormak zorunda kalır:
“Kendim için
istediğim şey, kardeşim için de adil ve hayırlı mıdır?”
Mezhep, devlet,
kültür, coğrafya veya kimlik farklılıkları bu ilkenin önüne geçemez. Çünkü
İslâm’ın temel ilkelerden biri şudur: Özgürlük, başkasına zarar verdiği noktada
sona erer. Kişinin kendi çıkarı, bir başkasının zararına dönüşüyorsa, bu artık
meşru bir talep olmaktan çıkar. Tarih, bu ilkenin uygulandığı dönemlerde
toplumsal barışın sağlandığını açıkça göstermektedir. Bu aynı zamanda
sosyolojik bir gerçekliktir: Komşusu açken tok olan toplumlar, uzun vadede
güvenli ve huzurlu kalamazlar. Elinden hakkı, hukuku olanmış, herhangi bir
konuda aç bırakılan birey ya da toplum, bir noktadan sonra tepki gösterir,
fırsatı bulduğunda onu almaya kalkışır. Alamazsa bile içinde öfke ve intikama
dönüşür. Oysaki bir Müslüman ne saldırır ne de saldırmayı meşru görür.
Bu bağlamda
İslâm’ın temel ahlâkî ilkesi son derece nettir:
Bir Müslüman ne
zulmeder ne de zulme razı olur.
Ne zalimdir ne
de mazlumluğu kader olarak kabul eder.
Bu nedenle
dünyada en fazla sorumluluk, iktidar sahibi olanlardan, güçlü devletlerden,
etkili mezhep ve topluluklardan beklenir. Çünkü düzeltme gücü en fazla olanlar,
aynı zamanda en büyük ahlâkî yükümlülüğe sahip olanlardır. Kısaca; Tevhidî
tarih tezi, yalnızca geçmişi anlamaya yönelik bir teori değil, bugünü
onarma ve geleceği inşa etme imkânı sunan evrensel bir ahlâk çağrısıdır. Bu
çağrıya kulak verilmediği Allah’ın açık ve evrensel emirleri hakem kabul
edilmediği sürece ne siyasal sistemler ne ekonomik modeller ne de askerî güçler
kalıcı bir çözüm üretebilir.
Bazı
Çıkarımlar:
Birinci olarak:
Yaklaşık bir asır önce “Dünya büyük bir manevî buhran geçiriyor”
tespitinde bulunan Said Nursi’nin, uzun analizler neticesinde Meclis-i Manevî
bağlamında sarf ettiği “Şu inkılâbât için en yüksek seda İslâm’ın sedası
olacaktır” ifadesinde “Müslümanlar” yerine özellikle “İslâm” kavramını tercih
etmesi dikkat çekicidir. Bu tercih bir tesadüf değil, bilinçli bir kavramsal
vurgudur. Zira günümüzde İslâm, yeni coğrafyalarda anlam ve karşılık bulmaya
devam ederken, Müslüman toplumların önemli bir kısmı dünyevî arayışlar
içerisinde neyi kaybettiklerinin dahi farkında değildir.
Üçüncü olarak: Trumpizmin en yıkıcı etkilerinden biri, Müslüman toplumları ve
onların siyasal elitlerini kendisine benzetme kapasitesidir. Bu durum,
Müslümanların kendi değer dünyalarından uzaklaşmasına ve tarihsel bir çözülmeye
meşruiyet kazandırmıştır. Neticede bu süreç, bir nesl-i cedîdin
zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.
Dördüncü
olarak: Trumpizm, “halis ve muhlis” bir
menfaatçi-tüccar karakterini temsil etmektedir. Bu yönüyle kendi perspektifi
içerisinde tutarlı, açık ve gizlemeden konuşan bir yapı sergiler. İlke merkezli
bir siyaset anlayışı yerine şahsî menfaat ve enaniyeti esas alır. Dün sövülenin
bugün övülmesi, bu zihniyet dünyasında bir çelişki olarak görülmez.
Beşinci olarak:
Emperyalizmin şahs-ı manevîsinin güncel temsilcilerinden biri olan
Trumpizmden kurtuluş, ancak mazlum coğrafyaların kendi iç dinamikleri etrafında
kenetlenmesiyle mümkündür. Said Nursi’nin bir asır önce Kürtler özelinde dile
getirdiği, fakat bütün mazlum toplumlar için geçerli olan şu ilke bugün daha
berrak biçimde anlaşılmaktadır:
“Okumak,
okumak, okumak; el ele, el ele, el ele.” İslâm’ın ilk emrinin “Oku” oluşu da bu
bilinç inşasının ana temelini oluşturmaktadır.
Altıncı olarak:
Aynı milletin, mezhebin ya da dinin mensuplarının birbirleriyle
savaşmak yerine sulhu merkeze aldıkları ve ortak tehditlere karşı birlikte
hareket edebildikleri gün, Trumpizmin tarihsel etkisini yitirmesi kaçınılmaz
olacaktır.
Yedinci olarak:
Trumpizmin beslendiği en önemli zeminlerden biri, Müslümanların
İslâm’a aykırı eylemleridir. İslâm coğrafyasında Müslümanların çoğu zaman yine
Müslüman eliyle zulme uğraması, “zalim eliyle tedip” şeklinde ifade edilen
ilahî bir sünnetin işletilmesine zemin hazırlamaktadır. Muhammed İkbal’in
“Müslümanlardan kaçın, İslâm’a sığının” sözü bu bağlamda son derece
çarpıcıdır. Hasan-ı Basrî; “Camiye
gittim zalim idarecileri Allah’a şikâyet etmeye, bir baktım en ön safta onlar.”
İbn Mes‘ûd (ra); “Kur’an’ı okuyan çok, Kur’an’ın lanetlediği ise daha çoktur.”
Zira Kuran, kendisini okuyup yaşayana şefaat, yaşamayana lanet eder. Belki de
günümüzdeki Müslüman toplumların dünyadaki bu zelil durumları da Kuran’ın bu
laneti sebebiyledir. Bugün başta ülkemiz olmak üzere İslam coğrafyasındaki
dindarlığın giderek azalmasındaki ana saik bu olsa gerek.
Sekizinci
olarak: Tek din, tek dil, tek mezhep ya da
tek millet merkezli “teklik” anlayışı, günümüzde küresel dünyada geçerliliğini
yitirmiş; hatta çatışmaların temel nedenlerinden biri hâline gelmiştir. Bunun
yerine, Kur’an’ın da vurguladığı üzere farklılıklar üzerine yaratılmış olmanın
bir gereği olarak “birlikte yaşama” ve “beraberlik” ilkesi merkeze alınmalıdır.
Tanıma (ta‘âruf) esasına dayalı bu yaklaşım, ötekini dönüştürme yerine olduğu
gibi kabul etmeyi esas alır.
Dokuzuncu
olarak: Gücün haklı kabul edildiği günümüz
dünyasında kalıcı çözüm, İslâm’ın adalet, merhamet ve ahlâk merkezli
ilkelerindedir. Ne var ki Müslüman toplumların önemli bir kısmı bu ilkelerden,
cahiliye zihniyetini aşamadıkları için fiilen uzaklaşmıştır. Bunun sonucu
olarak İslâm coğrafyası kan ve gözyaşıyla anılır hâle gelmiştir. Kur’an’ın açık
ifadesiyle: “Allah kullarına zulmetmez; fakat insanlar kendi kendilerine
zulmederler.” (Yûnus, 10/44) Trupizm’in en büyük sermaye kalemlerinden biri de toplumlarını
memnun etmeyen idare ve idarecilerdir. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i
kaçırması (04.01.2026) ve toplumun buna sessiz kalması buna örnektir. İslam
tarihinde de bir Müslüman halk kendisine zulmeden ve ırkçılığa evrilen Emevi
Devletin kalması buna Venezuela. Venezuela yıkması da benzer bir örnektir.
Onuncu olarak: Trumpizm birçok kavramı da özünden uzaklaştırdı, içini boşaltı,
değersizleştirdi. Mesela bütün sistemlerde “terör veya
terörist” çok kötü veya nahoş, tehlikeli, itici birer kavram iken sıradanlaşan
bir kavrama dönüşü verdi. Dün terör listesinde yer alan ve hatta başına ödül
konulan biri, bugün Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı olarak ağırlanabiliyor. Bu
aşınmada Müslüman zihninde de bazı değişimler yaşandı. Mesela, “ümmet” Hz.
Peygamber’in Medine Anayasasındaki 2. Maddesinde Yahudileri de içine alacak
şekilde “Medine’de yaşayanlar” bağlamında geniş, kucaklayıcı ve koruyucu bir
kavram olarak ele alınırken günümüzün egemen Müslümanların zihninde egemen
olmayan veya küçük gruplarına inkârı olarak kullanılması da bu zihni aşınmaya bir
örnektir. Aynı şekilde Cihad kavramı; Küffara karşı bazı şartlarla
gerçekleşmesine izin verilen bir kavram iken bugün “Güçlü Müslümanların zayıf
Müslümanları öldürme” gerekçesi haline gelmiş olması düşündürücüdür. Oysaki Müslümanın Müslümana; “canı, malı ve ırzı haram
kılınmıştır.” (Tirmizî, Birr 18) ama bugün Müslümanın kanı Müslüman kardeşi tarafından hem de Allah
adıyla, “tekbirle” akıtılması nasıl bir vahşettir?
Sonuç olarak: Tüccar aklıyla hareket eden Trump’ın hesabından daha kuşatıcı ve
nihai olan Allah’ın hesabıdır. Unutmayalım; “Allah, tuzak kuranların
tuzaklarını en güzel şekilde bozar.” (Âl-i İmrân,
3/54) Temennimiz, mazlumların sahih bir iman ve istikametli bir duruşla
yeniden ayağa kalkabilmesidir. Başımıza gelen musibetlerde kendi hatalarımızın
payı inkâr edilemez. Ancak Hz. Musa’nın duasını da hatırdan çıkarmamak gerekir:
“Rabbim! İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk edecek misin?”
(A‘râf, 7/155) Şu ayet de herkese
dokunduruyor. “Zalimlerin
yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız
olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!” (Hud, 11/113) Ayetin tefsiri ile ilgili olarak
Diyanet’in Kuran Yolu Tefsiri’nde şu bilgilere yer verir.
“Zulüm, “din ve ahlâk kanunlarıyla belirlenen sınırları aşmak,
adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranmak” demektir. Kur’an’da
zulüm, biri itikat diğeri ahlâk alanıyla ilgili olmak üzere iki ayrı anlamda
kullanılmaktadır. Allah’ın kanunlarını çiğneyenler zalimlerdir; kâfirler
zalimlerin kendileridir. (Bakara
2/229, 254) Ahlâk
alanında ise “haddi aşmak, başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar
vermek” anlamını ifade eder. Bu davranışları sergileyene de zalim denir. Yüce
Allah, zulmün her türlüsünü haram kılmış, Müslüman-kâfir ayırımı yapmaksızın
zalimlere eğilim gösterilmemesini, yaptıkları kötülüklerin hoş karşılanmamasını
ve onların yanında yer alınmamasını emretmiştir. İslâm’ın genel bir kuralı
olarak Allah ve resulünün emrine uygun davranmayan kimsenin yanında yer alınmaz
ve böyle bir âmirin dahi emrine itaat edilmez. (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megāzî”, 59) Şevkânî özet olarak, zalimle oturup
kalkmaya ve onun emrinde görev almaya mecbur kalan kimsenin sözlerini,
yaptıklarını ve yapmadıklarını dinin koyduğu kriterlerle ölçmesini, bu
kriterlere uygun hareket edemediği takdirde mümkünse hemen zalimden uzaklaşmasını
tavsiye etmektedir.
Şu ayet Trumpizm bağlamında zihniyetini ve onun yandaşlarını şu
ifadelerle uyarıyor:
“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde
oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise
orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de
oranın altını üstüne getiririz.” (İsra, 17/16) Bu
ayetin Kuran Yolu Tefsiri’nde “Zemahşerî’nin açıklaması sosyolojik bir
yasaya işaret eder ve buradaki “emir”den maksat, Allah’ın söz konusu insanlara
her türlü imkânları bol bol vermesidir; bu da onları şımarıklığa ve azgınlığa
sevk eder. Böylece o ülke yoldan çıkmış olur. Râzî ise Allah şımarık
yöneticilere iyi işleri, yani iman ve itaati emreder; fakat onlar ısrarla emre
aykırı hareket edip günah işlerler. Âyetin bu bölümüne şöyle bir mana da
verilmiştir: Halkının günahlara boğulması yüzünden bir toplumu helâk etmek
istediğimizde, günahlar ortaya çıkınca hemen alelacele cezalandırmayız, bilâkis
şımarık yöneticilerine bu günahlardan vazgeçmelerini emrederiz. Şevkânî ise
“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarıklarını ve azgınlarını iş
başına getiririz; onlar ise orada günah işlerler, sonuçta o ülke helâke
müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.” Bu meale göre Allah’ın
şımarıkları iş başına getirmesi, ilgili toplumun serbest iradesiyle kötülüğe
sapmış olmasının tabii ve kaçınılmaz bir sonucunu ifade etmektedir.

0 yorum:
Yorum Gönder