31 Ocak 2017 Salı

Kitap Değerlendirmesi: Emevîler


Adnan DEMİRCAN, Emevîler, Beyan Yayınları, İstanbul 2016; 207 Sayfa

 İslâm tarihinin en önemli dönemlerinden birisi de kuşkusuz Emevîler dönemidir.  Doksan yıla yakın bir süre iktidarda kalarak İslâm dünyasını yönetmesi bakımından Emevî devri dikkat çekicidir. Zira bu dönemde meydana gelen birçok hadise daha sonra ortaya çıkacak siyasî, ekonomik ve fikrî problemlerin temelini oluşturmuştur. Bu bağlamda biz, Adnan DEMİRCAN hocamızın ‘Emevîler’ adlı eserini bölümler üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

30 Ocak 2017 Pazartesi

 Ebû Ömer b. Dâvud Yazdı: Hayal


Ebû Ömer b. Dâvud
İnsanın yapıp edebildikleri sınırlı, ancak hayal gücünün sınırsız olduğu düşünülüyor. Yine insanın eylemlerine sınırlama getirilebileceği, ancak hayal kurmasına engel konulamadığı ifade ediliyor. Oysa insanoğlunun hayal gücünün de bilgi ve görgüsüne bağlı olarak sınırlı olduğunu görüyoruz. En çok bildikleri çerçevesinde gördükleri temelinde hayal kurabilir; görme, düşünme ve algılama kapasitesinin ötesinde bir hayal gücüne sahip olamaz. Bu bakımdan insan olarak hayallerimizin yine gördüklerimizle ve yaşadıklarımızla ilişkili olması kaçınılmazdır. Hayallerin insanı ve düşünceyi geliştiren bir boyutu olduğu tecrübeyle sabittir. Fakat bu da insanın kapasitesi ile ilgilidir Zira hayal, insanın kapasitesine bağlıdır.

29 Ocak 2017 Pazar

Muhammed (a.s)'ın Ümmîliği Meselesi


MUHAMMED (A.S)’IN ÜMMİLİĞİ MESELESİ*

Mehmet Ali Durmuş

A)GİRİŞ

Rasûlullah Muhammed (sav)in okuma yazma bilmediği, Müslüman ilim adamları ve düşünürlerin büyük ekseriyeti tarafından genel kabul görmüş bir konudur. Biz bu yazıda, Peygamber (a.s)ın ümmîliği meselesini iki yönden ele alacağız. İlkin, içinde ümmî kelimesi bulunan ayetleri tahlil edip, ‘ümmî’ kavramının Kur'an dilinde ne anlama geldiğini tespit etmeye çalışacağız. İkinci olarak ise,  Muhammed (a.s)ın okuma yazma bilmediğine dair öne sürülen delillerin sıhhatini tartışacağız. Bu yazının asıl amacı, ümmî kavramının okuma yazma bilmeyen anlamına gelmediğini ortaya koymaktır. Bunu yaparken, Peygamber (a.s)ın okuma yazma bilmediği yönündeki geleneksel ısrarın tutarsızlığına da dikkat çekmek istiyoruz. Ümmî kelimesinin geçtiği her yerde, vahyin ilahî menşeli olduğunun kanıtı olması adına, Muhammed (a.s)ın okuma yazma bilmediğini söylemek adet haline gelmiştir. Kur'an üzerine kitaplar yazmış bir ilim adamı, “…Muhammed'in okuma yazma bilmediği hususu kesinlik kazanmış bulunmaktadır. Aksini ispata matuf bütün gayretler, bu gerçeği sarsamayacak kadar zayıftır.”[1] demektedir. Acaba bu kalıp yargı ne derece doğrudur? Hiç sarsılmaması istenen bu ‘gerçek’ nedir? Bu sorunun cevabını bu yazıda bulmayı ümit ediyoruz. Hiç şüphesiz ki, gayret bizden, muvaffak kılmak Allah'tandır…

28 Ocak 2017 Cumartesi

Hz. Âişe (rah) (Hayatı-Şahsiyeti)

Prof. Dr. Âdem Apak
Risâletin 4. yılında (M.614) Mekke’de doğdu. Babası Kureyş’in Teymoğulları kabilesine mensup Hz. Ebû Bekir (ra), annesi Kinâne kabilesinden Ümmü Rûmân bint Âmir b. Uveymir’dir (rah). Babasının mensup olduğu Teym kabilesinin soyu Mürre b. Kâ‘b’da Hz. Peygamber’in (sav) nesebiyle birleşir. Babası Ebû Bekir ilk evliliğini Kuteyle bint Abdüluzzâ adlı bir hanımla yapmış, bu evlilikten Abdullah ile kızı Esmâ doğmuştu. Kuteyle İslâmiyet’i kabul etmeyince onu boşayıp Ümmü Rûmân ile evlendi. Ümmü Rûmân’dan Abdurrahman ile Âişe dünyaya geldi. Ümmü Rûmân vefat edince Esmâ bint Umeys ile evlendi ve bu hanımından Muhammed adını verdiği bir oğlu oldu. Vefatından birkaç ay sonra da diğer hanımı Habîbe bint Hârice’den Ümmü Külsûm adlı kızı dünyaya geldi. Hz. Aişe (rah) gizli tebliğ dönemi esnasında Hz. Ebû Bekir’in (ra) daveti ile müslüman olanlar arasında yer alır.[1]

27 Ocak 2017 Cuma

Ebû Ömer b. Dâvud Yazdı: Geçmiş

Ebû Ömer b. Dâvud
   
Tanıdığım bütün insanlar, zaman zaman geçmişlerinde yaşadıkları güzel olayları hasretle anlatırlar. Bir süre önce Adnan Demircan Hoca bazı anılarını anlatmaya başlayınca -laf aramızda kendisinden daha genç ve yakışıklı olan- Mehmet Azimli Hoca, gençlerin hayal kurduklarını, yaşlıların ise anılarını anlattığını söyleyerek yaş meselesini gündeme getirdi. Yaşın önemli bir faktör olduğu bir hakikat ise de geçmişe öykünme sadece yaşla ilgili değil. Belki de insanlar yaşadıkları an yapamadıklarını geçmişe öykünerek ifade etmeye çalışırlar. Acaba Adnan Hoca şimdi yapamadıklarını geçmiş üzerinden mi anlatmaya çalışıyor, bilemiyorum, ancak Azimli Hoca’nın eline fırsat geçmiş adamın yaşını gündeme getiriyor. Hâlbuki bizim kültürümüzde yaşlılara hürmeten bazı yanlışlıkları dahi görülmez. Neyse konuyu dağıtmayayım.

Kitap Değerlendirmesi: İslam Peygamberi

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Beyan Yayınları, 5. Baskı, İstanbul-2014, 976 sayfa, ISBN 978-975-473-319-8
 Sümeyya İslam Çelik
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Fransız Edebiyatının büyük bir zenginliğinin olmasına rağmen dünyanın belli başlı dinlerinden birinin tebliğcisi olan İslam Peygamberi’nin hayatı ve eserleri hakkında kapsamlı bir çalışmadan mahrum olduğunu gördüğü için bu eseri yazmaya karar verdiğini belirtir. Diğer bir nedenin kendisine on yıldır ev sahipliği yapanlara böyle kapsamlı bir hediye sunabilmek olduğuna da vurgu yapar. Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma’ya söylediği üzere yirmi yılda tamamladığı bu eseri kaleme alabilmek için dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerde araştırma yapmış, binlerce fiş doldurmuştur. Eserde, olayları Mekke, Bizans, İran, Yahudiler gibi temel konulara göre gruplandırarak ele almış olduğunu söyleyen Hamidullah, böyle bir yaklaşımın çalışmaya daha tutarlı ve daha canlı bir görünüm kazandıracağını ifade etmiştir.
Kitaba Hamidullah’ın beş baskı için hazırladığı önsözlerle başlanmıştır. Elimizdeki baskıda iki cilt birlikte yer almaktadır. Birinci ciltte bazılarının alt başlıkları olmak üzere kırk sekiz ana başlık, ikinci ciltte de yine bazılarının alt başlıkları olmak üzere on dokuz ana başlık bulunmaktadır. Biz fazla ayrıntıya girmeden bu başlıklar hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağız.
Giriş kısmına; “Niçin İslam Peygamberi’nin hayatını inceliyoruz” sorusuyla başlayan Hamidullah, Hz. Peygamber’le ilgili birkaç husus hatırlatarak devam etmiştir. Hamidullah’ın bu hatırlatmayı yapmasındaki amacı, bilhassa misafiri olduğu Fransızların Hz. Peygamber’le ilgili algılarını düzeltmek ya da doğru bir algı inşa etmek istemiş olabilir.
İlk malzemeler ve kaynaklardan, daha sonra ortam ve şartlardan bahsetmiştir. O dönemde o bölgedeki medeniyetlerin manevi anlamda bir çöküş yaşadıklarına değinmiş ve onların bu durumlarından kurtulmak için bir yol gösterici önderliğinde “din”e ihtiyaç duyduklarını belirtmiştir. Bu dinin merkezinin neden Mekke olduğunu coğrafi, sosyolojik, fiili, psikolojik ve dille ilgili nedenler yan başlıkları altında kendi yorumlarıyla delillendirmeye çalışmıştır. Peygamber olarak neden Hz. Muhammed’in seçildiğini anlattıktan sonra ataları hakkında bilgi verdikten sonra doğumunu, sütanneye verilmesi, annesine verildikten kısa süre sonra annesinin vefatını, dedesi Abdulmuttalib’e verilmesi ve dedesinin vefatının ardından sekiz yaşında amcası Ebu Talib’e verilmesinden sonraki olayları anlatır. Daha sonra Ficar savaşlarından bahseden Hamidullah, Hılfu’l-Fudul teşkilatının kurulmasını, ticari hayata atılması, Hz. Hatice ile tanışıp evlenmesi ve Hz. Peygamber’in aile hayatını anlatmıştır. Hz. Muhammed’in otuz beş yaşındayken bir yangın çıkması sonrası Kabe’nin tekrardan inşasında Haceru’l-Esved’i yerine koyma görevinde çıkan tartışmada hakem olarak seçilmesinden bahseden Hamidullah, inşaat bittikten sonra binanın içinin ve dışının heykellerle süslendiğine de değinerek tek tanrılı bir dinin mabedinin nasıl bir panteon haline getirildiğini anlatmıştır. Hz. Muhammed’in inzivaya çekildiğinden bahseden yazar, bu kısımda bizzat gidip gördüğü Hira mağarası hakkında kendi gözlemlerine yer vermiştir. Muhammed Hamidullah’ın önemli özelliklerinden biri de tarihi yerleri bizzat gidip görmesi ve kendi gözlemlerini okuyucuya aktarmasıdır. Olguların tarihçinin yorumuyla bir tarihi olgu haline gelmesinde o olgunun geçtiği yeri görmesinde fayda olduğunu düşünüyoruz.
 İlk vahyin ilham biçiminde geldiğine değindikten sonra ilk vahyin tanığının olmamasına rağmen sonraki vahiylere sahabelerden bazılarının tanık olduğuna vurgu yapmıştır. İlahi tebliğin başlamasından ve gitgide yayılmasından, ayın yarılması olayından, İslam’a giren önemli şahsiyetlerden bahsedip ilk hicret hareketi olan Habeşistan’a hicreti anlatmıştır. Habeşistan’a hicret eden Müslümanları geri getiremeyen müşriklerin Müslümanları yıldırmak için başvurdukları Boykot (toplumsal dışlanma) hareketini anlattıktan sonra Hz. Muhammed’in yeni bir yurt arayışına Taif’le başlamayı planladığını fakat beklediği gibi karşılanmadığını, Mekke’ye Mut’im b. Adiy himayesinde girmek zorunda olduğuna değinmiştir.
Hüzün yılının ardından gerçekleşen mucizelerden bahsetmeden önce mucizeyi açıklayan Hamidullah, mucizenin aslında anormal bir şey olmadığını, onun şaşılacak bir şey olmasında öncesinde ve sonrasında tanık olunan olayların etkili olduğuna vurgu yapmıştır. Aslında kimi insanların mucizeye gerek kalmadan kimilerinin de mucizeyi görseler bile iman etmediklerini, mucizeye ancak yetersiz ve az gelişmiş insanların ihtiyaç duyduklarına ve bu yüzden de mucizelerin sağlayacağı yararların sınırlı olduğuna dikkat çeker. Kendisi de mucizelere inandığını ama öncelikle inanılması gerekenin Vacibu’l-vücud olan Allah, O’nun elçileri ve doğruluğu apaçık ortada olan ilahi tebliğ olduğunu çünkü mucizelerin bir şeyi zorla kabul ettirmeye çalışan olaylar olduğunu ifade eder. İsra ve Miraç olaylarını anlatırken bu konuyla ilgili tartışmalı olaylara da değinmiştir. Adem Apak, Hamidullah’ın siyer alanına getirdiği en önemli yeniliklerden birisinin Hz. Peygamber’i takdimde mucize boyutundan ziyade, onun insani yönünün ve getirdiği dini öğretinin öne çıkarılması olduğunu belirtir.
Medinelilerle temasa geçmesi ve Medinelilerin İslam’ı kabul etmeleri üzerine gerçekleştirilen Akabe Biatlerini anlatarak devam eden Hamidullah, Medine’ye hicretten bahseder. Burada dikkatimizi çeken ayrı bir başlık altında hicretten önce bazı kadın sahabilerin İslam’ın yayılmasına katkılarını anlatmasıdır. Bu konuya tarih kitaplarının çoğunda rastlanılmamasının Hamidullah’ın eserinin eşsiz olmasını sağlamıştır. Rasulullah’ın Medine’ye geldikten sonraki nüfus sayımı, Medine Vesikası ve muahat (kardeşleştirme) gibi faaliyetlerinden bahseder. Sonra sırayla Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını, akabinde Hudeybiye Anlaşmasını ve Mekke’nin fethini, ilk ve son haccı esnasında verdiği hutbe olan Veda Hutbesini anlatır.
Hamidullah, bazı kabilelerle olan ilişkileri ve onlara gönderilen mektuplardan bahseder; bunlardan ilki Mekkelilerle ittifak halinde olan Ehabiş kabilesidir. Ehabiş kabilesinin özelliklerine değinen Hamidullah, Habeşlilerle, Mısır’la, Bizas’la, İran’la, İran sömürgeleriyle ilişkilerini uzun uzadıya anlattıktan sonra bu bölgelerin hükümdarlarına gönderilen mektupların asıllarını da eserine almayı unutmamıştır. Resulullah’ın kısa bir süre önce ortaya çıkarılan Uman melikleri Ceyfer ve Abd’a gönderdiği mektubun aslının öyküsüne, Arapça aslına ve bazı gözlemlerine yer veren Hamidullah, diğer Arap kabileleriyle olan ilişkileri anlatmaya devam eder.
Yahudilerle ilişkiler kısmında İslam’dan önce Yahudilerin, Arap Yarımadası’na ne zaman ve nasıl geldiklerinin bilinmediğini ancak İslam’ın ortaya çıkmasına yakın Arabistan’ın her tarafına yayılmış olduklarını söyler. İslam’ın başlangıcında ve hicretten sonra Yahudilerin durumlarından bahseden Hamidullah, Beni Kurayza, Beni Kaynuka ve Beni Nadir Yahudilerinden, onların şehirden çıkarılmalarından bahseder. Ayrıca o Medine’deki diğer Yahudilerin Müslümanlar’ın aleyhindeki herhangi bir siyasal etkinlikten kaçındıklarını, ticaretleriyle meşgul olduklarını belirtir. Medine dışındaki Yahudileri de anlatıp Hristiyanlarla ilişkilere geçer.
Hristiyanlarla ilişkilerine Necran Hristiyanlarını anlatmayla başlar ve devamla Kur’an’ın İsa Mesih ve Hristiyanlıkla ilgili bakışını anlatır. Diğer dinleri, devletin sınırlarının genişlemesi ve devletin idari bölünmesini de anlatıp birinci cildi sonlandırır.
İkinci cilt Hz. Muhammed’in kişisel hayatı hakkındadır. İlk önce Hz. Muhammed’in hanımlarından bahseden Hamidullah, onun iki cariyesi olduğundan da bahsettikten bu durumun meşru olduğunu anlatmış ve İslam’da köleliğe değinmiştir. Hz. Muhammed’in öğretisinin sonraki kuşaklara aktarılmasında iki önemli kaynak vardır; Kur’an ve hadis. Hamidullah, ayrıntılı bir şekilde bu iki kaynaktan bahsetmiş daha sonra onun dini, ahlaki ve toplumsal alanlardaki eğitim ve öğretimi hakkında bilgi vermiştir. Bu kısımda bir Müslümanın inanması gerekenlerin bir özetini vermiş ama ruh ve bedeni birleştiren dört eylem olduğundan da bahsetmiştir; namaz, oruç, hac, zekat. Bu kavramlar hakkında bilgi verdikten sonra onun anlayışlılığına, yöntemine, estetik anlayışına ve güzel sanatlara verdiği öneme değinmiştir. Daha sonra eğitim ve öğretimin hicretten önce ve sonraki aşamalarını anlatmış, fen bilimlerindeki (kozmoloji, astronomi ve meteoroloji) gelişmelere değinmiştir. İslamiyet’ten önceki tıp ve tıpçılardan, Rasulullah’ın ve Kur’an’ın tıp konusundaki tutumundan, Rasulullah’ın tabipliğinden, o dönemdeki hastalıklardan, inşaat mühendisliği, şehircilik, mimarlık ve askeri istihkam alanındaki çalışmalardan, Kur’an’da bu konudaki malzemelerden, şehirler ve semtlerden bahsetmiştir.
Hz. Muhammed’in devlet anlayışına geçmeden önce Mekke’deki idari yapı, siyasal-toplumsal düzen, şehir parlamentosu, devlet başkanı, dini, askeri görevler, adliye teşkilatı, maliye ile ilgili bilgiler verdikten sonra yabancılarla ilişkilerine de değinir. İslam dönemindeki devlet anlayışını anlatırken ilk önce Kur’an’daki devlet anlayışından, manevi ve maddi iktidarların ayrılmasından, Hz. Muhammed’in hükümet anlayışından, yetkilerin dağıtılmasından, politika ahlakından, hükümet yönetimi, danışma ve danışmada gayri Müslimlerin yerinden, yasama çalışmalarından, uluslararası hukuk ve iktidarın el değiştirmesinden (hilafet) bahseder. Kamu görevlerinin yerine getirilmesini, adalet teşkilatını, iktisadi sistemi, askeri teşkilatı, bayrak ve sancağı, diplomasi ve büyükelçilik faaliyetlerini anlatır ve Resulullah’ın izlediği siyasetin temel ilkelerini sayar. O dönemdeki toplumsal hayat hakkında da bilgi verdikten sonra vefat edişini ve hilafet sorununu anlatır ve kitabını sonlandırır.
İslam Peygamber’ini diğer siyer kitaplarından ayıran en önemli özelliği konuları çok daha geniş bir çerçeveden ele almış olmasıdır. Adem Apak, genelde tarihçilerin Hz. Muhammed’in hayatını anlatırken Mekke-Medine-Taif üçgeninde el aldıklarını Hamidullah’ın ise bütün bir Hicaz ve Arap Yarımadası merkezinde bir siyer takdimi yaptığını belirtir.  Hatta zaman zaman bu sınırı da aşıp Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında bağlantı sağladığını, Bizans, İran ve Habeş ile kültürel, dini, ticari ve askeri ilişkileri bulunan bir Arap yarımadası perspektifiyle Hz. Peygamber’in faaliyetlerini incelediğini, bu bakış açısıyla da Hz Peygamber’in sadece belli bir bölgeye gelmediğine vurgu yaptığını söyler. Gerçekten de İslam Peygamberi kitabı Hz. Muhammed’i bu çerçeveden anlatmıştır.
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi kitabında Hz. Muhammed’in hayatını birçok yönden anlatmaya çalışmıştır. Bu kitap alanındaki en kapsamlı kitaplardan biridir. Eserin bibliyografya kısmından da anlaşıldığı üzere yerli yabancı birçok kaynaktan istifade etmiştir. Hamidullah, bazı konuların sonunda kendi düşüncelerine de yer vermiştir. Ama bunu yapması eserini nesnellikten uzaklaştırmamıştır kanaatimizce. Çünkü bir tarihçi olaylara kendi yorumunu katmıyorsa bir tarih inşa edemez sadece kendisinden öncekilerin söylediklerini tekrarlamış olur. Olgular, tarihçiler yorumladığı için tarihi olgu adını alırlar. Adem Apak, Hamidullah’ın Siyer ilmine katkılarını anlattığı makalesinde onun bir çok tarihçinin göz ardı ettiği şahsi gözlem metodunu kullandığını söyler ve devamla siyer kaynaklarındaki tarihi bilgilerle kendi gözlemlerini karşılaştırdığına daha çok kendi gözlemlerine itibar ettiğine vurgu yapmıştır. Şahsi gözlemden kastının o olayı bizzat gözlemlemek değil olayın geçtiği mekana gidip orayı incelemek ve mekansal imkanları gözlemek olduğunu belirtir.
Kitabın büyük bölümünde konuyla ilgili bilimsel kanıtlara ve belgelere yer vermiştir. Eseri önemli kılan da sadece gözlem ile değil belgelerle de konuşuyor olmasıdır. Çünkü kuru bir gözlem de tarihçinin hata yapabilmesine neden olabilir. Muhammed Hamidullah, hata payını en aza indirerek bir siyer yazımı gerçekleştirmiştir. Bu nedenle bu esere, her tarihçinin kaynak kitabı olarak kitaplıklarında yer vermesi gerekir. Sürçülisan ettiysek affola.






Medine’de Kadın Olmak

Yrd. Doç. Dr. Feyza Betül Köse
İslâmiyet’te kadının yeri ile ilgili olarak çok sayıda çalışmanın yapıldığı ve bu konunun gündemden neredeyse hiç düşmediği malumdur. İslâm’ın kadına dair hükümlerinin pratiğe döküldüğü Hz. Peygamber dönemi ve hemen akabindeki Peygambersiz yaşama intibakın sağlanmaya çalışıldığı Dört Halife Dönemi’ndeki uygulama örneklerinin dikkate alınması, konunun doğru değerlendirilmesine imkân sağlayacaktır. Bu yazı ile günümüz Müslümanı için tarihî referans değeri taşıyan Dört Halife Dönemi Medine’sinde kadının konumunun ortaya konulmasına katkı sunmayı amaçlamaktayız.
Kaynaklarımız kadının Resulullah zamanında sahip olduğu sosyal konumunu yaklaşık olarak bu dönemde de devam ettirdiğini göstermektedir. Rivâyetlerden Arap kadınının çeşitli vesilelerle sosyal hayata dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin dönemin Medine’sinde isteyen kadınlar mescide giderek namazlarını cemaatle kılmaktaydılar. Ayrıca bayram namazları sadece erkeklerin katılımıyla kılınmaz, kadınlar da bu namaza iştirak ederlerdi. Bunun yanında çeşitli nakiller şehirde zaman zaman düzenlenen eğlenceleri kadınların da seyredebildiklerini haber vermektedir. Hz. Ömer’in kadınların sosyal hayata katılımı konusunda Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekr çizgisinden bir ölçüde ayrıldığı, örneğin onların mescide gelmelerine kısıtlama getirmek istediği bilinmektedir. Bu isteği öncelikle kendi eşi ve oğlu tarafından kabul görmeyen Halife, mescide kadınlar için ayrı bir kapı yaptırmış ve teravih namazlarında ayrı bir cemaat oluşturarak, sofada erkeklerin imamından farklı bir imamın onlara namaz kıldırmasını sağlamıştır. Hz. Osman, teravih namazlarındaki bu ayrımı ortadan kaldırmakla birlikte kadınlardan, erkeklerin ayrılmalarından sonra mescitten çıkmalarını istemişti. Dört Halife Dönemi Medine’sinde kadınların mescide gelmekten tamamen alıkonuldukları bir dönemin yaşanmadığı, namaz vakitlerinin yanı sıra hutbelerde de mecsitte bulundukları hatta Ramazan ayında burada toplanarak, oruç tutan çocuklarını oyalayabilmek için çeşitli örgü oyuncaklar hazırladıkları rivâyetlere yansımıştır.   
Kadınların bulundukları bir başka sosyal ortam ise cenaze törenleridir. Rivâyetler kadınların da cenazeye katıldıklarını ve kabristana kadar geldiklerini ortaya koymaktadır. Örneğin Hz. Osman’ın hanımı Nâile, Ümmü’l-Benîn bnt. Uyeyne ve Hz. Osman’nın beşinci kızı o günlerin zor şartlarına rağmen Hz. Osman’ı kabre götürenlerle beraberlerdi. Cenazesinde kadınların bulunmasını istemeyenlerin buna dair bir vasiyette bulundukları görülmektedir ki Hz. Ömer bu kişilerden biridir (İbn Sa’d, III, 340; Belâzurî, X, 436-437).
Cenaze bahsinde sözünü etmemiz gereken bir âdet de mersiye söylenmesidir. Mersiye söyleyenlerin ise ağırlıklı olarak, eşleri ve yakınları için ağıt yakan kadınlardan oluştuğu ve her ailede şiirden anlayan kadınların bulunmasından dolayı mersiye söylemenin âdeta onlara özgü bir iş halini aldığını söyleyebiliriz. Şiirle iştigal eden kadınların hemen her ailede bulunması ile birlikte Hansa bnt. Amr b. eş-Şerîd gibi bu şehirde yetişen meşhur kadın şairler de vardı (İbn Abdilber, IV, 1827).
Medine’de birbirini tanıyan kadın ve erkeklerin dışarıda selamlaşarak konuştuklarına dair nakiller (İbn Sa’d, III, 367; İbn Ebî Şeybe, VIII, 456; İbn Şebbe, I, 411; İbn Abdilber, IV, 1832) de kadının toplum içinde yalıtılmış bir hayat sürmediğini ortaya koyan delillerdendir. Ayrıca Taberî’de yer alan bir rivâyet, Hz. Ömer’in bir gün ordudan haber getiren bir askeri evine yemeğe getirdiği, sofra hazır olduğunda da hanımı Ümmü Gülsüm’ü kendileriyle beraber yemek yemesi için çağırdığını haber vermektedir. Ümmü Gülsüm’ün “Madem benim başkalarının yanına çıkmamı istiyorsun o halde beni de İbn Ca’fer’in, Zübeyr’in ve Talha’nın hanımlarını giydirdikleri gibi giydirsen ya!” şeklindeki cevabı (Taberî, IV, 187-188) kadınların eve gelen misafirlerle beraber oturması ve yiyip içmesinin o dönemde normal karşılandığını göstermektedir.
Ticarî hayatta kadının görünürlüğünü de bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Abdullah b. Mes’ûd’un eşi Rayta bnt. Abdillah gibi bir zanaatla uğraşan ve elde ettiği gelirle evini geçindiren kadınların yanı sıra kazandığı bu geliri tasadduk eden kadınlar da vardı. Hind bnt. Utbe ise Beytülmâl’den ticarî kredi çekerek aldığı 4000 dirhem ile Benî Kelb kabilesi ile ticaret yapan bir isimdir. Ticarî hayattaki kadına dair ilginç bulduğumuz bir rivâyet de oğlu Abdullah b. Ebî Rebîa’nın Yemen’den gönderdiği güzel kokuları satan Esmâ bnt. Muhâribe ile ilgilidir. Okuma yazma bilmeyen Esma, istenilen miktarı tartarak küçük şişelere doldurmakta ve kendisinden alışveriş yapan kadınların veresiye defterindeki hesaplarına borçlarını yazdırmaktaydı (İbn Sa’d, X, 284; İbn Hacer, I, 10).
Resulullah zamanında ticaretle uğraşan Müleyke, Kayletü’l-Enmâriyye gibi kadınların Dört Halife Dönemi’nde de ticarî faaliyetlerine devam edip etmediklerini kesin olarak bilmesek dahi çarşıda Şifâ bnt. Abdillah, Semrâ bnt. Nuheyk gibi ürün ve fiyat denetimini gerçekleştiren hanım muhtesiplerin görev almaları burada kadınların da satış yapmakta olduklarını düşündürmektedir.
Medineli kadınlar gerekli gördüklerinde haklarını bizzat aramak için doğrudan yetkililere başvurabilmekteydiler. Hz. Fatıma’nın Fedek arazisi konusunda Hz. Ebû Bekr ile bizzat görüşerek miras payını istemesi bu konudaki örneklerden yalnızca biridir. Gecelerini namaz kılarak, gündüzlerini ise oruçlu olarak geçiren kocasından şikâyetçi olan bir kadın, yine “Hayrı az, şerri çok diyerek” eşini halifeye şikâyet eden bir diğer kadın bu konuda zikretmemiz gereken örneklerdendir. Kendisini döven efendisini Halife Ömer’e şikâyet eden cariye (Mâlik b. Enes, Itk: 7) örneğinde olduğu gibi bu konuda cariyelerin de tıpkı hürler gibi özgüvenli davrandıkları görülmektedir (İbn Sa’d, II, 273; Buhârî, Humus: 1, Meğâzî: 14, Ferâiz:3; Müslim, Cihâd: 53, 54; İbn Şebbe, I, 196; Muhibbu’t-Taberî, I, 165; İbn Kesîr, VIII, 186; Zehebî, Târîh, V, 33).
Kadınların halifelere müracaat sebepleri sadece şikâyet değildi. Onlarla istişâre etmek de bu görüşmelerin bir diğer nedeniydi. Örneğin Akîl b. Ebî Tâlib ile Ali b. Ebî Tâlib’in kendisine evlenme isteği ilettikleri Fatma bnt. Utbe, konuyu Halife Osman ile istişâre etmişti (Belâzurî, II, 333-334). Kendisini Mücâdele Suresi’nin ilk ayetlerinin inişine sebep olan kadın olarak tanıdığımız Havle bnt. Hakîm, Hz. Ömer döneminde de etkinliğini devam ettirmiş ve pek çok kez halifeyle görüş alışverişinde bulunmuştur. Ümmü Varaka’nın toplumsal hayatta öne çıkan konumunu Hz. Ömer döneminde de devam ettirdiği, yine Ümmü Seleme’nin de dönemin etkin isimlerinden biri olduğu hatırlanmalıdır. Hz. Âişe’nin etkinliği ise her türlü izahtan vârestedir.
Kadınların Halife ile rahat görüşebilmelerinin yanı sıra evlilik gibi kendileri için son derece önemli konularda babaları ile rahat bir şekilde konuşabildikleri de görülmektedir. Örneğin, Hz. Ömer’in vefatından sonra dul kalan eşi Ümmü Gülsüm, kendisini evlendirmek istediğini söyleyen babası Hz. Ali’ye, “Ben, kadınların istediğini isteyen bir kadınım, kadınların dünyalık olarak aldığını almak, kendi işimi görmek isterim” demişti (İbn İshâk, 234). Yine Hz. Osman’ın da kızlarından birini evlendirmek istediğinde yanına oturup ona danıştığı rivâyet edilmektedir (İbn Ebî Şeybe, VI, 19).
Bilindiği üzere o dönemlerde kadınlar sosyal statü itibariyle hür ve cariye olarak birbirinden ayrılmaktaydı. Hür kadınların her ne kadar erkeklerle eşit toplumsal konuma sahip olmadıkları bilinse de onların cariyelerle de bir tutulmadıkları görülmektedir. Bunun en belirgin örneği kıyafet ve tesettür konusunda göze çarpmakta ve iki kesimin tesettür sınırları birbirinden ayrışmaktadır. Hz. Ömer’in elindeki kırbaç ile hür kadınlar gibi başını örtüyle kapatan bir cariyenin başına, örtüsü düşünceye kadar vurarak cariyelerin hür kadınlara benzememeleri gerektiğini söylemiş olduğuna dair rivâyet (İbn Sa’d, IX, 125),  bu ayrışmanın ortadan kalkmaması yönündeki kararlılığı ortaya koymaktadır. Cariyeler için sadece başlarını örtmeleri değil bir dış kıyafet olan cilbâbı giyinmeleri de yasaktı.
Kuşkusuz hür kadınlar ve cariyeler arasındaki farklılık sadece tesettür alanına özgü değildir. Öncelikle belirtilmesi gereken husus cariyelerin tıpkı bir ticarî mal gibi alım satıma konu olmaları ve pazarlarda da satılmalarıydı ki özellikle hadis literatürümüzde ve özellikle Musanneflerde bu hususa dair çokça rivâyet mevcuttur. Efendisinden çocuk dünyaya getiren cariyeler olan ümmü veledler Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekr dönemlerinde satılabiliyorken Hz. Ömer onların satılmasını yasakladı. Hatta bu hüküm düşük yapan cariyelere de teşmil edildi. Düşük yapmış ümmü veledi dört bin dirheme satan bir adama kırbacıyla vuran Hz. Ömer, “Kanı kanınıza, etleri etlerinize karışmışken siz de onların parasını mı yediniz” diyerek tepkisini dile getirmişti. Hz. Osman döneminde de devam eden bu yasak Hz. Ali’nin hilâfeti döneminde kaldırılmış ve Hz. Ali, kendisinin de önceleri Hz. Ömer ile aynı görüşte olduğunu ancak daha sonra bu fikrini değiştirdiğini belirtmiştir (İbn Şebbe, I, 386). Halifelerin ümmü veledlerin dışındaki cariye ve esirlerin satışında da çocukların annelerinden ayrılmamalarını istedikleri bilinmektedir.
Cariyelerin devlete ait olup olmaması onların hukukî durumlarını da etkiliyordu. Devlete ait yani Beytülmâl’e kayıtlı olan cariyelere kimse dokunamıyor iken cariye kişiye ait ise tasarruf hakkı sahibinin oluyordu. Cariyelerle ilgili olarak o dönemden rivâyetlere yansıyan bir başka durum da evli olan cariyelerin hediye edildikleri veya satıldıklarıdır (İbn Ebî Şeybe, VI, 456; Beyhakî, V, 528). Ancak bu durumda bud’ denilen cariyeyle ilişkiye girme hakkı kocasına ödenmeden onunla birlikte olunamadığını da eklememiz gerekmektedir. Konuya dair bir anektot Abdurrahman b. Avf ile ilgilidir. Onun, gördüğü bir cariyeyi çok beğendiği ve sahibinden dört bin dirheme satın aldığı rivâyet edilmiştir. Ancak cariyenin evli olduğunu öğrenen İbn Avf, kocasına onu boşaması için beş yüz dirhem teklif etmiş, kocasının kabul etmemesi üzerine cariyeyi geri vermiştir (İbn Ebî Şeybe, VI, 457).
Medinelilerin cariyeleri ile ilişkiye girdikten sonra onu satmak istemeleri durumunda hamile olup olmadığını anlamak üzere cariye âdet görüp temizlenene kadar bekledikleri, hamile olmaması durumunda sattıkları bilinmektedir ki şayet beklemeden satarlar ve cariye de yeni efendisinin yanında doğum yaparsa mesele dava konusu olabiliyordu.
Kadınların tarafı oldukları dava türlerinin bir diğeri de kendilerine uygulanan şiddetle ilgiliydi. Bazı durumlarda halife, şiddet gören kadınlara diyet ödenmesine karar verebiliyordu. Bu durumların halife tarafından haksız olarak değerlendirilmesi diyet kararında etkili olmalıdır. Örneğin Osman b. Maz’ûn’un vefatından sonra hanımı, eşinin başka bir hanımından olan oğlu tarafından şiddet görmüş ve yüzünde yaralar açılmıştı. Şikâyet üzerine Hz. Ömer, kadına diyet ödenmesine karar vermişti (İbn Şebbe, I, 386). Bu tür davalar Dört Halife Dönemi Medine’sinde kadına yönelik şiddetin varlığını gösteren işaretlerden sadece biridir. Bazı isimlerin ise bu konuda özellikle belirginleştiğini söylemek mümkündür. Örneğin Zübeyr b. el-Avvâm’ın hanımlarına karşı çok sert davrandığı, çamaşır asılan çubukları onların üzerinde kırdığı rivâyet edilirken, Hz. Ömer’in de hanımlarını, hizmetçilerini hatta gelini Safiyye’yi dövdüğü nakledilmektedir. Her iki isimle de evlilik gerçekleştiren Âtike bnt. Zeyd evlenirken Hz. Ömer’e ve ondan sonraki eşi Zübeyr b. el-Avvâm’a kendisini mescide gitmekten alıkoymamaları ve ona vurmamalarını şart koşmuştu. (İbnu’l-Esîr, VIII, 182-183).
Bunun dışında Hz. Ömer’in dışarıya koku sürünmüş olarak çıkan kadınlara müdahale ve cezalandırmakla tehdit ettiği de anlaşılmaktadır. Esasen çeşitli rivâyetler Medineli kadınların yaşantılarında, giyim, kuşam ve süslenmelerinde zamanla değişikliklerin olduğunu ve kadınların bu konularda gittikçe daha rahat davranmaya başladıklarını göstermekteyse (Mâlik b. Enes, Kıble: 15; Buhârî, Ezan: 162) de bunu genele teşmîl etmenin yanlış olacağı kanaatini taşımaktayız.
Kadınların kullandıkları giysiler maddi imkânlara göre değişiklik göstermekteydi. Kadınlar dışarıda genellikle uzun elbise üzerine kaftan tarzı bir kıyafet ile bulunuyorlardı. Yüzlerini örterek dışarıya çıkan kadınlar olduğu gibi yüzünü açık bırakarak yabancı erkeklerle konuşanlar da vardı (İbn Asâkir, LXIX, 250-251). Bununla birlikte kadınların ince, şeffaf ve göz alıcı renklerde kıyafet kullanmaları sahabîler tarafından yasaklanmıştı. Örneğin Hz. Ömer, kadınların Mısır’da imal edilen kabatî türü kumaştan yapılan giysileri giyinmelerini çok ince olması nedeniyle yasaklarken sahabîler, çarpıcı renklerde ince kumaşlardan mâmul kıyafetlerin giyilmesine izin vermemekteydiler. Maddi zenginleşmenin yaşandığı dönemde ashâbın, hanımlarının giysileri için oldukça yüklü miktarda para harcadıkları da konuya dair rivâyetler arasındadır (İbn Sa’d, III, 55; Belâzurî, VI, 102).
Medineli kadınların süslenmek için çeşitli yollara başvurdukları, ellerine kına yaktıkları, bazılarının kına ile nakışlar yaptıkları, gözlerine ismid cinsi sürme çektikleri, yüz kıllarını aldırdıkları ve yüzlerinde çıkan sivilceleri tedavi ettirdikleri görülmektedir. Koku sürünme ve sürme çekmenin Medineli kadınlar arasında yaygın olduğunu gösteren bir rivâyette Hz. Osman’ın eşi Nâile’nin babasının, kızını gelin çıkarmak üzere geldiklerinde söylediği, “Senden daha güzel kokular sürünen Kureyş kadınlarından bir kadının üzerine gidiyorsun, gözüne sürme çek ve su ile güzelleş” şeklindeki sözleri yer almaktadır (İbn Şebbe, II, 111).
Kadınların süslenmesinin bir diğer yönü olan takılar ise, Resulullah döneminde de kullanılan bileklik, küpe, gerdanlık ve altın yüzüklerden oluşmaktadır. Bu takılar evlenen kızlarına babaları tarafından da takılabiliyordu. Bunun bir örneğini de Abdullah b. Ömer’in kızlarına hediye ettiği altın takılar oluşturmaktadır.
Kızların gelin olmalarından önceki senelerde yaşadıkları bir hadise de sünnet edilmeleriydi. Bu vesile ile yemek davetleri ve törenler de düzenlenebilmekteydi. Örneğin Zeyd b. Sâbit kızını sünnet ettirmesi nedeniyle Muhâcir ve Ensâr’ı davet ettiği bir yemek vermiş, birden fazla yemek çeşidinin ikram edildiği davette bir şarkıcı da şarkılar söylemişti (İsfehânî, XVII, 120).
Buraya kadar aktardıklarımız, kadınların sosyal hayatta etkin ve görünür olduklarını ortaya koymaktadır. Ancak hür kadınların iddet süreleri içerisinde bazı kısıtlamalarla kayıtlı olduklarını da belirtmemiz gerekmektedir. Şayet eşinin ölümünden dolayı iddet bekleyen kadın hamile ise mutlaka eşlerinin evinde doğum yapması sağlanıyordu. Babasının evine ziyarete giden böyle bir kadının doğum sancıları çekmeye başladığı Hz. Osman’a haber verildiğinde Halife, kadının kendi evine nakledilmesini istemişti. Hz. Ali ise kızı Ümmü Gülsüm’ü eşi Hz. Ömer vefat ettikten yedi gün sonra başka bir eve nakletmiştir ki bu durum, yasağın hamileleri kapsadığını düşündürmektedir. Bunun yanında iddet içerisindeki kadınların hac ve umreye gitmeleri yasaklanmış, hatta gidenler yoldan geri döndürülmüştür (Mâlik b. Enes, Talâk: 88; İbn Ebî Şeybe, VI, 569). Şayet kadın eşinden boşanmasının akabinde iddet bekliyor ise onun için bu yönde herhangi bir kısıtlama getirilmiyordu. Öyle ki maddi durumu iyi olan Zübeyr b. el-Avvâm, Medine’de yaşayan böyle kadınların iddet süreleri içerisinde kalabilecekleri bir ev tahsis etmişti. İddet süresinin sonunda kadınların genellikle başka evlilikler yaptıklarını ve bunun o toplumda olağan bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Cafer b. Ebî Tâlib’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekr ile evlenen Esma bnt. Umeys onun vefatından sonra da Hz. Ali ile evlenmişti. Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm, eşi Hz. Ömer’in vefatından sonra Avn b. Ca’fer ve onun vefatından sonra da Muhammed b. Ca’fer ile evlenmişti. (İbn İshâk, 234, 235).
İddet sürecindeki kadınlara yönelik sosyal yardımlaşmanın bu örneğinin yanında bir başka yardımlaşma örneğini de ebeveyni vefat eden kızların ve dul kadınların himâye altına alınması oluşturmaktadır. Anne babasını kaybeden ve velisi bulunmayan kızlar evlenme yaşı gelinceye kadar bir Medinelinin yanında kalabiliyor ve onun himâyesine giriyordu. Örneğin Ebû Zer, Rebeze’de vefat ettiğinde Hz. Osman onun kızını himâyesine almış ve kendi ailesinin yanına yerleştirmişti (İbnu’l-Esîr, I, 565). Ömer, kocasının oğlu ile evlenen Müleyke’yi Manzur’dan ayırdığı zaman, “Bu kadını himayesine kim alacak?” diye sormuş, Abdurrahman b. Avf’ın “Ben” diye cevap vermesi üzerine Müleyke onun evine yerleştirilmişti (İbn Hacer, VI, 142).
Herhangi bir suçu tespit edilen Medineli kadınlara, halifeler tarafından çeşitli cezaların verildiği de görülmektedir. Örneğin kendine ait köle ile evlenmek isteyen bir kadın ve kölesi, Halife Ömer tarafından kırbaçlatılmıştı. Yine Hz. Ömer’e kocasına karşı âsi olduğu suçlaması ile getirilen bir kadına Halife’nin verdiği ceza kadının üç gün boyunca içerisinde fazla çöp bulunan bir eve hapsedilmesi olmuştu. Sürenin sonunda kadına, “Halinden memnun musun?” diye sorulduğunda kadının, “Kocamla evlendiğimden beri hapsedildiğim şu üç gün dışında rahat yüzü görmüş değilim” cevabını vermesi üzerine Hz. Ömer, kadının kocasına “Kulağındaki küpeler dışında her şeyini alıp onu boşa” demiştir (İbn Ebî Şeybe, VII, 376). Yine zina eden kadınların Medine dışına sürüldüğüne dair de rivâyetler mevcuttur.
Rivâyetlerin genelinden çıkardığımız sonuç dönemin Medine’sinde kadının bir birey olarak kabul edildiği, onların da kendilerini toplumsal hayattan uzak görmedikleri ve bu hayata katılımlarında kayda değer bir sorun yaşamadıkları şeklindedir. Ancak her dönemi kendi şartları çerçevesinde değerlendirmek mecburiyetinde olduğumuzu, hadise ve olguları günümüzün bakış açısıyla yorumlamanın bizi yanlış sonuçlara ulaştırabileceğini de vurgulamamız gerekmektedir. İslâm toplumlarında kadının konumunun giderek kadın aleyhine ve gerileme diyebileceğimiz süreçler yaşadığı genellikle kabul gören bir düşüncedir. Bu düşüncenin doğruluğu veya yanlışlığının görülebilmesi ve toplum yaşamında kadının yerinin İslâm’ın ilk dönemleri ile kıyaslanabilmesi için Dört Halife Dönemi sonrasında kadının sosyal hayattaki konumuna dair çalışmaların yapılması lüzumu kendini hissettirmektedir.



25 Ocak 2017 Çarşamba

Ebû Ömer b. Dâvud Yazdı: Haydi Bismillah

Ebû Ömer b. Dâvud

Bugüne kadar köşe yazarlığı yapmadım. Zira iletişim aracı olarak yazmaktan çok konuşmayı tercih edenlerdenim. www.islamtarihi.info’nun değerli editörleri bana platformlarında yazma önerisinde bulununca duraksamadan reddettim. Ancak yazmanın da ihmal edilmemesi gereken bir iletişim kanalı olduğunu, sosyal medyada sohbetlerimizden kesitler paylaşan Adnan Demircan’ın paylaştıkları alıntıların ilgiyle karşılandığını söyleyerek ısrar ettiler. Israrlar karşısında düşünmek için zaman istedim. Düşüneceğimi söylememin bir sebebi de bu platformda düşüncelerimi özgürce ifade edebileceğimi biliyor olmamdı.

“Ali-Muaviye Kavgası” İsimli Eserin Değerlendirilmesi

 Şehba Yazıcı
Hz. Peygamber’in risaletinin ilk günlerinden itibaren onun destekçisi olan Hz. Ali, günümüzde bir masal kahramanından farksız olarak telakki edilmektedir. Efsaneleştirilmiş bir kişiliğe sahip olan Hz. Ali, erdemli, ilkeli ve İslâm esaslarına bağlı bir hayat sürmüştür. Onun aynı zamanda Hz. Peygamber’in damadı olması, kendisini Müslümanların liderliğine yakıştırmasına sebep olan önemli bir amildir. Öte yandan Muaviye, Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan gruptandır ve Hz. Ali’nin aksine Raşid halifeler döneminde aktif bir idareci olarak rol almıştır. Bu durum da Muaviye’de liderliğe layık olduğuna dair bir inanç meydana getirmiş ve Muaviye ne iktidar mücadelesinden ne de bu mücadelede her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmemiştir. Elimizdeki eser, tarihin önemli iki kahramanının mücadelesini ele almakta ve mücadele sürecini incelemektedir.

Müslümanların İspanya Serüveni: Endülüs

Prof. Dr. Adem APAK
Endülüs, günümüzde İspanya ve Portekiz’in yer aldığı İberik Yarımadası’nın Müslümanların fethinden sonra aldığı isimdir. Hz. Ebû Bekir döneminde başlatılan ilk İslâm fetihlerinin son halkası İspanya’nın fethidir.  
Miladi 710 yılına kadar Kuzey Afrika’yı büyük oranda kontrol altına alan Müslümanlar buradan Akdeniz’i aşarak Avrupa topraklarına geçme kararı aldılar. Bu amaçla Kuzey Afrika valisi Mûsâ b. Nusayr, Tarîf b. Malik isimli komutanının gerçekleştirdiği ilk keşif seferinin ardından yardımcısı Târık b. Ziyad komutasındaki öncü birliğini İspanya topraklarına gönderdi. Müslümanlar burada karşılarına çıkan Kral Rodrigo kumandasındaki büyük bir Vizigot ordusunu mağlup ettikten sonra sırasıyla Malaga, Elvira, Cordoba, ve nihayet Vizigotlar’ın başşehri Toledo’yu ele geçirdiler. Diğer taraftan Mûsâ b. Nusayr da 712 yılında Kuzeyf Afrika’dan harekete geçerek emrindeki orduyla Sevilla, Carmona, Niebla, Meyrida gibi önemli İspanyol merkezlerini zaptettikten sonra Toledo’da Târık b. Ziyad ile buluştu. Bundan sonra İspanya’nın kuzeyinde iki koldan başlatılan fetih hareketiyle bir yıl içerisinde Leon, Galicia, Lerida, Barcelona ve Zaragoza şehirleri teslim alındı. Emevî halifesi Velid b. Abdülmelik  döneminde Mûsâ b. Nusayr ve Târık b. Ziyad tarafından gerçekleştirilen bu fetihler sonucunda Müslümanların hâkimiyetine giren Endülüs’te Batı Avrupa’yı hedef alan yeni akınlar başlatıldı. Bu faaliyetler, Emevîlerin komutanı Abdurrahman el-Ğâfikî’nin valiliği döneminde Ekim-Kasım 732 tarihinde gerçekleşen ve Müslümanların ağır yenilgisiyle neticelenen Balâtü’ş-Şühedâ (Vak‘atü Balât=Gazvetü Balât) Poitiers savaşıyla  durduruluncaya kadar devam etti.
İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethi burada yeni bir toplum yapısı meydana getirdi. Daha önce ülkede yerleşik bulunan Hıristiyan çoğunluk Hispano-Romen ve yine Hıristiyan olan Vizigotlar ile azımsanmayacak sayıya ulaşan Yahudi unsurlara ilave olarak Araplar, Berberîler’den müteşekkil yeni topluluklar bir araya gelmiş oldu. Bu çeşitliliğe daha sonra mühtedi İspanyollar (müvelled) ve Orta ve Doğu Avrupa menşeli azınlıklar (sekâlibe) de eklendi. Dolayısıyla Endülüs’te gerek Emevîler döneminde, gerekse daha sonraki süreçte bu unsurlar arasında inanç ve etnik kaynaklı mücadeleler gündeme gelmiştir.
Endülüs’e fetihle birlikte Araplardan yaklaşık 40-50 bin kişi gelmiş, bunun birkaç katı Müslüman Berberî de bölgeye yerleşmiştir. Gerek Araplar, gerekse Berberîler yeni mekânlara kabileler halinde iskân edildikleri için bu yerleşme şekli içtimaî kaynaşmanın gecikmesine sebep olmuştur. Berberîler Endülüs’ün fethinde Araplardan daha fazla pay sahibi olmalarına rağmen, gerek siyasî sorumluluk üstlenme, gerekse iktisadî imkanlardan faydalanmada ikinci plânda tutuldukları gerekçesiyle Kuzey Afrika’da büyük bir isyan başlatmışlar, zamanla isyanı Endülüs topraklarına yaymışlardır. Diğer taraftan ülkeye yeni gelen Arap kabileleri de geçmişe soy rekabetlerini buraya da taşımışlar, onlar kendilerini tarihî kökleri olan Mudarî veya Yemenî, ya da Kaysî-Kelbî gruplaşması içinde kabul etmişlerdir. Bu bölünme daha sonraki yıllarda gerek Araplar arası iktidar mücadelelerinde, gerekse Endülüs’ün genel siyasetinde önemli derecede etkinlik göstermiştir. Bütün bu gelişmeler ise Endülüs’te sürekli olarak yönetim probleminin yaşanmasına ve siyasî istikrarsızlığa sebep olmuştur.
Endülüs’teki iç karışıklık ve yönetim problemleri devam ederken Şam’daki Emevîler devleti Abbâsîler tarafından ortadan kaldırıldı. Yeni yönetimin takibinden kurtulan Halife Hişam b. Abdülmelik’in torunlarından Ab­durrahman b. Muaviye  önce Mısır, ardından da  Kuzey Afrika’ya gitti. 755 yılında ise Endülüs topraklarına geçti. Burada Emevî yanlısı grupları birleştirdikten sonra bölgede kontrolü elinde bulunduran vali Yûsuf el-Fihrî’yle giriştiği siyasî mücadeleyi başarıyla tamamlayıp Kurtuba’da bağımsız bir devlet kurdu. Dolayısıyla 756 yılından itibaren İspanya topraklarında Endülüs Emevîleri dönemi başlamış oldu.
I. Abdurrahman yönetimi ele almasının ardından ülkede geçmişten gelen Arap-Berberî ve Araplar arasındaki Mudar ve Yemen merkezli çekişmeleri etkisiz hale getirmeye çalıştı. Akabinde gerçekleştirdiği seferlerle kuzeyde Frankları geri çekilmeye zorladı. 788 yılında vefat eden I. Abdurrahman, oğlu I. Hişam’a iç karışıklıkları asgariye indirilmiş, Abbâsîler tarafından tanınan bağımsız bir devlet bıraktı. Miladi 788-796 yıllarında Endülüs Emevîleri’ni yöneten I. Hişam, ülkedeki önemsiz iç problemleri hallettikten sonra İspanya’nın kuzeyindeki Hıristiyan topluluklar üzerinde hakimiyet kurdu. Onun zamanında İslâmlaşmaya önem verilmesi sebebiyle yerli halktan pek çoğu Müslüman oldu. Hişam’ın ardından emirliğini üstlenen I. Hakem dönemi (796-820) ise genelde iç problemler ve ayaklanmalarla geçti. Bu isyanlar halifenin aldığı sert tedbirlerle bastırılabildi. Ancak karışıklıklardan istifade eden Franklar 801 yılında Barselona’yı Müslümanlardan aldılar.  
I. Hakem’in ardından tahta geçen oğlu II. Abdurrahman (822-852) Endülüs Emevîleri’ne en parlak dönemlerinden birini yaşatmıştır. Dahilî istikrarın sağlanması sebebiyle bu dönemde ülkede refah düzeyi arttı. Arapça dilinin kullanılması ve İslâmlaşma faaliyetleri yaygınlaştı. Endülüs topraklarını düşman saldırıları karşısında başarılı bir şekilde koruyan Müslümanlar bu süreçte Bizans İmparatorluğu ile diplomatik ilişkiler kurdular. II. Abdurrahman’dan sonra Endülüs topraklarında muhtelif sebeplerle dahilî problemler baş gösterdi. Bilhassa Berberî ve İspanyol asıllı Müvelled’lerin çıkardıkları isyanlar ülkeyi her anlamda zaafa düşürdü. Bunu fırsat bilen Hıristiyanlar da Müslümanlar karşısında üstünlük sağlamaya başladılar. Miladi 882 yılında başlayan dahilde ve dış politikadaki istikrarsızlık ve gerileme III. Abdurrahman’ın emirliğe gelmesine kadar devam etti.
Yönetimi üstlenmesinden itibaren bilhassa merkezî idareye çekidüzen vermek isteyen III. Abdurrahman öncelikli olarak ülkenin çeşitli bölgelerinde isyan çıkaran Arap, Berberî ve Müvelled toplulukları itaat altına aldı. Dolayısıyla onunla birlikte Endülüs’ün siyasî bütünlüğü yeniden temin edilmiş oldu. Emir, bir yandan kurduğu birliği devam ettirebilmek, diğer yandan da Kuzey Afrika’da hızlı bir şekilde yayılan Şii Fâtımîlerle güçlü bir şekilde mücadele edebilmek amacıyla 929 yılında kendisini Nasır-Lidînillah unvanıyla halife ilan etti. Bu şekilde Abbâsî hilafetine karşı yeni bir Sünni halifelik ortaya çıkmış oldu. III. Abdurrahman bu girişiminin ardından gerek Fâtımîler, gerekse İspanyol krallıklarına karşı ciddî mücadele başlattı. Başarılı askerî seferler sonucunda bir taraftan Leon ve Pamplona krallıklarını vergiye bağlarken, diğer taraftan da Kuzey Afrika’da Fâtımîlere karşı kesin bir üstünlük sağladı.
III. Abdurrahman’ın 961 yılında ölümü üzerine yerine alim kişiliği ile tanınan oğlu II. Ha­kem geçti. Onun döneminde (961-976) daha önce sağlanan dahilî istikrar sebebiyle İspanyollara karşı elde edilmiş bulunan üstünlük muhafaza devam ettirildi. II. Hakem zamanındaki asıl gelişim ise ilim ve sanat alanında gerçekleşti. Öyle ki, Endülüs bu süreçte İslâm medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri hali­ne geldi.  
II. Hakem’den sonra oğlu II. Hisam’ın (976-1009, 1010-1013) çocuk yaşta tahta geçmesinden faydalanan Hacib İbn Ebû Âmir ve onun iki oğlu Abdülmelik ile Abdurrahman iktidarı tamamen ellerine alarak Endülüs Emevîleri’nde kendi adlarıyla anılan Âmiriler dönemini başlattılar. Onlar elde ettikleri siyasî güç sayesinde istedikleri devlet adamlarını azledip, istediklerinin göreve gelmesini sağladılar. Hatta ülkeyi yönetecek halifelerin tespitinde de birinci derecede rol oynadılar. Kendi adlarına para bastırma ve hutbe okutma gibi faaliyetlere girişmeleri üzerine ülke halkı Âmirilere karşı ayaklanarak yönetimin yeniden halifelere geçmesini sağladı. Ancak ülkede iç karışıklar önü alınamaz hale geldiği için siyasî birliğin temini yine de mümkün olmadı. Bu olumsuzluklara Emevîler arasıdaki taht kavgaları da eklenince devletin çöküşü hızlandı. Nihayet 756’da bağımsız bir emirlik olan Endülüs Emevîleri Devleti 1031 yılında tarih sahnesinden silindi.  
Emevîlerin yıkılmasından sonra Endülüs’te bağımsız site devletlerinin hüküm sürdüğü Mülûkü’t-Tavâif dönemi başladı. 1031 yılından 1090 tarihine kadar geçen bu dönemde küçük şehir devletleri kendi aralarında mücadele ettiler. Bunlar zaman zaman da birbirlerine üstünlük sağlamak amacıyla rakipleri aleyhine Hıristiyan krallıklarla işbirliğine girdiler. Bu durum ülkede Müslüman hakimiyetinin zayıflamasına sebep oldu. Hıristiyanların da daha önce kaybettikleri topraklarını yeniden ele geçirmeye başladılar. Öyle ki, 1057 yılında Kastilya Kralı I. Fernando bağımsız devletlerden Eftasîleri, 1062’de Tuleytula’daki Zunnûnîleri ve nihayet İşbiliye’deki Abâdîleri ağır haraca bağladı. 1085 yılında ise Kastilya Kralı VI. Alfonso ise Endülüs’ün Kurtuba’dan sonra ikinci büyük şehri olan Tuleytula’i zaptetti. Tehlikenin artması üzerine Endülüs’teki Müslümanların varlığının tehlikeye düştüğünü gören bazı emir ve ulemâ kendilerine yardımcı olmaları için Kuzey Afrika’da kurulan Murâbıtlar devletinden yardım istediler. Çağrıya cevap veren Murâbıtların sultanı Yusuf b. Tafşin Endülüs’e geçerek 1086 yılında VI. Alfonso’yu mağlup edip ülkedeki birliği sağladı, ardından da Endülüs’ü Murâbıtlara bağlı bir vilayet haline getirdi.
Murâbıtların Kuzey Afrika’da zayıflaması ve 1147 yılında yıkılmasıyla Endülüs tekrar siyasî kargaşa içine düştü. Bundan faydalanan İspanyol krallıklar sırasıyla Meriye, Turtûşe ve Laride’ye Müslüman emirlerin elinden aldılar. Bu defa Endülüs Müslümanlarının yardıma yine Kuzey Afrika’da hüküm süren Muvahhidler hanedanı yetişti. Süratle Endülüs’e gelen Muvahhidler Hıristiyan ordularını geri püskürttükleri gibi pek çok kaybedilmiş şehri geri aldılar. Ayrıca 1195 yılında birleşik Hıristiyan ordusunu ağır bir mağlubiyete uğrattılar. Bunun üzerine hazırlanan yeni bir bir Haçlı ordusu 1212 yılında Muvahhidleri mağlup edince Endülüs Müslümanları yine düşman saldırılarına açık hale geldiler. Nitekim Hıristiyan krallar saldırıya geçerek pek çok bağımsız Müslüman emirliği ortadan kaldırmaya başladılar. 1227’de başlayan istilâ hareketi 1250’ye kadar sürdü. Sonuçta Müslümanların elinde sadece Gırnata (Benî Ahmer) emirliği kaldı.
Güç şartlara rağmen 1462 yılına kadar izlediği denge politikası sebebiyle varlığını iki buçuk asır devam ettiren Benî Ahmer Devleti, Endülüs’ün yeniden Hıristiyanlaştırılması (Reconquista) projesinin sonucu olarak Kastilya ve Leon Krallıklarının saldırılarına maruz kaldı. 1489’a kadar Gır­nata Emirliği’nin başşehrin dışında el-Hâme (Alhama), Ronda, Levşe (Loja), Mâleka, Beyyâşe ve Meriye gibi belli başlı şehirler kaybedildi. Sıra Gırnata’ya geldiğinde Müslümanlar şehrin müdafaası için büyük bir gayret sarf ettilerse de 1492’de teslim olmak zo­runda kaldılar. Bu şekilde İslâm hâkimiyetinin Endülüs’teki en son bağımsız kalesi de düş­müş oldu. Gırnata’nın kaybedilmesinden itibaren İspanya’da kalan Müslümanlar Hıristiyanlığı kabul edenler de dahil olmak üzere bir asrı aşkın bir süre çok büyük sıkıntı içerisin­de yaşadılar ve sonunda tamamen ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.
İspanya’daki son bağımsız devletin ortadan kalkmasından on yıl sonra 1502 tarihinde şehirde kalmış olan Müslümanlar Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e elçi göndererek mâruz kaldıkları dinî baskıları ve bu baskılar karşısındaki çaresizlikleri­ni dile getirip yardım talebinden bulundular. II. Bayezid bunun üzerine Kemal Reis kumandasında bir do­nanmayı Akdeniz’e gönderdi. Kemal Reis İspanya kıyılarında kurtardığı Müslümanların Osmanlı topraklarına taşınma­larını sağladı.
İspanyollar, 1609-1614 yılları arasın­da ülkede kalan Müslümanların hemen tamamını Endülüs’ten uzaklaştırdılar. Bu sıra­da Osmanlı tahtında bulunan I. Ahmed, hem Avusturya hem de İran seferleriy­le uğraşması ve donanmanın yeterince güçlü olmaması sebepleriyle İspanya’ya karşı harekete geçemedi. Bununla be­raber Fas, İngiltere, Fransa ve Venedik gibi devletlere elçiler göndere­rek Osmanlı Devleti’ne sığınmak isteyen Endülüs Müslümanlarına yardımcı olunmasını istedi. Bu sayede birçok Endülüslü Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına ve İstanbul’a ulaştırıldı.
KAYNAKLAR
İbn Abdilhakem, Ebû’l-Kasım Abdurrahman b. Abdillah (257/870), Futûhu Mısr ve Ahbâruhâ,  (thk. Charles Torrey), Kâhire 1991, s. 204-226; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I-IX, Beyrut 1986, IV, 119-124, 128-129; Makkarî, Nefhu’t-Tîyb Min Ğusni’l-Endelüsi’r-Ratîb, (thk. İhsan Abbas), I-VIII, Beyrut 1986, I, 229-243, 290-298; Sâlim, Abdülaziz, Tarihu’l-Müslimîn ve Asruhum fi’l-Endelüs, Mısır 1961, s. 66-160; Sûfî, Hâlid, Tarihu’l-Arab fi’l-Endülüs, ? 1980 (Câmiatu Karyunus-Külliyetü’l-Edeb), s. 75-171; Hâccî, Abdurrahman Ali, et-Tarihu’l-Endelüs, Kahire 1983, s. 46-47; Munis, Huseyn, Fethü’l-Endelüs, Cidde 1985, s. 52-112; Vekîl, el-Emevîyyûn, I-II, Beyrut Dımeşk 1995, II, 73-111; İnan, Muhammed Abdullah, Devletü’l-İslâm fi’l-Endelüs, I-II, Kahire 1969, I, 67, 92-112, 117-118; İmadüddin, S. Muhammed, Endülüs Tarihi, (çev. Yûsuf Yazar), Ankara 1990, s.53-54; Özdemir, Mehmet, Endülüs Müslümanları I, Ankara 1994, s. 31 vd.; Apak, Adem, Asabiyet ve Erken Dönem İslâm Tarihindeki Etkileri, İstanbul 2004, s. 252-261; Provençal, E. Levi, “Emeviler”, İA, IV, 248-257; Özdemir Mehmet, “Endülüs”, DİA, II, 211-216. 
           



Şair Şeyhülislam Ârif Hikmet Beyefendi Hayatı-Eserleri-Şiirleri Adlı Eser Hakkında Bir Değerlendirme

Emine DEMİRCAN[1]
   Bilal Kemikli, Şâir Şeyhülislam Ârif Hikmet Beyefendi: Hayatı- Eserleri- Şiirleri, Kitabevi, İstanbul 2011, Takdim+ Önsöz+ 133 sayfa+ Bibliyografya (s. 135-139)+ Sözlük (s. 141-158)+ Ekler (s. 161-166).
   Kitap isminden de anlaşılacağı üzere biyografik bir eserdir. Bununla birlikte ülkemizde Ârif Hikmet’in (1786-1859)[2] biyografisini konu edinen ilk eser olma özelliğine sahiptir.
   Malum olduğu üzere biyografi yazmak büyük bir uğraş, araştırma ve özveri gerektirir. Çünkü bir kişinin tarihini yazmak sanıldığı kadar kolay değildir. Burada olgulardan yola çıkarak bir tarih yazımı söz konusu değil, bir kimseyi anlamak ve anlatabilmek esastır. İşte kısa bir şekilde tanıtacağımız bu kitabın, bu nedenlerden dolayı derin bir araştırmanın ürünü olduğunu gözlemliyoruz.
   “Ârif Hikmet Beyefendi Osmanlı’nın “en uzun asrında” yetişmiş ve önemli görevlerde bulunmuş seçkin şeyhülislamlarından birisidir. Sadece ilmi ve dini bürokrasi içinde kalmamış, dönemin yeni tesis edilen kurullarında görev almış ve bir kısım yeniliklere öncü olmuş bir devlet adamıdır. Aynı zamanda o dönemin, siyasi sosyal meselelerine duyarlılığıyla da üzerinde durulması gereken bir şahsiyettir.”[3]
    Kitaptan alıntıladığımız yukarıdaki paragraf, Ârif Hikmet Beyefendi hakkında biyografik bir eser yazmanın gerekliliğini ortaya koymak için zannederiz ki yeterlidir.
     Kitap Takdimle başlamaktadır. Takdim kısmı daha çok Sayın Kemikli’nin bir kısım tecrübelerinden ve okuyucuyla bir nevi sohbetinden müteşekkildir. Kemikli bu kısımda aslında detaylı araştırmalara konu olacak bir şahsiyet olmasına rağmen Ârif Hikmet hakkında yapılan çalışmaların yetersizliğine vurgu yapıp tarihçilerin bu çalışmayı, kendisinin bıraktığı yerden alıp daha ileriye götürmelerini temenni etmektedir.
     Kitap iki kısımdan oluşmaktadır. Ârif Hikmet’in hayatı ve eserleri ayrıntılı bir şekilde ele alınmış ve edebi şahsiyeti tahlil edilmiştir.
      Hayatı kısmını değerlendirmeye tabi tuttuğumuz zaman görülecektir ki kitapta belirtildiği şekliyle dikkat çeken özelliği şeyhülislam olmasına rağmen yeniliklere her zaman açık olmasıdır. Dolayısıyla yeni eğitim kurumlarının açılmasına gayret etmiştir.  “Onun efendiliği ilmiye sınıfına mensup olmasından beyliği ise yönetici-aristokrat bir aileden geliyor olmasından kaynaklanmaktadır.”[4] Aynı zamanda onun hakkında müstakil bir eser yazan el-Âlusi onu seyyid olarak göstermektedir. Dikkate şayan diğer bir özelliği ise yaşadığı dönem de ilmiyle bilinen seçkin insanlardan biri olmasıdır. Tam anlamıyla kültür ve sanat adamıdır. Dolayısıyla birçok özelliği kendinde barındıran bir şahsiyettir.
      Hayatı kısmında ailesi, öğrenimi, görevleri ve vefatı şeklinde alt başlıklar mevcuttur. Birçok görevde bulunmuştur. Bu görevlerin ayrı ayrı veriliyor olması kitabın dikkat çeken diğer bir özelliğidir. Sonuç olarak ‘İlmiye kadrolarında başlayan devlet hizmeti, Osmanlı’nın yenileşme çabalarının bir neticesi olan çeşitli ıslahatlarla birlikte ihdas olunan memuriyet ve meclislerde devam etmiş ve nihayet Şeyhülislamlık göreviyle neticelenmiştir.’[5] Şeyhülislam olduğu dönemde önemli devlet adamlarıyla birlikte çalışmıştır.
      Kitapta Ârif Hikmet’in eserlerine ayrıntılı bir şekilde yer verilmiştir. Divan sahibi bir şairdir. Arapça, Farsça ve Türkçe şiirlerinden oluşan Divan’ı divan şiirinin önemli örneklerinden biridir. Aynı zamanda tarih, biyografi ve bibliyografya alanında kaleme aldığı eserleri de mevcuttur.
Eserleri şunlardır:
1.       Divan-ı Hikmet
2.       Tezkire-i Şu’ara: En önemli mensur eseridir ve sade bir dille yazılmıştır.
3.       Mecmu’atü’t-Teracim: İkinci biyografik eseridir.
4.       Hulasatü’l-Makalat fi Mecalisi’l-Mukalemat: Bu eseri tarihle ilgilidir.
5.       Keşfü’z-Zunun Zeyli
6.       el-Ahkamü’l-Meriyye fi Arazi’l-Emiriyye: Ârif Hikmete ait olup olmadığı tartışmalı bir eserdir.
7.       Bazı Vak’a-yı Dâhiliye Notları
8.       Mecmu’a-yi Eş’ar
9.       Tahrir Defteri
10.   Tanzimat Defteri
11.   Mecmu’a
12.   Mecmu’a-i Ârif Hikmet
13.   Ref’ün- Nikab an Vücuhi’l-Elkab
   Kitabın bir diğer bölümü ise “Çeşitli Yönleriyle Ârif Hikmet” kısmıdır. Bu bölümde çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğu vurgulanır. İlmi, edebi kişiliği, yenileşme karşısında Ârif Hikmet ve kütüphanesi konuları üzerinde durulur. Özellikle “Ârif Hikmet Bey’in Kütüphanesi” adlı bölüm ilginçtir. Çünkü onun Ahmed Cevdet Paşa’nın bahsettiği hususi kütüphanesinin yanında Medine-i Münevvere’de kurduğu ünlü kütüphanesi mevcuttur. Bu durum, onun gerçek bir kitap meraklısı olduğunu göstermektedir.
   Kitabının son kısmında şiirlerinden seçmeler yapılmıştır. Bazı tarihi vesikalar da ek olarak konulmuştur.



[1] Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi.
[2] Onun doğum ve ölüm tarihi 1791-1858 şeklinde de verilmiştir (Mustafa L. Bilge, “Ârif Hikmet Bey”, DİA, III, 365..
[3] Bilal Kemikli, Şair Şeyhülislam Arif Hikmet Beyefendi Hayatı-Eserleri-Şiirleri, İstanbul 2011 (Takdim’den).
[4] Bilal Kemikli, s.2.
[5] Bilal Kemikli, s.10.

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN