Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Hadislere Göre Rüya ve Yorumu

Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin
Sözlükte “görmek” anlamındaki rü’yet kökünden türeyen rü’yâ kelimesi uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Rüyalar çok sıradan ve gerçeğe yakın olabileceği gibi, fantezilerle süslü, gerçek üstü rüyalara da rastlanır.

3 Şubat 2018 Cumartesi

Hz. Peygamber’e Salât ve Selâm

Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin 
Salât; dua, rahmet ve mağfiret anlamına gelmektedir. Selam ise esenlik ve barış demektir. Peygamber Efendimize salavât getirmek; ona bağlılığı, ona karşı en derin sevgi ve saygıyı ifade etmektir. Salavat getirilirken genellikle “aleyhi’s-selâm” “aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm” veya “sallallâhu aleyhi ve sellem” ifadeleri kullanılır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah’ın ve meleklerin Hz. Peygamber’e salât ettikleri ifade edilmekte, müminlerin de salât ve selâm vermesi emredilmektedir: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzâb, 33/56).

5 Mayıs 2017 Cuma

Zayıf Hadislerle Amel Meselesi

Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin*
Zayıf hadislerle amel meselesine geçmeden önce hadislerin sıhhat bakımından tasnifi hakkında kısa bilgi verecek, daha sonra ise asıl konumuza geçeceğiz.

22 Ocak 2017 Pazar

Sihirbaz ve Rahip


Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin
Suheyb-i Rûmî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişah’a, “Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem” dedi.

Padişah ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona “Niçin geç kaldın?” diyerek kızar ve onu döverdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi: “Sihirbazdan korktuğunda “evdekiler alıkoydu” de; ailenden çekindiğinde de “sihirbaz alıkoydu” de.

13 Ocak 2017 Cuma

Nebevî Merhamet

Yusuf Ziya Keskin*

Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma anlamına gelen merhamet, tüm yaratıklara sevgi ile yaklaşma, onları kötülüklerden koruma ve kurtarma, yardım etme, affetme gibi iyi huy ve davranışların başlıca nedenidir.

7 Ocak 2017 Cumartesi

Allah Rızası

Bir gün Lâhik b. Dumeyra el-Bâhilî adındaki sahabi, Peygamberimize (s.a.s.) gelerek: “Şöhret ve ücret (ganimet) elde etmek için savaşan kimse hakkında ne dersin?” diye sordu. Resûlullah (s.a.s.): “Onun için hiç bir şey (mükâfat) yoktur.” dedi. Adam sorusunu üç defa tekrarladı. Allah Resûlü de her defasında: “Onun için hiçbir şey (mükâfat) yoktur” dedi ve ardından şöyle buyurdu: “Allah, sadece ihlâsla ve kendi rızası gözetilerek yapılan amelleri/ibadetleri kabul eder.” (N3142, Nesâî, Cihâd, 24).

Ahlak ve Takva Timsali Ebu Ubeyde b. el-Cerrah


Ebû Saîd el-Makburî'den şöyle rivayet edilmiştir: Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (r.a.) vurulduğu zaman, “Ey Muaz! İnsanlara namazı sen kıldır” dedi. Muaz insanlara namazı kıldırdı. Sonra 

Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ruhunu teslim etti. Muaz insanların arasından kalkıp şöyle dedi: Ey insanlar! Günahlarınızdan dolayı Tevbe-i Nasuh (samimi tevbe) ile Allah’a tevbe ediniz. Zira Allah’ın kulu günahından tevbe ederek Allah’a kavuştuğunda, onu bağışlaması Allah’ın üzerine bir haktır. Sonra şöyle devam etti: Ey insanlar! Sizler öyle bir kimseyi kaybettiniz ki, Allah’ın kulları içerisinde kötülüğü daha az, daha iyi kalpli, beladan daha uzak, ölümü daha çok arzu eden, halka daha çok öğüt veren birini gördüğümü sanmıyorum. Ona merhamet dileyin. Allah ona merhamet etsin. Onun üzerine namaz kılmak üzere sahraya çıkınız. Allah’a yemin olsun ki, onun gibisi bir daha ebediyen size kumandan tayin olmayacak.”
Bunun üzerine cemaat toplandı. Ebû Ubeyde musallaya konuldu. Muaz öne geçti ve cenaze namazını kıldırdı. Onu mezara kadar getirdiklerinde kabre Muaz b. Cebel, Amr b. As ve Dahhâk b. Kays indi. Onu mezara koyup çıktıklarında, üzerine toprak attılar. Muaz b. Cebel dedi ki: Ey Ebû Ubeyde! Seni övüyoruz. Boş şeyler söylemiyorum. Allah’ın öfkesinin beni çarpmasından korkarım. Allah’a yemin ederim ki; bildim bileli, Allah’ı çok zikredenlerdendin, yeryüzünde mütevazı yürüyenlerdendin. “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler” (Furkan, 25/63) Sen de bu şekilde diyenlerdendin. “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır” (Furkan, 25/67) Sen de bunlardandın. Allah’a yemin ederim ki, itaatkâr ve mütevazı kullardandın. Yetimlere ve fakirlere acıyanlardan, hain ve büyüklenenlere buğz edenlerdendin.” Hâkim, Müstedrek, III, 295/5148 (Şamile Programı). Rabbim bizleri de Ebû Ubeyde gibi güzel ahlak sahibi kılsın.

Hakem b. Keysân'ın Müslüman Oluşu

Mikdâd b. Amr şöyle rivayet etmiştir: Abdullah b. Cahş Seriyyesi’nin Nahle’ye yaptığı sefer sırasında Hakem b. Keysân’ı esir aldım. Kumandanımız onun boynunu vurmak istedi. “Ona dokunma. Onu Allah Resûlü’ne götürelim” dedim. Nihayet Hz. Peygamber’in yanına vardık. Allah Resûlü onu İslam’a davet etmeye başladı. Hakem, “İslam nedir?” diye sordu. Hz. Peygamber, “Tek olan ve ortağı olmayan Allah’a kulluk etmek, Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğunu tasdik etmektir.” buyurdu. Hz. Peygamber epey bir süre ona İslam’ı anlatınca Hz. Ömer, “Ey Allah’ın Resûlü! Bununla niçin konuşuyorsun? Allah’a yemin ederim ki, bu asla Müslüman olmayacak. Onu bırak, boynunu vurayım ve canını cehenneme göndereyim.” dedi. Allah Resûlü, Hz. Ömer’in fikrini uygun görmedi. Bir süre sonra Hakem “İslam’ı kabul ediyorum.” dedi. Hz. Peygamber, ashabına dönüp şöyle buyurdu: “Biraz önce bu hususta size uysaydım, onu öldürtecektim ve o cehenneme girecekti.”
Hz. Ömer dedi ki: “Hakem’in iyi bir Müslüman olduğunu gördüm. Yaptıklarımdan utandım. Kendi kendime, “Allah Resulü’nün benden daha iyi bildiği bir işte ona nasıl karşı çıkıyorum.” dedim. Yalnız tek tesellim şu idi: Ben bunları Allah ve Resûlüne samimi bağlılığımdan dolayı yapıyordum. Bu sebeple müsterih olabilirdim. Allah’a yemin ederim ki Hakem, mükemmel bir Müslüman idi. Allah yolunda cihad etti ve Bi’r-i Ma‘ûne’de şehit düştü. Allah Resûlü ondan hoşnut olarak cennete girdi.” İbn Sa’d, Tabakât, IV, 128 (416. Biyografi).

Vahşî b. Harb'in İslam'a Girişi

 

İbn Abbas şöyle anlatıyor:
Allah Resûlü, Hz. Hamza’ın katili Vahşî b. Harb’i İslam’a davet etmek için ona adam gönderdi. Vahşî, Hz. Peygamber’e getirilince, “Ya Muhammed! Beni nasıl İslam’a davet ediyorsun? Halbuki sen, adam öldürenin, şirk koşanın, zina edenin azaba uğrayacağını, kıyamette azabının kat kat artacağını, o korkunç azapta ebedi kalacağını iddia ediyorsun. Ben bunların hepsini yaptım. Bana da kurtuluş yolu var mı?” diyerek sordu. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Furkân, 25/70)
Vahşî, “Ya Muhammed” (ancak tövbe eden, iman edip yararlı işler yapanlar) hükmü çok ağır bir şarttır. Belki ben bunu yapamayacağım.” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisa, 4/48) ayetini indirdi.
Vahşî, “Ya Muhammed! Anlıyorum ki bu da Allah’ın dilemesine bağlıdır. Beni affedip affetmeyeceğini bilmiyorum. Bundan başka bir şey yok mu?” diye sorunca, “De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53) ayeti indi.
Vahşî, “Şimdi tamam” diyerek Müslüman oldu.
Ashab, “Ey Allah’ın Resûlü! Vahşî’nin nail olduğuna biz de nail olduk, değil mi?” dediler. Hz. Peygamber de, “Evet, bu bütün Müslümanlar içindir” buyurdu. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 224/11314.Hadis. (Şamile Programı)

3 Eylül 2016 Cumartesi

FETÖ ve Din İstismarı

İslam tarihinde birçok sivil toplum kuruluşu, İslam’ın ilk yıllarından itibaren dine hizmet etmek, İslam’ı yaymak, ahlaklı insanlar yetiştirmek, muhtaç durumda olan insanlara yardım etmek vb. gayelerle teşkilatlanmış ve birçok güzel hizmet gerçekleştirmiştir. Günümüzde de İslam coğrafyasında birçok cemaat, tarikat ve düşünce ekolü İslam’a farklı metotlarla hizmet etmeye çalışmaktadırlar. Bu gruplar hizmetlerini yaparken bazen devletle karşı karşıya gelebilmekte, bazen de devletle kol kola girebilmektedirler.
Tarihte siyasi otoritelerle tarikat ve cemaatler arasında düşmanlık, dostluk ya da çıkar ilişkisine dayanan üç çeşit ilişki biçimi olmuştur. Arada düşmanlık olduğu zaman iki taraf da birbirini yok etmeye çalışmış, bunun birçok örneği tarihte yaşanmıştır. Dostluk zamanlarında ise iki taraf birbirine destek vermiş, birbirini korumuş ve iyi ilişkiler içerisinde olmuştur. Çıkar ilişkisinde de devlet, tarikat veya cemaatleri kendi meşruiyetini korumak, halkın desteğini almak vb. amaçlarla kullanmış, tarikat ve cemaatler de devlet imkânlarından yararlanmayı her fırsatta değerlendirmişlerdir. Bu ikili çıkar ilişkisi bozulduğunda devletle tarikatlar/cemaatler arasında çeşitli çatışmalar meydana gelmiştir. Günümüzdeki çatışmalardan biri de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile F. Gülen grubu arasında yaşanmaktadır.
Ak Parti hükümeti, 2002 yılında iktidara gelince, önceki yıllarda cemaat ve tarikatlara yönelik devletin olumsuz bakışını değiştirmeye, dindar insanların taleplerini yerine getirmeye çalışmış, dindar kesim geçmişe göre özgürlükler bağlamında biraz rahat nefes almaya başlamış, dindarlar üzerindeki baskı unsurlarından biri olan başörtüsü serbest kalmış, imam hatip liselerinin önündeki engeller kaldırılmış ve adeta devletle dindar kesim barış dönemine girmiştir. Bu sıcak hava, dindar insanların devletin üst kademelerinde daha fazla yer almalarına yol açmıştır. Her cemaat kendi üyelerinin daha fazla devlette yer almasını istemiş ve zaman zaman bazı cemaatlerin ağırlığı devlette daha çok hissedilir olmuştur.
Cemaatler sosyal bir gerçeklik olmakla birlikte, İslam coğrafyasındaki “cemaatçilik” anlayışı, Müslümanlar arasında pek çok ihtilafın ortaya çıkmasına, cemaatler arasında çatışmaların yaşanmasına, cemaatlerin birbirlerini dışlamasına yol açmıştır. Her cemaat, kendi İslam anlayışlarının en doğrusu olduğunu iddia etmekte, diğer cemaatleri de adeta lütfen kabul etmektedirler. Cemaatlerin devamı açısından bu tür anlayışlara kısmen hoşgörüyle bakılmakla birlikte cemaatlerdeki lider sultası ve liderin yanılmazlığı anlayışı, cemaat mensuplarının kendi liderlerini kutsamalarına ve Peygamber üstü bir konuma yerleştirmelerine yol açmıştır. Cemaat liderinin yanılmazlığı anlayışı, Şia’daki masum imam anlayışına benzemektedir. -Her ne kadar hiçbir cemaat bunun böyle olduğunu kabul etmese de cemaat mensuplarının kendi liderlerine bakışı genelde bu şekilde cereyan etmektedir.- Bu anlayışın en keskin örneğini FETÖ örgütünde (15 Temmuz öncesi cemaat deniyordu) görmekteyiz. Adeta Şia’daki masum imam anlayışı bu örgütte kendini çok katı bir şekilde göstermiş ve liderin söylediği her söz, verdiği her emir, İlahi veya Nebevi bir hüküm imiş gibi kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Bu örgüt üyelerine göre F. Gülen, Hz. Peygamber’le sürekli görüşen, hatta Allah ile irtibat halinde olan bir şahsiyettir. Dolayısıyla onun söylemleri ve emirleri, ilahi bir hüküm gibi algılanmalı ve asla sorgulanmamalıdır. -Oysa sahabiler, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) söz ve davranışlarını bile zaman zaman sorgulamışlar ve verdiği hükümlerin vahye dayanıp dayanmadığını sormuşlardır.- Hal böyle olunca F. Gülen, Hz. Peygamber’den daha yetkin bir yere oturtulmuş ve sonuçta FETÖ gibi bir örgüt ortaya çıkmıştır.
Bu örgüt, İslam söylemiyle ortaya çıkmakla birlikte diğer İslami cemaatlerden çok farklı bir yapıya bürünmüştür. Bu yapı, her zaman kendilerini Müslüman cemaatlerden ayrı görmüş, kendilerinden olmayan Müslümanları küçümsemiş ve onları, tabir caizse adam yerine koymamış, takıyyeyi en etkin biçimde kullanmış, örgütün çıkarını bütün ahlak ilkelerinin önünde tutmuştur. Bu anlayış örgütün liderinden en alt kademesine kadar kendini göstermiştir. Daha da ötesi, örgüt lideri, kendisini Hz. Peygamber’den daha yetkin görmüş ve “Hz. Peygamber şimdi cismen gelse ve bana ‘sen artık çekil’ dese, onun ölmeden önce söylediklerine tabi olacağını, şimdi söyleyeceklerine itibar etmeyeceğini” söyleyecek kadar ileri gitmiş ve yine Cebrail gelip bir parti kursa, ona oy vermeyeceğini söylemiştir. Bazı örgüt üyeleri de F. Gülen’in beklenen Hz. İsa olduğuna, bazıları da beklenen Mehdi olduğuna inanmıştır/inanmaktadır. Kendisi de Hz. İsa veya Mehdi olduğuna dair söylenenlere ses çıkarmayarak ilahi bir görevle görevli olduğunu zımnen kabul etmiştir.
Kur’an, birçok ayette düşünmeyi, akletmeyi, tefekkürü emretmiş olmasına rağmen, örgüt içerisinde F. Gülen’in söylem ve eylemleri sorgulanmamış, her söylediğinde bir hikmet aranmış, onun her şeyi en doğru şekliyle bildiğine inanılmış ve verdiği her emir yerine getirilmiştir. Küçük yaştan itibaren cemaat (örgüt) içinde yetişen ve İslam’ı F. Gülen’in bakışıyla öğrenen, örgüt içinde sürekli onun olağanüstü bir güce sahip olduğu fikriyle beyinleri yıkanan kimselerin farklı düşünmesi beklenemez.
FETÖ örgütü, 40 yıllık süreç içerisinde ilk başlarda İslami söylemle yola çıkmış, daha sonra ise İslam’ın asla kabul etmediği bir mecraya kaymıştır. 15 Temmuz darbe girişimi, bu örgütün tamamen batı merkezli, emperyal güçlere taşeronluk eden Müslüman karşıtı bir oluşum olduğunu ortaya koymuştur. Örgüt tamamen kendisini dünyanın merkezine koymuş ve örgüt çıkarı için her türlü yolu mubah saymıştır. Bunu yaparken de tarihi süreç içerisinde Müslümanların samimi duygularını istismar etmiş, dini duyguları kendi batıl davası için kullanmış ve maalesef hem devleti, hem de çoğu Müslümanları kuzu postuna bürünerek kandırmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Müslümanları Allah ile aldatmış ve İslam adına ortaya çıktığını iddia etmekle birlikte en büyük darbeyi Müslümanlara vurmuştur.
Müslümanlar, geçmişte bu yapıya şüpheyle bakmakla birlikte dindar görünmeleri ve eğitim hizmetlerine önem vermelerinden dolayı ihtiyatlı bir müsamaha ile karşılamış ve çok ciddi bir tepki vermemiştir. Devlet de bunların yaptığı bazı faaliyetlerinden dolayı bunları desteklemiş ve çok ciddi bir takibat yapmamıştır. Ancak 17-25 Aralık süreci ve son olarak da 15 Temmuz darbe girişimi, Müslümanların şüphelerinde ne kadar haklı olduğunu ve bu ihanet şebekesinin gerçek yüzünü ortaya koymuştur.
İnsanlar çocuklarını dindar olsunlar, ahlaklı olsunlar diye cemaate (örgüte) göndermiş, her türlü maddi desteği vermiş ve çocuklarını onlara teslim etmişlerdir. Oysa bu örgüt, gizli ajandasıyla, çocukları ailelerine, topluma ve dinin ilkelerine yabancılaştırarak vatana ihanet edecek seviyeye getirmiştir.
Dini söylemlerle ortaya çıkan bu yapının Müslümanlara karşı İslam düşmanlarıyla işbirliği yapması, Kur’an ve sünnetin haram saydığı davranışları helal sayması, haram-helal duygusunu ortadan kaldırması, kul hakkını hiçe sayması, İslam’ın asla kabul etmeyeceği davranışlardır. Bu anlayışla F. Gülen, adeta yeni bir din oluşturma gayretine girmiş ve bu batıl davasına taraftar bulmak için Kur’an ve Sünnetten yararlanmış, samimi Müslümanları kandırarak gerçek niyetini örtbas etmeye çalışmıştır. İşin garip tarafı, din eğitimi almış diyanet ve ilahiyat camiasından bazı şahsiyetler de bu yapı içerisinde cemaat liderinin yaptıklarını sorgulamaksızın aynen kabul edebilmiştir.
Bu örgütün dini söylem ve eylemleri, maalesef Diyanet ve İlahiyat camiası tarafından çok ciddi şekilde irdelenmemiş, adeta Müslümanlar bu örgütün eline bırakılmıştır. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı, bu örgütün din anlayışı konusunda halkı yeteri kadar bilgilendirmemiş, insanların bu örgüt tarafından istismar edilmesinin önüne geçmede yetersiz kalmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu örgütün dışında diğer tarikat ve cemaatlerin de din anlayışlarını, mensuplarının cemaat liderlerine olan bakışlarını ve davranışlarını çok ciddi şekilde incelemeli, İslam’a aykırı olan söylem ve eylemeleri ortaya koyup halkı bilgilendirmelidir.
Devlet, örgütsel yapıların tehlike arz etmesini önlemek için hangi cemaat veya grup olursa olsun mutlaka kontrol mekanizmasını sıkı bir şekilde çalıştırmalı, devlete eleman alımında herhangi bir cemaati değil, adalet ve liyakat ilkelerini esas almalıdır. Belli bir cemaat veya ideolojinin etkin olduğu bir devlet anlayışında FETÖ türü yapılanmaların olması kaçınılmazdır.
FETÖ, İslami hassasiyeti olmayan, tamamen örgütün ve üyelerinin çıkarını düşünen, kimliksiz ve şahsiyetsiz bir Müslüman tipi üreten (İslam böyle bir tipi kabul etmemektedir) -hem Müslümanların hem de insanlığın geleceğini tehdit eden- bir örgüttür. Müslümanların geleceği için bu ve benzer örgütlerle topyekûn mücadele edilmeli, çocukların ve gençlerin bu nevi yapılardan uzak tutulmaları için din eğitimi teslimiyetçi bir üslupla değil, sorgulamacı bir anlayışla verilmelidir. Zira aklını kullanmayan, düşünmeyen ve sorgulamayan insan, koyun gibi güdülmeye mahkûm olur.
Rabbim bizleri Kur’an ve Sünnet çizgisinden ayırmasın, Hz. Peygamber’in ahlakıyla ahlaklandırsın, her zaman İslam ve Müslümanlardan taraf kılsın, İslam’a, Müslümanlara ve vatana ihanet edenlerden eylemesin.

19 Nisan 2016 Salı

İbn Abbas: İlim Deryası

Rabi b. Hırâş'tan rivayet edildiğine göre Abdullah b. Abbas (r.a.), Muaviye’nin (r.a.) huzuruna çıkmak için izin istedi. Kureyş büyükleri Muaviye'nin yanında toplanmışlardı. Said b. As (r.a.) da sağında oturuyordu. Muaviye (r.a.), İbn Abbas'ın (r.a.) geldiğini görünce, “Ey Said! Allah'a yemin ederim ki, İbn Abbas'a cevabını veremeyeceği sorular soracağım.” dedi. Said de, “İbn Abbas gibi biri mi senin sorularına cevap veremeyecek?” diye karşılık verdi. İbn Abbas (r.a.) oturduğu zaman Muaviye, “Ebû Bekir (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Ebû Bekir’e (r.a.) Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, Kur'an okurdu. Batıla meyletmekten uzaktı. Kötülüğü terk ederdi. İnsanları hoşa gitmeyen şeylerden sakındırırdı. Dinini bilirdi. Allah'tan korkardı. Gece ibadet eder, gündüz oruç tutardı. Dünyasından emindi. Halka adaletinde kararlı idi. İyiyi emreder ve ona koşardı. Her hale şükrederdi. Vallahi sabah akşam Allah'ı zikrederdi. Umumun menfaati için kendisini feda ederdi. Takva, kanaat, zühd, iffet, iyilik ve ihtiyatta, Allah rızası için aza kanaatte arkadaşlarından üstündü, hatta eşsizdi. Kıyamete kadar hainlerin sevmediği kimseyi Allah onun yerine tayin etti.” dedi.
Muaviye, “Ömer (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Ömer’e (r.a.) Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, İslam’ın dostu idi. Yetimlerin ve zayıfların koruyucusu, gerçek mümin idi. İyiler onun etrafında toplanırdı. Halkın kalesi, insanların yardımcısı idi. Ülkeler fethedip Allah dinini hâkim kılıncaya, Allah adı ülkelerde, yaylalarda, dağlarda, mahalle ve köylerde anılıncaya kadar, Ömer (r.a.) vazifesini sabırla yerine getirdi. Karşılığını Allah'tan bekledi. Kötü söz karşısında vakurdu. Gerek sıkıntı, gerek bolluk içinde olduğu zamanlarda daima çok şükrederdi. Allah'a yemin ederim ki, her an zikir halinde idi. Kıyamete kadar, hainlerin buğz ettiği kimseyi, Allah onun yerine geçirdi.” dedi.
Muaviye, “Osman b. Affan (r.a.) hakkında ne dersin” diye sordu. İbn Abbas, “Osman’a Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, ecdadına layık, hatta onlardan da şerefli bir torundur. İslam’a çok bağlı bir Müslümandır. En sabırlı bir askerdir. Geceleri çok uykusuz kalır, Allah'ı zikir sırasında çok gözyaşı döker. Gece gündüz kendisini ilgilendiren şeyde düşünür. Bütün iyilikleri yapmaya isteklidir. Tehlikeden kaçarak selamete koşar. Bütün teçhizatıyla bir ordu hazırlamış, bir kuyu satın almıştır. Peygamber’in (s.a.s.) iki kızını alarak damadı olmuştur. Kıyamete kadar kötülerin küfrettiği bir kimseyi Allah onun yerine getirdi.” dedi.
Muaviye, “Ali b. Ebû Tâlib (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Ali'ye Allah rahmet eylesin. Allah’a yemin ederim ki o, hidayet sancağı idi. Takva denizi, akıl küpü ve zarafet abidesi idi. Gecenin karanlığında şeref aydınlığı idi. En yüce hedefe çağırır, en eski metinleri bilirdi. Te’vil yapabilir, öğüt verirdi. İslam’ın insanlara hidayeti gösteren emirlerine bağlı idi. Zulmü ve eziyeti terk etmişti. Şüpheli yollardan ayrılırdı. İman ve takva sahiplerinin en hayırlısı idi. Peygamberin gömlek ve cüppesini giyenlerin en efendisi idi. Hac ve sa‘y yapanın en üstünü idi. Adalet ve eşitliği temin hususunda titizdi. Peygamberler ve Muhammed Mustafa müstesna, dünyanın en büyük hatibi idi. İki kıbleye karşı namaz kılmıştı. Herhangi bir dindar ona eşit olabilir mi? Kadınların en hayırlısının kocası idi. İki Peygamber torununun babası idi. Gözlerim onun gibisini görmedi. Kıyamete ve mahşere kadar da görmeyecek. Allah'ın ve kullarının laneti kıyamete kadar ona lanet edene olsun.” dedi.
Muaviye, “Talha ve Zübeyir (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Her ikisine de Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki, her ikisi de iffetli, iyi, Müslüman, maddeten ve ruhen temiz, şehit, âlim idiler. Bir hata işlediler. İnşallah geçmişteki fedakârlıkları, Resûlullah ile beraberlikleri, güzel fiilleri sebebiyle Allah onları affeder.” dedi.
Muaviye, “Abbas (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Abbas'a Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, Allah'ın Resûlü'nün babasının kardeşidir. Allah'ın dostunun gözbebeği idi. Bütün kabilelerin başvurduğu kişiydi. Amcaların efendisi idi. Bütün işlerde ileri görüşlü, neticeleri kestirebilirdi. İlim süsüydü. Onun üstünlüğü yanında, sülalelerin ismi okunmazdı. Onun kabilesinin övülmesi sırasında diğer soyların sesi çıkmazd1. Niçin böyle olmasın? Çünkü görgüsü ve bilgisi yerinde olan Abdülmuttalib, onu yetiştirdi. Kureyş'in yaya ve süvarisinin en üstünü idi.”
Muaviye, “Kureyş’e niçin Kureyş denmiştir?” diye sordu. İbn Abbas, “Denizde bir canavar (köpek balığı) var ki, denizin en tehlikeli hayvanıdır. Hiçbir deniz canlısı ona galip gelemez, o onları yer. Bu sebeple ona Kureyş denmiştir. Kureyş de Arapların en etkin kabilesidir. Bundan dolayı bu isim verilmiştir.” Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi: “Doğru söyledin ey İbn Abbas! Senin, ailenin lisanı olduğuna şahitlik ederim.” İbn Abbas onun yanından ayrılınca Muaviye, “Her ne konuştuysam, İbn Abbas’ı ona hazırlıklı buldum.” dedi. Heysemi, Mecmauz-Zevaid 9/249, H.N. 14943.
İBN ABBAS: İLİM DERYASI

Rabi b. Hırâş'tan rivayet edildiğine göre Abdullah b. Abbas (r.a.), Muaviye’nin (r.a.) huzuruna çıkmak için izin istedi. Kureyş büyükleri Muaviye'nin yanında toplanmışlardı. Said b. As (r.a.) da sağında oturuyordu. Muaviye (r.a.), İbn Abbas'ın (r.a.) geldiğini görünce, “Ey Said! Allah'a yemin ederim ki, İbn Abbas'a cevabını veremeyeceği sorular soracağım.” dedi. Said de, “İbn Abbas gibi biri mi senin sorularına cevap veremeyecek?” diye karşılık verdi. İbn Abbas (r.a.) oturduğu zaman Muaviye, “Ebû Bekir (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Ebû Bekir’e (r.a.) Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, Kur'an okurdu. Batıla meyletmekten uzaktı. Kötülüğü terk ederdi. İnsanları hoşa gitmeyen şeylerden sakındırırdı. Dinini bilirdi. Allah'tan korkardı. Gece ibadet eder, gündüz oruç tutardı. Dünyasından emindi. Halka adaletinde kararlı idi. İyiyi emreder ve ona koşardı. Her hale şükrederdi. Vallahi sabah akşam Allah'ı zikrederdi. Umumun menfaati için kendisini feda ederdi. Takva, kanaat, zühd, iffet, iyilik ve ihtiyatta, Allah rızası için aza kanaatte arkadaşlarından üstündü, hatta eşsizdi. Kıyamete kadar hainlerin sevmediği kimseyi Allah onun yerine tayin etti.” dedi.
Muaviye, “Ömer (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Ömer’e (r.a.) Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, İslam’ın dostu idi. Yetimlerin ve zayıfların koruyucusu, gerçek mümin idi. İyiler onun etrafında toplanırdı. Halkın kalesi, insanların yardımcısı idi. Ülkeler fethedip Allah dinini hâkim kılıncaya, Allah adı ülkelerde, yaylalarda, dağlarda, mahalle ve köylerde anılıncaya kadar, Ömer (r.a.) vazifesini sabırla yerine getirdi. Karşılığını Allah'tan bekledi. Kötü söz karşısında vakurdu. Gerek sıkıntı, gerek bolluk içinde olduğu zamanlarda daima çok şükrederdi. Allah'a yemin ederim ki, her an zikir halinde idi. Kıyamete kadar, hainlerin buğz ettiği kimseyi, Allah onun yerine geçirdi.” dedi.
Muaviye, “Osman b. Affan (r.a.) hakkında ne dersin” diye sordu. İbn Abbas, “Osman’a Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, ecdadına layık, hatta onlardan da şerefli bir torundur. İslam’a çok bağlı bir Müslümandır. En sabırlı bir askerdir. Geceleri çok uykusuz kalır, Allah'ı zikir sırasında çok gözyaşı döker. Gece gündüz kendisini ilgilendiren şeyde düşünür. Bütün iyilikleri yapmaya isteklidir. Tehlikeden kaçarak selamete koşar. Bütün teçhizatıyla bir ordu hazırlamış, bir kuyu satın almıştır. Peygamber’in (s.a.s.) iki kızını alarak damadı olmuştur. Kıyamete kadar kötülerin küfrettiği bir kimseyi Allah onun yerine getirdi.” dedi.
Muaviye, “Ali b. Ebû Tâlib (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Ali'ye Allah rahmet eylesin. Allah’a yemin ederim ki o, hidayet sancağı idi. Takva denizi, akıl küpü ve zarafet abidesi idi. Gecenin karanlığında şeref aydınlığı idi. En yüce hedefe çağırır, en eski metinleri bilirdi. Te’vil yapabilir, öğüt verirdi. İslam’ın insanlara hidayeti gösteren emirlerine bağlı idi. Zulmü ve eziyeti terk etmişti. Şüpheli yollardan ayrılırdı. İman ve takva sahiplerinin en hayırlısı idi. Peygamberin gömlek ve cüppesini giyenlerin en efendisi idi. Hac ve sa‘y yapanın en üstünü idi. Adalet ve eşitliği temin hususunda titizdi. Peygamberler ve Muhammed Mustafa müstesna, dünyanın en büyük hatibi idi. İki kıbleye karşı namaz kılmıştı. Herhangi bir dindar ona eşit olabilir mi? Kadınların en hayırlısının kocası idi. İki Peygamber torununun babası idi. Gözlerim onun gibisini görmedi. Kıyamete ve mahşere kadar da görmeyecek. Allah'ın ve kullarının laneti kıyamete kadar ona lanet edene olsun.” dedi.
Muaviye, “Talha ve Zübeyir (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Her ikisine de Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki, her ikisi de iffetli, iyi, Müslüman, maddeten ve ruhen temiz, şehit, âlim idiler. Bir hata işlediler. İnşallah geçmişteki fedakârlıkları, Resûlullah ile beraberlikleri, güzel fiilleri sebebiyle Allah onları affeder.” dedi.
Muaviye, “Abbas (r.a.) hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn Abbas, “Abbas'a Allah rahmet eylesin. Allah'a yemin ederim ki o, Allah'ın Resûlü'nün babasının kardeşidir. Allah'ın dostunun gözbebeği idi. Bütün kabilelerin başvurduğu kişiydi. Amcaların efendisi idi. Bütün işlerde ileri görüşlü, neticeleri kestirebilirdi. İlim süsüydü. Onun üstünlüğü yanında, sülalelerin ismi okunmazdı. Onun kabilesinin övülmesi sırasında diğer soyların sesi çıkmazd1. Niçin böyle olmasın? Çünkü görgüsü ve bilgisi yerinde olan Abdülmuttalib, onu yetiştirdi. Kureyş'in yaya ve süvarisinin en üstünü idi.”
Muaviye, “Kureyş’e niçin Kureyş denmiştir?” diye sordu. İbn Abbas, “Denizde bir canavar (köpek balığı) var ki, denizin en tehlikeli hayvanıdır. Hiçbir deniz canlısı ona galip gelemez, o onları yer. Bu sebeple ona Kureyş denmiştir. Kureyş de Arapların en etkin kabilesidir. Bundan dolayı bu isim verilmiştir.” Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi: “Doğru söyledin ey İbn Abbas! Senin, ailenin lisanı olduğuna şahitlik ederim.” İbn Abbas onun yanından ayrılınca Muaviye, “Her ne konuştuysam, İbn Abbas’ı ona hazırlıklı buldum.” dedi. Heysemi, Mecmauz-Zevaid 9/249, H.N. 14943.
 

Yazarlar