ON BEŞ YIL SÜREN SAVAŞTAN SONRA SURİYE*
هذا جناه أبي عليّ وما جنيت على أحد*
(ابوالعلي المعري)
Prof. Dr. Mahmut
Çınar
Geçen hafta sonu (06-08.08.2026) yedi yıldır kuzeyine gidip geldiğim, aktif olarak ve dekan sıfatıyla kuzeyinde hizmet verdiğim Suriye’nin Başkenti Şam ve yol güzergâhına yakın olan Hama, Humus ve Tartus’a bir gezi düzenledim. Yani kanın, göz yaşının henüz kurumadığı, yerle bir edilmiş yerleşim birimlerinin henüz harabe halinde olduğu mazlum coğrafyaya. Kuşkusuz 4 Ekim 2019’da buraya görevlendirildiğimden bu yana kesintisi olarak Suriye’nin kuzeyine hep gittim geldim. Savaş ortamının bütün sıcaklığını iliklerime kadar hissettim. Gün oldu üzerimizden geçen kurşunların sesini duyduk, gün oldu, avlumuza katyuşa düştü. Gün oldu hemen yanımızdaki araçta patlama oldu? Öğrencilerimizden şehitler oldu. Öncüpınar Kapısı’ndan girdiğimizde hem sağ hem sol tarafta kilometrelerce uzanan, bir o kadar da genişleyen muhacirlerin çadırları arasından geçtik. Ancak 8 Aralık sürecinden önce Güvenli Bölgeler’in* dışında kalan yerleri görme imkânımız olmamıştı. Şimdi savaşın, ölümün, açlığın, yıkımın kol gezdiği ve her şeye rağmen bin bir türlü imkânsızlıklardan kurtulmaya çalışan bu coğrafyayı ana hatlarıyla da olsa yakından görmeyi planlıyorduk.
Afrin’deki
işlerimiz bitirince hemen yola çıktık. Yanımda birbirinden değerli, her ikisi
de Suriyeli olan ve şu anda her ikisi de öğretim görevlisi olan iki öğrencim
var. Onlar bana rehberlik edecekler. İlk durağımız Halep ve Hama üzerinden
Humus olacak. Halep’ten geçerken bazı mahallelerin adeta yerle bir olduğu
dikkatlerden kaçmıyor. Buna karşılık bazı mahallelerde ise savaş izleri asla
tespit edilemiyor. 8 Aralık’tan sonra Halep’i daha önce de birkaç defa ziyaret
etmiştim. Şehir planlaması, insan yapısı, tarihî ve tabii güzellikleriyle bu
kadar harika bir kente reva görülenleri anlamak gerçekten çok zor. Şehrin tam
ortasında bulunan Halep Kalesi’nin yakınları daha çok isabet almış olmalıdır. 7
Şubat Depremi’ni başta Adıyaman olmak üzere yakinen yaşamış ve takip etmiş bir
depremzede olarak, Halep’te gördüklerim depremde gördüklerimden hiç de farklı
değildi. Gözleri kararan, hırsın ve ihtirasın körleştirdiği insanların nasıl
insanlıktan çıkarak birer canavara dönüştüğünü çok açık bir şekilde görmek
için, buraları görmek yeter, artar da…
Humus’a
vardığımızda ikindi vaktiydi. Kenti çok gezmedik ama belirli yerlerdeki isabet
alan binaların yıkım ve harabe halleri dikkat çekiyordu. Humus’taki
mihmandarımız ve aynı zamanda fakültemiz mezunlarından olan sevgili dostumuz,
arabamıza atlayarak bizi doğru Tartus’a götürdü. Tartus, Esed Rejimi tarafından
gözetilen ve çatışmalara sahne olmayan bir sahil kentidir. Rejimin burayı
kollamasında etkili olan hususlardan biri de hiç kuşkusuz Rusya’nın askeri
üslerine ev sahipliği yapmasıdır. Aynı zamanda transit limana da sahiptir. Bu
seyahatimizde dikkat çeken en önemli hususlardan biri de Hürmüz Boğazı kapalı
olduğu için bu limandan batıya petrol sevkiyatı için Irak’tan gelen
tankerlerdi. Limanda geçiş için sıra bekleyen tankerler abartısız bir şekilde
60-70 kilometrelik bir mesafeyi doldurmuştu. Limana giriş sırasının 3-4 gün
sürebildiğini söylediler. Allah şoförlere yardım etsin. Savaşın etkilerinin ne
kadar geniş ve sofistike olduğunu bir kez daha öğrenmiş oluyoruz.
TARTUS
Tartus’a girer
girmez tipik bir modern sahil kenti bizi karşıladı. Otelleri, gökdelenleri,
tatil kompleksleri, caddeleri, palmiyeleri kısaca bütün görünümleriyle tam bir
batı kenti. Sahil boyunca tatil yerlerinde iyi bir yoğunluk var. Humus ve daha
önceki kentlerde gördüğümüz eski ve dökük arabalar, yerlerini oldukça lüks ve
pahalı arabalara bırakmış. Yıkık ya da yarı yıkık bina ve evlerin yerini
savaşın hiçbir izini taşımayan, dolayısıyla savaşın hiç uğramadığı ev ve
binalar almış. Suriye’nin diğer kentlerinde olduğu gibi burası da gerçekten çok
hareketli, sanki herkes dışarıdadır. Türkiye’ye gelen Suriyeli muhacirlerin,
özellikle geç saatlere kadar dışarıda vakit geçirmelerini, daha çok elverişsiz
konutlarda kalmalarına yorumlamıştık. Ancak burada gördüklerimiz durumun hiç de
böyle olmadığını, dışarıda vakit geçirmenin bir kültür olduğunu ve onlar için
vazgeçilemez olduğunu gösterdi. Sahilde oldukça büyük ve geniş bir dizi tesisin
yer aldığı bir komplekste oturarak dinlenmeye çalıştık. Bütün büyüklüğüne
rağmen tıklım tıklım olduğunu gördük. Yerli dostlarımız muhafazakâr kesimin
tatil için daha çok Tartus’u, seküler kesimin ise bunun yerine Lazkiye’yi
tercih ettiğini söylediler. Vakit ilerleyip hava karardıkça yoğunluk da
artıyor. Suriye’de aile boyu geceleri hayat dışarıda yaşanıyor. Hele de Tartus
gibi denizi, kafeleri, yürüyüş parkurları olan bir yerde. Tartus’ta biraz gezip
etrafı gözlemledikten, dinlenip çaylarımızı da içtikten sonra geç sayılabilecek
bir saatte Humus’a dönüyoruz. Savaşın hiçbir izini taşımayan bu kenti terk
ederek, deyimin tam anlamıyla ‘savaştan çıkmış’ olan Humus’a. Yolda aynı
manzara; liman sırasını onlarca kilometre bekleyen tankerler…
ŞAM
Humus gezimizi
sonraya bırakarak istirahate çekildik. Oldukça bakımlı ve savaştan önce en iyi
malzemeler kullanılarak yapılmış olan dubleks bir ev misafir haneye
dönüştürülmüş. Ahşap kaplama ve mobilyalar ile tek parça kocaman mermerler
oldukça göz alıcı. Sabah erkenden Cuma namazını Şam Emeviyye camiinde kılmak
üzere yola çıktık. Cuma günü tatil olduğu için yollar, oldukça sakin olan Şam
sokakları kadar olmasa da sakin sayılır. Şam’a erken geldiğimizden Cuma
namazına epey vakit var. O halde Cuma Namazından sonra çok yoğun olacağı
söylendiğinden ilk ziyaretimiz, Seyyide Zeynep’in türbesinedir. Bilindiği üzere
Hz. Zeynep, Hz. Hüseyin’in bacısıdır ve Zeyneb el-Kübrâ olarak bilinir. Hz.
Hüseyin Kûfe’ye doğru yola çıktığında, onu çıkmaması için uyaranlardan biri de
Hz. Zeynep’in kocası ve aynı zamanda Hz. Hz. Hüseyin’in amcasının oğlu Abdullah
b. Cafer’dir. Kocası Medine’de kaldığı halde Zeynep ağabeyi ile birlikte yola
çıkmış ve Kerbelâ’da yaşanılanları bizzat müşahede etmiştir. Kerbela’dan Şam’a
Hz. Hüseyin’in kesilmiş başı ve bütün aileyle birlikte getirilmiştir. Tarihçilerin
kaydettiğine göre üç gün Şam’da kaldıktan sonra Hz. Zeynep’in talebi üzerine halife
Yezid, hediyeler vererek yanlarına da hizmetçiler görevlendirip bütün aileyi Numan
b. Beşir’in himayesinde Medine’ye göndermiştir. Şii dünya için Hz. Zeynep’in hem
Kerbelâ’dan sonra Kûfe’ye getirildiklerinde, Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynel
Abidin’i vali İbn Ziyad’ın öldürmesinden kurtarması hem de Şam’daki duruşu ile Halife
Yezid b. Muaviye’ye hitabı son derece önemlidir. Gerçekten de Hz. Zeynep’in
Yezid’e karşı konuşması olarak nakledilen metin, makamda herkesin görüp
okuyacağı şekilde yazılıp asılmıştır. O süreçte aileye reislik edecek hiçbir
erkek bulunmadığından Hz. Zeynep liderlik yapmıştır. Hz. Zeynep’in bu direnişi
1979 İran İslam Devrimi’nin özellikle ilk zamanlarında, başta kadınlar olmak
üzere devrimciler için bir ilham kaynağı olmuştu. Her fırsatta Hz. Zeynep’in
Yezid’e karşı direnişi ve hitabı dile getirilerek, ondan ilham almaya çalışıyorlardı.
Suriye iç savaşından önce İran, Irak ve Lübnan gibi Şiilerin yoğun olarak
yaşadığı coğrafyalardan buraya ziyaretçi akını oluyormuş.
Makamın
etrafındaki meskûn mahallerde hep Şiiler oturmaktadır. Mahalleye girer girmez
bu durum dikkat çekmektedir. Suriyeliler türbenin bulunduğu bu mekâna “Makam” diyorlar.
Tarihi kaynaklar, Hz. Zeynep’in mezarının nerede olduğu hakkında sahih bilgiye
ulaşılamadığını, Zeynep’in Medine’ye döndükten sonra buradan bir daha çıktığına
dair elde herhangi bir bilginin bulunmadığını belirtmektedirler. Bu nedenle
burada bir türbenin bulunup bulunmadığı varsa bile kime ait olduğu hakkında
epey spekülasyon yapılmıştır. Bu nedenle “makam” demek daha uygun görünüyor.
Makama vardığımız saat Cuma’dan önce olduğu için etraf çok sakin. Ancak güvenlik
en üst derecede. Makama girmeden önce güvenlik kontrolünde telefonlarınızı
emanete bırakmanız zorunlu. Telefonla içeri girmeye asla müsaade edilmiyor. Biz
de telefonlarımızı emanete bırakarak güvenlik noktasından geçip içeri girdik.
Bir külliye şeklinde olan makama klasik Fars mimarisi damgasını vurmuştur.
Kadın ve erkek giriş-çıkışları farklı yerlerden. Etraf oldukça temiz ve
düzenli. Kendinizi Medine Hareminde hissediyorsunuz. Hz. Zeynep’in Türbesine
yaklaşarak Fatiha’mızı okuyup dualarımızı ettik. Etrafı ana hatlarıyla
gözlemledikten sonra oradan çıkarak Seyyide Rukayya’nın Türbesine gittik.
Seyyide
Rukayya, Hz. Hüseyin’in küçük kızıdır. Tarih kaynaklarına göre Kerbela olayında
3 yaşında olduğu kaydedilmektedir. Esirlerle birlikte Şam’a getirildiğinde,
buradayken Rukayye babasını rüyasında görür ve sürekli ağlayarak babasını
ister. Bunu duyan Yezid, babasının kesik başının kendisine götürülmesini
emreder. Bunu gören Raukayye daha da hüzünlenip ağlayarak bitap düşer ve vefat
eder. Seyyide Rukayya’nın türbesi, Seyyide Zeynep’in makamına göre daha
mütevazıdır. Dolayısıyla giriş çıkışlar ve güvenlik biraz daha rahattır. Türbede
fatihamızı okuyup dualarımızı yaptıktan sonra Emeviye Camiine yetişmek üzere
yola çıktık.
Henüz Cuma
namazına vakit var ve camiye yakın bir konumda Salahaddin Eyyûbî ve Suriye iç
savaşında muhalefetin saflarında yer almadığı için kimi tenkitlere maruz kalan,
iç savaşın sonlarına doğru kimden geldiği bilinmeyen bir ateşle vefat eden
büyük alim Said Ramazan el-Bûtî’nin türbeleri var. Onları görüp dua etmek
istiyoruz. Ancak tadilat olduğundan sadece yakınına yaklaşarak dua etme imkânımız
oldu. Allah kendilerine rahmet eylesin. Salahaddin denilince yaptığı onca
hizmetlerin yanında en çok Kudüs fatihi olması akla gelir. İsrail’in Gazze
zulmü başta olmak üzere uyguladığı soykırım ve mezalimin zirve yaptığı
bugünlerde, İslam ümmetinin hatta insanlığın Salahaddin’e/Salahaddinlere ne
kadar ihtiyacı var! Cuma Namazı yaklaştığına göre artık Emeviye Camiine
girmenin de vakti geldi demektir.
Emeviyye
Camii’ne tarihi Hamidiye Çarşısı tarafından giriş yaptık. Avluya girer girmez
muhteşem bir mimari karşılıyor. En çarpıcı hususlardan biri Emeviyye Camiinde
dört tane mihrabın bulunması. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeliler için ayrı
ayrı olmak üzere dört tane mihrap planlanmış. Tabii kimileri bunu bir avantaj
ve ayrıcalık olarak sunmaktadırlar. Benimse ilk aklıma gelen bunun gereksiz
hatta saçma olduğudur. Namaz gibi bütün müminleri bir araya getirmesi ve
ümmetin birliğini temsil etmesi beklenen bir ibadette bile mezhep merkezli bir
ayrışmaya zemin hazırlamak akıl karı değildir. Kaldı ki namazın olmazsa olmaz
rükünleri bütün mezheplerde aşağı yukarı aynıdır. Namazı bu tür ayrışmaların
aracı kılmak yaralayıcıdır. Bu mihrapların kim tarafından ve hangi
mülahazalarla yapıldığını sormaya gerek bile duymadım.
Cuma namazı başlamadan
hemen önce Mehmet Görmez Hoca’nın camiye girdiğini fark ettik. Doğrusu Cuma
hutbesini okuyacağını bekliyorken, Evkaf Bakanı Minbere çıktı. Ancak Görmez
Hoca da namazdan sonra III. Hutbe sayılabilecek yaklaşık 20 dakikalık bir
‘Hutbe’ verdi. Özgürleştikten sonra Suriye ve Suriyeli Müslümanların
sorumluluklarını hatırlatan hitap ve değerlendirmeydi. Birlik ve beraberlik
çağrısında bulundu. Bu arada defalarca Said Nursi ve onun burada sunduğu
Hutbe-i Şamiyye’ye atıfta bulundu. Görmez Hocayı bu ‘hutbe’ ile tanıyanlar onu
sıkı bir Nur Şakirdi zannederse şaşırmam.
Cuma Namazını
kıldıktan sonra ilk ziyaret hedefimiz, bu toprakların insanı başta olmak üzere
İslam Düşünce tarihi üzerinde en çok iz bırakan iki şahsiyetin, Muhyiddin
İbnü’l-Arabî ve Takiyyüddin İbn Teymiyye’nin türbelerine gitmektir. İbn
Teymiyye, Şam Üniversitesi kampüsü içerisinde bulunmakta ve ziyaret herkese
açık değilmiş. Afrin Eğitim fakültemizden mezun ettiğimiz iki öğrencimiz Şam
Emniyet Müdürlüğü’nde idareci olarak görev almışlar. Bunların yardımıyla
Türbeye gidebildik. Muhaddis İbn Salah ve Müfessir-Müerrih İbn Kesir de hemen
onun yanı başındalar. Oldukça mütevazı bir vaziyette yatmaktadırlar.
Üzerlerinde ve etraflarında şaşalı yapılar yok. Açık havada birer mezarda
yatıyorlar. Fâtiha’mızı okuyup dualarımız yaparak ayrılıyoruz. Allah rahmet
eylesin. İbn Teymiyye söz konusu olduğunda, kimlik ile imaj ayrımının yapılması
gerektiği kanaatindeyim. Doğrusu onun eserlerine bakıldığında hurafecilik ve
batınîliğe karşı sert bir tavır takındığını görmemek mümkün değildir. Ancak
özellikle post modern dönemde ortaya çıkan şiddet taraftarı neo-selefilerin
faaliyetleri için mesned olarak kabul edecekleri veriler, iddia edildiği gibi
onun eserlerinde ya hiç yok ya da çok sınırlıdır. İbn Teymiyye’nin körfez ülkelerindeki aşırı
selefi akımlar ile DEAŞ gibi şiddet taraftarları tarafından sahiplenmesi, onun
ümmetin geniş katmanları arasında yanlış tanınmasına ve kimliğinden farklı bir
imajla sunulmasına neden olmuştur.
Şam’a gelip de
Kasiyun Dağı’na çıkmamak büyük bir eksiklik olacaktır. Ancak burada çalışmalar
olduğu için kapatılmış olduğu bilgisine ulaşıyoruz. Yine iş mezunlarımızdan
yardım almaya kalıyor. Bize escortluk yaparak Kasiyun’a çıkabildik. Güzergahta
oldukça bakımlı ve güzel evler-villalar göze çarpıyor. Sanki savaş buraya hiç
uğramamış. Kasiyun Dağı’na çıktığınızda Şam ayaklarınızın altında gibi. Hemen
hemen her tarafı görmek mümkün. Kısa bir gezintiden sonra, Kasiyun Dağı
denilince ilk akla gelecek olan ve bu dağın eteklerinde medfun olan Şeyh
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin türbesine gidiyoruz. Türbe, İslam düşünce tarihinde
onunla farklı bir kulvarda konumlanan İbn Teymiyye’nin türbesine göre bayağı
ihtişamlı. Camii ve türbe aynı mekânda. Camiide her Cuma ikindi namazından
sonra Hadra adı verilen toplu zikir meclisi icra edilmektedir. Ancak bunun sonlarına
yetişebildik. Burada Şam Büyükelçimiz Dr. Nuh Yılmaz’la karşılaştık. Kısa bir
hal-hatır sorduktan sonra ayrılarak Şam’da iç savaşta en çok zarar gören Doğu
Guta’ya doğru yola çıkıyoruz.
Suriye iç savaşının
devam ettiği günlerde, en çok saldırılara maruz kaldığını duyduğumuz yerlerden
biri de hiç kuşkusuz Doğu Guta’ydı. Şam’ın hemen kenarında bulunan ve şehrin
banliyösü konumunda bulunan Doğu Guta, yeşil alanları, bağları-bahçeleriyle
dikkat çekmektedir. Ancak şimdilerde Tahrir’in* üzerinden bir buçuk yıldan daha fazla bir zaman geçmiş olmasına
rağmen, depremden çıkmış gibi enkazları da dikkat çekmektedir. Doğu Guta,
acımasız rejimin zulmünü sergilediği en canlı tanığıdır. Burada da savaşta
hicret ederek Afrin’e gelen ve bu süre içerisinde fakültemizde okuyarak mezun
olan bir öğrencimizin ailesi bizi karşıladı. Oldukça samimi bir havada geçen
muhabbet ev hasbihalden sonra bahçe ve bostanlarını gezdirdiler. Leziz meyve ve
sebzelerden tattıktan sonra Humus’a dönüyoruz.
HUMUS
Humus (Hıms),
Batı Suriye'de
bulunan, Humus ili ile Humus
ilçesinin merkezi olan şehirdir.
509 metrelik rakımıyla Şam'ın kuzeyinde 160 kilometrelik mesafede yer alır. Coğrafi
olarak en geniş alana sahip il olan Humus, büyük bir sanayi
merkezi olup, 2012 hesaplamalarına göre, 900,492 kişilik nüfusuyla, Halep ve Şam'dan sonra
Suriye'nin en büyük üçüncü şehridir. Genellikle Arapça konuşan,
Sünni Müslüman, Alevi ve Hristiyan azınlıklar
burada yaşamaktadır. Başta İslam ve Hıristiyanlık olmak üzere farklı din
mensuplarına ait birçok tarihi mabet ve kalıntılar mevcuttur. M.Ö. I. Yüzyıla
kadar götürülen tarihi, putperestlik, Hıristiyanlık ve İslam gibi din
mensuplarının yaşam alanı olmuştur. Hz. Ömer döneminde fethedildikten sonra,
hep Müslümanların elinde kalmış, Halid b. Velid’in burada bulunan türbesi
nedeniyle hep onunla birlikte anılmıştır. İç savaşta zarar gören Halid b. Velid
Camiinin, rejime destek olarak buraya gelen Rus ordusu içerisinde yer alan
Çeçen Müslümanlar tarafından tadilatının yapıldığı söyleniyor. Bunun ne
kadarını nasıl yaptıkları üzerinde araştırma yapma imkânımız olmadı. 2011 iç
savaşında önemli bir çatışma merkezi olan Humus’ta, Muhaliflerin konumlandığı
Halidiye bölgesinin de büyük bir yıkımla rejim tarafından kontrol edilmesiyle
birlikte, 8 Aralık 2024 tarihine kadar rejimin kontrolünde kaldı.
Humus’a genel
olarak bakıldığında, iki Humus var: Biri Halidiye bölgesi. Halid b. Velid
Camiinin merkezinde bulunduğu bu bölge muhaliflerin elinde olduğu için, adeta
yerle bir edilmiş. Maraş depreminden çıkmış gibi hali var. Yıkılmış binalar,
evler hala canlı. Diğer taraflarda ise hiçbir şey olmamış gibi şehir cap canlı.
Halid b. Velid Camii’nin geniş olan sahası akşamları, serin havada oturmak
isteyenlerle dolu. Suriyelilerin bu anlamda oldukça aktif olduklarını dikkate
aldığımızda şaşılacak bir durum değil. Çoluk-çocuğunu, çayını, kahvesini,
yemeğini alan buraya gelmiş. Kuşkusuz Humus’ta havuzlu-bahçeli lüks mekânlar da
bulunmakta ve buralar da gecenin geç saatlerine kadar canlılığını korumaktadır.
Anlaşılan evde yemek yeme kültürü çok yaygın değil. İmkanına göre ya lüks
yerlerde ya da park, bahçe ve meydanlarda yemek yemek, çay içmek daha çok
yaygın. Geceyi burada dostumuzun bize sağladığı nezih bir ortamda geçirdikten
sonra sabahleyin Hama’ya doğru dönüş yoluna giriyoruz.
HAMA
Hama (hisar anlamına gelir),
Asi nehri üzerine kurulu ve bugün hala varlığını sürdüren su değirmenlerinden
dolayı, “Su değirmenleri şehri” olarak bilinir. 2010 itibarıyla 854.000
nüfusuyla Suriye'nin dördüncü büyük kenti olup Suriye'nin
orta kesiminde, Asi nehri üzerinde yer alır. Hama’nın Tarih M.Ö.
XI. yüzyıla kadar götürülmektedir. Aramiler M.Ö.
XI. yüzyılda burada Hamat Krallığı'nı
kurdular. Daha sonraları sırasıyla Asurlar, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar ve Bizanslıların yönetimine
geçti. VII. yüzyılda Müslümanlar tarafından fethedildi. 1108'de kısa bir
süre Haçlılar tarafından
işgal edildiyse de 1115'te tekrar Müslümanların
eline geçti ve bundan sonra hep Müslümanların elinde kaldı. 1918'de, Osmanlı
Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda İtilaf Devletleri'ne yenilmesiyle birlikte şehirdeki
Osmanlı egemenliği de sona erdi. Önce Britanya’nın kontrolüne daha sonra Sykes-Picot Anlaşması uyarınca Fransız Mandasındaki Suriye'ye
geçti. 1946'da bağımsız Suriye'nin parçası oldu. 1980'lerin başında ülkede
artan siyasal huzursuzlukla birlikte Müslüman Kardeşler'in kalesi durumuna
gelen Hama'da, Şubat 1982'de girişilen sindirme hareketi sırasında, Hafız Esad rejimi
tarafından yaklaşık 40 bin kişi öldürüldü ve eski şehrin hemen hemen dörtte
biri yıkıldı. Suriye İç Savaşı'nın başlarında, 2011-12
yıllarında Suriye ordusu ile muhalefet güçleri arasında yaşanan çatışmalardan
sonra şehir Suriye hükûmetinin elinde kaldı.
Hama denilince
ilk akla gelen hiç kuşkusuz yukarıda da değinildiği gibi Asi nehri üzerinde
kurulu su değirmenleridir. Biz de bu değirmenleri görmek için nehrin sahiline
iniyoruz. Oldukça yoğun ziyaretçi var. Su değirmenleri faal bir şekilde
ziyaretçilerini beklemektedir. Dikkat çeken hususlardan biri de adeta çamura
dönüşen nehirde yüzen çocuklardı. Nehrin kirliliğine hiç aldırmıyorlardı.
MAARRATÜNNU‘MÂN
Gezimizin son
durağı olan Maarratünnu‘mân denildiğinde, Suriye iç savaşında şiddetli çatışmalara
sahne olmasıyla, sıklıkla haberlere konu olması akla gelmektedir. Gerçekten de
burası muhaliflerle rejim taraftarları arasında çok şiddetli çatışmalara sahne
olmuş ve bu durum, 8 Aralık’a giden süreçte, HTŞ güçlerinin Halep’ten Şam’a
doğru ilerlerken en çok mukavemetle karşılaşmasına kadar devam etti. Dolayısıyla
savaş boyunca, son anına kadar hep çatışmalar devam etti ve hem şehir merkezi
hem de çevresi çok büyük zayiatlar verdi. Bugün hala yıkık binalarıyla bu durum
açık bir şekilde canlılığını muhafaza etmektedir. Maarratünnu‘mân denildiğinde,
savaş, kan, gözyaşı, yıkım ve harabeye dönmüş bir kent akla gelmektedir. Maarratünnu‘mân
Halep’in 70 km. güneyinde, üstünde birçok arkeolojik kalıntılar bulunan Zâviye
dağlarının doğusunda, Halep’i Hama, Humus ve Şam’a bağlayan yol üzerinde yer alan
İdlib iline bağlı bir ilçedir.
Tarihi M.Ö. X.
Yüzyıla kadar götürülmektedir. Kavşak noktasında bulunmasından dolayı
kuruluşundan itibaren faal bir ticaret merkezi olmuştur. Günümüzde de bu durum
devam etmektedir. Hz. Ömer’in hilafeti döneminde fethedildi. Bundan sonra zaman
zaman farklı Müslüman güçler arasında ve Bizanslarla Müslümanlar arasında gerçekleşen
çatışmalara sahne oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Mercidâbık Savaşı’nın
ardından Osmanlı Devleti’nin idaresine geçti. 1916’da Halep vilâyetinin Antep
sancağına bağlandı, Ekim 1918’de İngilizler tarafından işgal edildi, kısa bir
süre sonra Fransızlara bırakıldı. Maarretünnu‘mân, Suriye Cumhuriyeti zamanında
idarî olarak Halep’e bağlı kalmıştır. Günümüzde Suriye’nin idarî bölümlerinden
biri olan İdlib muhafazasına bağlı bir kaza merkezidir. 1960’ta 12.000 kadar
olan nüfusu 2003 yılı tahminlerine göre 60.000’e yaklaşmıştır. Çevresinde tahıl
ve pamuk yetiştirildiği için Suriye’nin önemli bir ticaret merkezidir.
Maarretünnu‘mân’da, şair Ebü’l-Alâ
el-Maarrî* (ö. 449/1057) ve 5-6 kilometrelik mesafede bulunan Deyrsem‘an
köyünde bulunan Ömer b. Abdülaziz’in türbesi, ziyaretçilerin en çok ilgisini
çeken yerler arasındadır. Biz de Ömer b. Abdülaziz’i ziyaret edip
Fatihalarımızı okuyarak gezimizi başlattık. Türbe etrafı oldukça bakımlı ve tertemiz.
Tarihî kalıntılar, Hıristiyanlık döneminde kalan bakiyeler canlılığını
korumaktadır. Bu mekânın daha önce bir manastır olduğu ve buradaki rahibin daha
sonra Müslüman olduğuna dair bilgiler aktarılmaktadır. Türbenin haziresinde bu
dönemden kalma bir mekânın hala muhafaza ediliyor olması takdire şayandır. Camide
namazımızı kıldıktan sonra camii görevlisi ve dernek yetkilisiyle kısa bir
sohbetten sonra ayrılıyoruz.
Maarretünnu‘mân’da
ziyaret sırası hiç kuşkusuz Ebü’l-Alâ el-Maarrî’dedir. Nükteli ve derin manalı
şiirleriyle bilinen Maarrî burada yatmaktadır. Mezarı ve mezarının etrafı hala
savaş izlerinden temizlenmiş değildir; her taraf harabe. Burada bulunan birçok
tarihî eser tahrip edilmiştir. Meşhur Ulucami (el-Mescidü’l-câmiu’l-kebîr), tadilata
başlanmıştır. Etrafta çalışma olduğuna dair epey bakiye var. Burada da bulunan dostlarımızla
kısa bir gezinti ve istirahatten sonra son durağımız olan Maarretünnu‘mân’dan
ayrılıp Türkiye’ye doğru yola koyuluyoruz.
* Gezi boyunca arkadaşlıkları ve öz
verili destekleri için sevgili öğrencilerim Ö. Grv. Bilal Halife ve Ö. Grv.
Mustafa Şawi’ye teşekkür ederim.
* Nüktedanlığı ve ifadelerindeki
derin felsefî manalarıyla bilinen ve evlenmediği için çocuğu olmayan Ebü’l-Ala
el-Maarrî’nin kabrine yazılmasını vasiyet ettiği beyit: Trc. “Bu, babamın bana
karşı işlediği cinayetidir / Ben
kimseye karşı cinayet işlemedim”
*
Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve
Zeytin Dalı harekâtları neticesinde savaşı sonlandırarak güvenli hale getirdiği
bölgeler için ‘Güvenli Bölgeler (المناطق الامنة) tabiri kullanılmaktaydı.
* Suriye halkı, 8 Aralık 2024
tarihinde HTŞ’nin Şam’a girmesiyle eski rejimin son bulmasını “Tahrir
(özgürleşme)” olarak ifade ediyorlar.
* Maarrî, 363/ 973 tarihinde
Maarretünnu‘mân’da doğdu.Henüz dört yaşlarında iken çiçek hastalığına
yakalanarak gözlerini kaybeder. Mevcut eserlerinden onun lugat, edebiyat,
gramer, fıkıh ve tarih tahsili yaptığı anlaşılmaktadır. 398/1007 yılında
Bağdat’a gider Burada felsefî eserlerle tanıştı. Bir buçuk yıl sonra
memleketine döndü ve uzlete çekildi ve bundan sonra da hep yalnız yaşadı.
Vaktini talebe okutmaya ve eser yazmaya ayırdı. 449/1057 yılında
Maarretünnu‘mân’da vefat etti. Kısa boyu, zayıflığı, çirkinliği ve ama oluşu
sebebiyle hayatı boyunca aşağılık duygusundan kurtulamadı. Bu hali şiirlerine
de yansımıştır. Toplumdaki fakih, kelâmcı, sûfî ve idarecileri ısrarla tenkit
eder, onların cehaletini ortaya koymaktan büyük bir zevk alırdı. Bu tutumu
başına birçok dert açmakla birlikte onun İslâm dünyasında tanınmasını ve
talebelerinin artmasını sağlamıştır. Dinî hayattan ziyade ahlâkî hayata büyük
önem verirdi. Aykırı görüşlerinden dolayı zaman zaman tekfire varacak şekilde
şiddetli tenkitlere maruz kalmıştır. Saḳṭü’z-zend ve Lüzûmü mâ lâ
yelzem (el-Lüzûmiyyât) isimli manzum eserleriyle; el-Fuṣûl
ve’l-ġāyât fî temcîdillâh ve’l-mevâʿiẓ ve Mülḳa’s-sebîl fi’l-vaʿẓ
ve’z-zühd, Zecrü’n-nâbih isimli mensur eeserlerinin yanı sıra bazı
risaleleri günümüze kadar ulaşmıştır. Geniş bilgi için bk. Sahbân Halîfât,
“Ebü’l-Alâ el-Maarrî”, DİA (1994), X, 287-294.

0 yorum:
Yorum Gönder