31 Ekim 2016 Pazartesi

Kürtler-2: Cezire’de Kürt Varlığı

İlk yazımızdaki iddianın doğruluğunu kabullensek etsek bile; ilk İslam fetihleri sürecinde Cezire topraklarında Kürtlerin var olup olmadığı izah gerektiren bir durumdur. Bu konunun aydınlatılması için en güvenli delil; fetih için gelen Müslümanların bu coğrafyada Kürtlerle karşılaşıp karşılaşmadığı sorusunun cevabındadır.
Müslüman fetihlerini anlatan ilk dönem kaynaklarına baktığımızda bugünkü Türkiye, Suriye ve Irak coğrafyasındaki Cezire[1] olarak niteleyebileceğimiz topraklardaki şehirlerin ilk fetihleri esnasında Aramilerden, Süryanilerden, Araplardan, Rumlardan ve Ermenilerden bahsedilirken, Kürtlerden bahsedilmemesi konuyu izah edici bir anektoddur. X. Yüzyıla kadarki dönemde İslam tarihi kaynakları (Belazuri, İbn Hayyat, Vakıdî, Taberî vs.) ve diğer kaynaklar, genelde Cezire’deki şehirlerden bahsederken, demografik olarak Kürt nüfusundan bahsetmezler. Bu da o dönemde en azından Cezire dediğimiz bu günkü Güneydoğu Anadolu toprakları olan Urfa’dan Adıyaman’a, Malatya’dan Ahlat’a ve Siirt’e kadarki iki nehir arasındaki bölgede Kürt nüfusunun o tarihte henüz yaygınlaşmadığının en açık göstergesidir. Bu da ilk fetihler döneminde bölgede Kürt nüfusunun katliama uğradığı iddiasını tutarsız olmaktadır.
Ancak şöyle bir soru sorulabilir. Kırsalın durumu nedir? Kırsal’da Kürt nüfusu var mıdır? Doğrusu kırsalın durumunu bilmek hiçbir tarihi veri ile mümkün gözükmemektedir ve bunun üzerine bir tarih de inşa edilemez. Çünkü kırsalın tarihi hiçbir zaman yazılmamıştır. Kırsalın tarihi olmaz. Tarih şehrin hayatıdır, şehirlerdeki insanların hayatının bir yansımasıdır ve sonuçta tarih şehirde yazılır.
Bu durumda şu soruya cevap vermek gerekir. İlk İslam fetihleri döneminde Cezire’de bulunmayan Kürtler neredeydiler?
Kürdistan Neresi?
Aktardıklarımızdan anlaşılan şudur ki; Kürtlerin o dönemde yoğun olarak yaşadığı bölge, ağırlıklı olarak günümüzde iki nehir(Fırat-Dicle) arasının doğusunda yani Cezire’nin ötesindeki topraklardır. Bu bağlamda bu günkü Türkiye topraklarından Vangölü’nün güneyi ve Hakkari yöresi haricinde kalan topraklarda Kürt nufusun o dönemde Anadolu’da yaşamadığı anlaşılmaktadır. Zaten ilk fetihler de Van gölünün doğusuna ve Hakkari civarına ulaşmamıştır. Kürtler ise o dönemde Cezire’nin dolayısıyla Dicle’nin doğusunda, bu günkü Irak’ın bir kısmında ve özellikle de günümüz İran topraklarında yoğun olarak yaşamaktaydılar. Nitekim Kaşgarlı Mahmut da(ö.1105) bölgeyi “Arzu’l-Ekrad-Kürt Yurdu” olarak tanımlamıştır.[2] Ayrıca tarihte ilk defa “Kürdistan[3] ifadesini kullanan Büyük Selçuklular Devleti’nin son hükümdarı Sencer’in(ö.1157) “Kürdistan Eyaleti” diye tanımladığı yer de yaklaşık İran-Irak sınırındaki bu bölgedir.[4] Yani ilk Kürdistan tabiri kullanılırken kastedilen yer, Cezire’nin ötesindeki bu günkü İran topraklarında bulunmaktadır. Ancak Sencer’in bu kullanımı daha önce Sasani kralı Tohmares’in uygulamasının devamı niteliğindedir. Sasani döneminde ise bu tabir, “Kürdabad-Kürt yurdu” şeklinde kullanılmıştır.[5]
Cezire için “Kürdistan” tabirini ilk kullananın Heşt Behişt adlı eserin sahibi İdris-i Bitlisî(ö.1520) olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra Osmanlı Tarihçisi Hoca Sadeddin Efendi de(ö.1599) Tâcu't-Tevârîh'inde bu tabiri kullanmıştır. İdris-i Bitlisî ve ondan sonrakiler, Kürdistan tabiri ile Fırat nehrinin doğusundan itibaren İran'a kadar uzanan bölgeyi kastetmişlerdir.[6] Bundan da anlaşılmaktadır ki; daha önceleri Cezire bölgesinin doğu sınırı olan Dicle’nin ötesinde yaşayan Kürt nüfusu, Yavuz dönemine gelindiğinde artık Cezire’nin batı sınırı olan Fırat’a kadar yaklaşmıştır.[7]
Kürtlerin Göçü
Bu durumda konunun daha vuzuha kavuşması açısından Kürtler’in Anadolu coğrafyasına göçlerinin safhalarını da burada kısaca söylememiz uygundur. Kürtler de tıpkı Türkler gibi bu coğrafyaya(Vangölü’nün güneyi ve Hakkari çevresi dışında) sonradan gelmişlerdir. Dahası Kürtlerin Cezire’ye göçleri Türklerin bu bölgeye göçleri süreciyle paraleldir denilebilir. Nitekim bu dönemde bölgeden geçen Nasır Husrev (ö.1046) Ahlat ve civarında Arapça, Farsça ve Ermenice olmak üzere üç dilin birden konuşulduğunu aktarırken Türkçe ve Kürtçe’den bahsetmez.[8] Bu da henüz bölgede Türkçe’nin ve Kürtçe’nin var olmadığının göstergesi olmalıdır. Yani Dicle’nin batısına doğru göç etme olayı henüz tamamlanmamıştır.
Kürtlerin batıya doğru göçleri Türk göçleri ile beraber hızlanır. Ancak bu sürecin ilk başlarında Cezire’de Türk beylikler dönemi hakim olmuştur. Bunlar içinde doğudan gelip Hamdanilerin boşluğunu değerlendiren Selçuklulara bağlı Mervaniler Kürt nüfusun Anadolu’ya taşınmasına öncülük etmişlerdir. Daha sonra Hasankeyf Eyyubileri ise bu süreci hızlandırmışlardır. Ancak Kürtlerin Anadolu coğrafyasına yoğun olarak taşınmaları özellikle Osmalılar döneminde olmuştur. Yavuz döneminde Diyar-ı Bekir bölgesinden İran’a sürülen (İran’da üç asır hüküm sürmüş Kaçarlar Hanedanı gibi) Şii-Safevi Türkmenleri yerine Sünni Kürtlerden faydalanılma adına Anadolu’ya göç için teşvikler yapılmış ve Cezire coğrafyasına Kürdistan’dan yoğun göçler olmuş ve iskanlar gerçekleştirilmiştir.[9] Osmanlıların Kürt nüfusunu bölgeye yerleşime teşvik etmesi tamamen siyasi iskandır. Temel hedefi ise Şii Türkmen Safevilere karşı, Sünni bloğu güçlendirmek için Sünni Kürtlerden faydalanmaktır.[10]
[1] Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mulük, Beyrut 1990, II, 614.
[2] Harita için bkz. Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügatu’t-Türk, Daru’l-Hilafe, 1333, I, 28.
[3]“Kürdistan” ismi ilk defa Reşidüddin'in(ö.1318) Câmi‘u't-Tevârîh’inde, çağdaşı Ebu’l-Kâsım Kâşânî'nin(ö.1316) Târîh-i Olcaytu Han'ında geçer. Miladi XIV. Asrın başlarında yazılan bu kitaplarda Erdelan(İran’da, Azerbaycan sınırı) ve Luristan(güney-batı İran) bölgelerinin bu isimle anıldığı görülmektedir. XV. Asırda yazılan Nizâmüddin Şâmî'nin ve Şerefeddin Ali Yezdî'ninTimurnâme'lerinde bu ismin Hoy (İran’ın Batı Azerbaycan’ı) güneyine ve Şehrizor'a (bugün Kuzey Irak’ta Süleymaniye’nin doğusunda kalan eski bir şehir) tahsis edildiği görülmektedir. Bu müverrihlerin takipçileri olan Hafız Ebru, Abdürrezzak Semerkandî, Mirhond ve diğerleri “Kürdistan” tabiriyle Luristan, Erdelan ve Şehrizor bölgelerini kastetmektedirler. Bütün bu tarihler bize gösteriyor ki; “Kürdistan”, Irak-ı Arap ile Irak-ı Acem'in sınır ayrımı olan bölgedir. Bu eski tarihçilerin hiçbirinde Anadolu'nun herhangi bir parçasının “Kürdistan” şeklinde adlandırıldığı görülmemiştir. Mükremin Halil Yınanç, Türk Yurdu, Yıl; 3, sayı; 317, 58.
[4] Hamdullah Mustavfi de(ö.1340) aynı toprakları işaret eder. Şehir listesi için bkz. Bekir Biçer, Kürtler, Konya, 2014, 56.
 [5] Biçer, 56.
 [6] Yınanç, 59.
[7] Çok ilginçtir ki; özellikle XVIII. Yüzyılda Avrupalıların Ermenilere taraftarlık edip Cezire ve Doğu Anadolu bölgesini yayınladıkları tarih ve coğrafya kitaplarında “Ermeniye” olarak adlandırmaya başlamaları üzerine, II. Abdülhamid karşı atağa geçerek “Ermenistan” ismine karşı Doğu Anadolu'nun “Kürdistan” olarak isimlendirilmesini ve Osmanlı’daki okullardaki coğrafya ve tarih kitaplarına bu şekilde geçmesini teşvik etmişti.[7] Abdülhamit’in bu atağı Yavuz’un Şii Safevi Türkmenlerine karşı Sünni Kürtleri bölgeye iskan etmesi siyasetinin benzer bir devamı olarak algılanabilir.
[8] Nasır Hüsrev, Sefername, Çev; Abduvahap Terzi, Ankara, 1988, 10.
[9] Şerefhan, Şerefname, Çev; M. Emin Bozaslan, Diyarbakır 2006, 186.
[10] Azimli, Diyarbakır ve Çevresinin Müslümanlaşma Süreci, 53.

26 Ekim 2016 Çarşamba

Prof. Dr. Ziya Kazıcı Röportajı

Hocam öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz. İlk olarak sizin tanımınıza göre Ziya Kazıcı kimdir? Kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Efendim, Ziya Kazıcı bir köylü çocuğudur. İmam Hatiplerden haberi olmayan, İmam Hatip adını duymayan birisidir. Şanlıurfa'nın Bozova ilçesine bağlı Karacaören –ki geçen Şanlıurfa’da sempozyum vardı, Kanuni’nin vakfından bahsederken burada aynı isimle geçtiğini gördüm. Yani Kanuni’nin vakfı olan bir köydür- köyünde dünyaya gelen birisidir. Babasının imamlık yaptığı yakın bir köy olan Kargılı'da büyüyen bir çocuktum. İlkokulu bitirdikten sonra babamla birlikte -takdiri ilahi- Adıyaman’a gittik. Tabii o dönemde şimdiki gibi araba gibi vesait yok; hayvanlarla gidip geliyoruz. Şanlıurfa’da arazi müsait olduğundan tek tük araba bulunabiliyordu. Ancak Adıyaman toprağında o dönemde hiç araba yoktu. Adıyaman’a gittik. Dönerken yolda arkadan iki tane atlı geldi. Selamün aleyküm-Aleyküm selam, kimsiniz, nerelisiniz gibi hasbihalden sonra birisi dedi ki: “Bu çocuk ilkokulu bitirdi mi?” Rahmetli babam evet bitirdi dedi. Peki, Kur’an okumasını bilir mi? Evet, bilir dedi. “O zaman neden İmam Hatip’e göndermiyorsun?” diye sordu. Radyo vs. şeyler olmadığı için o zamana kadar İmam Hatip nedir? nerden bileceğiz. Nitekim bilmiyoruz da. “Maraş’ta İmam Hatip okulu adında bir okul var. Benim oğlum da oraya gidiyor ve bu sene ikinci sınıfta okuyor. Orada din dersi, Arapça, Kur’an gibi dersler verilirken Matematik, Tarih, Coğrafya gibi bildiğimiz ortaokul dersleri de veriliyor. Mezun olduktan sonra da imam olacak. Hatta bir de şapkaları var. İmam Hatiplerin şapkalarının etrafındaki şeritleri beyazdır. Bu sarığı simgeliyor. Diğer okulların kimininki yeşil, kiminin ki ise sarı. Neden buraya göndermiyorsun?” diye sordu. Babam da bana gider misin diye sordu. Evet, giderim dedim. Okulların açılmasına da bir hafta var. O gece gittik Adıyamanlı köylülerin köyünde misafir kaldık. Bir hafta sonra Maraş İmam Hatip okuluna kayıt olmak üzere yola çıktık. Allah’a çok şükür kayıt yapıp İmam Hatipli olduk. Bu elbette takdiri ilahi ama ben onlara benim bu şekilde yetişmeme vesile oldukları için çok duacıyım. İşte böyle bir hikâyeyle İmam Hatip Okulu hayatımız başladı.
İmam Hatip’e gittikten sonra hiç unutmuyorum o zaman paralı yatılıya ayda kırk lira veriyoruz ve okulun yurdunda yatıp kalkıyoruz. Esasen beni okuma hususunda biraz daha  kamçılayan önemli başka bir şey oldu. Yanılmıyorsam ikinci sınıftayken “Kendine Yardım” diye bir kitap okudum. İngilizceden yüzüncü baskıdan tercüme edilmiş. Aldım ve okudum. Bu kitapta meşhur insanların hayat hikâyeleri vardı. Mesela birinden bahsediyor: İşte şu yaşta şu işe başladı ama ciddiyetle eğildiğinden başarılı ve meşhur oldu diye hikâyeler. Kendi kendime düşündüm: Ben neden böyle olmayayım. Neden bunu yapamayayım. Ben de okur, ben de yaparım dedim. Oradan aldığım güçle devam ettim. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, köye göre bizim maddi durumumuz iyiydi. Ama şehre göre zayıftı. Bir takım maddi sıkıntılar içinde kaldık. Sonra yurt kapandı. Biz bazı arkadaşlarla ev kiralamak zorunda kaldık. Zaman zaman sıkışıyorduk. Allah gani gani rahmet eylesin Sandal hoca diye bir hocamız vardı. Tabii ben üçüncü sınıftan itibaren sınıfın en başarılı öğrencisi durumuna gelmiştim. O beni Ziya gel evladım diyerek tahtaya kaldırırdı. Kur’an-ı Kerim ve Arapça hocasıydı. Bir şeyler sorar ben de cevaplardım. Otur evladım derdi. Tam ben otururken hocanın ya kalemi ya da tebeşir masadan yere düşerdi. Tabii Ziya onu kaldırıp hocaya verirdi. Kaldırıp verirken hoca kimsenin görmeyeceği şekilde elime beş veya on lira tutuştururdu. Tabii ben sevinçli olarak yerime otururdum. Arkadaşlarım da soruları bilmekten dolayı sevindiğimi zannederlerdi. O da olmakla birlikte benim esas sevincim hocanın bana yaptığı yardımdı. Tabii burada sağ elin verdiğinden sol elin haberinin olmaması hassasiyeti var. Hocama Allah’tan gani gani rahmet diliyorum. Bu şekilde Maraş İmam Hatip’i bitirdim. Mezun olduğum zaman iki tane Yüksek İslam Enstitüsü vardı: İstanbul ve Konya. Maddi durumumuz elvermediği için ben önce Konya’yı yazdım dilekçeme. Allah selamet versin Muhammet Eroğlu hocamız, bana nereyi yazdığımı sordu. Ben de Konya dedim. Ziya hemen siliyorsun ve İstanbul’a gidiyorsun dedi. Ben de "hocam biliyorsunuz bizim maddi durumumuz buna uygun değil" dedim. "Hayır" dedi. "İstanbul’da İlim Yayma Cemiyeti diye bir dernek var. Onlar bana mektup gönderdiler. İki tane çalışkan öğrencinizin adını verin onları burada biz okutacağız" diyorlar. "Ben senin ve Vehbi’nin (Vakkasoğlu) adını verdim". O da Maraşlıdır. Biz tuttuk Konya’yı sildik yerine İstanbul’u yazdık. İmtihanlara girdik ve Allah’a çok şükür kazandık. Sınava yirmi kişi girmişti ve beş kişi sınavı kazanmıştık. Daha sonra İstanbul'da mülakat olarak ikinci bir sınava Tabii tutulduk. Burada da yüz yirmi kişi arasından sekizinci olarak kazandım. Bu yüz yirmi kişinin yirmi kişisi yatılı, geri kalan ise gündüzlü olarak okuyacaktı. Yüksek İslam Enstitüsü Kabataş’ın yanında Fındıklıda’ydı ve biz bir buçuk sene orada okuduk daha sonra Üsküdar Bağlarbaşı’na geçtik.
Kazandıktan sonra hocalar kazananları bir salona topladılar. Allah rahmet eylesin o zaman Müdür Yardımcısı olan Abdülkadir Kocamanoğlu tek tek sorular soruyordu. Sıra bana geldi, Tabii o benim Maraş’tan da hocamdı. "Hocam, ben yatılı olmak istemiyorum" dedim. "Niye" diye sorunca Maraş’taki hocam Muhammet Bey’in bana söylediklerini anlattım.  Tabii o da onu tanıyordu beraber görev yapmışlardı. "Muhammet Bey bilmez, ben seni yatılı yazıyorum" dedi. İyiki de yazmış. Bu şekilde biz Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdik.
Bu arada Maraş’ta okurken bizim bir hemşerimiz vardı. Hâkim Abdülmecit Belli. Allah gani gani rahmet eylesin. Yatılıda okurken okulun bir sınıfını mescit haline getirmiştik. Teravihleri orada kılıyorduk. O da gelir bizimle teravih kılardı. Teravihten sonra bize sorular sorardı. "Söyle Ziya, Matta, Bab 5, ayet 20" diye. Tabii ben ne bileyim. Söyle Ahmet, Yuhanna, Bab 8, ayet 10. Ahmet ne bilsin. Ne biçim İmam Hatip talebesisiniz, niye öğrenmiyorsunuz, niye okumuyorsunuz diye bize sitem ederdi. Bunun üzerine ben de gidip bir İncil aldım. Rastgele bir yeri ezberledim. Teravihi kıldık. Hocam dedim, "Markos, falan bab, falan ayet" diye sordum. Ne bileyim ben dedi. Ben de hocam ama siz de bilmiyorsunuz dedim. Şanlıurfalıydı kendisi. Ağır ceza hâkimiydi. "Ziya, hemşerim! Ben size İncil’in hangi ayetlerini soruyorum bunu hiç düşündün mü?" dedi. "Hz. Peygamber’den, Kur’an’dan, İslam’dan bahseden ayetleri soruyorum" dedi. "Bana ne İncil’in öbür şeylerinden" dedi. Deyim yerindeyse bende jeton düştü. İncil’i o gözle okumaya başladım. Artık Şanlıurfa, Maraş, Gaziantep, Adıyaman çevresinde ne kadar Dinler Tarihi ve Hristiyanlıkla ilgili kitap varsa hepsini alıp okumaya başladım.
Hiç unutmuyorum İstanbul’a bir Çarşamba günü geldim ve ilk Cuma’yı Sultan Ahmet’te kıldım. Onu takip eden ilk Pazar Beyoğlu’ndaki bir kiliseye gittim. Teori olarak bildiğim ayinlerinin nasıllığını pratik olarak görmek için. Tabii İstanbul’un imkânları geniş olduğu için ben kiliselere gidiyordum, papazlara sorular soruyordum. Tabii hiç cevap vermiyordum. Sadece onların görüşlerini dinliyordum.  Bu şekilde çalışmalar içerisinde bulundum. Son sınıfta bize bir bitirme tezi veriyorlardı. Benim konum ise “Kur’an’ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hristiyanlık’tı. Bu, daha sonra kitap olarak basıldı. Ben Yüksek İslam Enstitüsüne asistan olarak girdiğim zaman eğer Dinler Tarihi alanı olsaydı belki de o alanı seçmiş olurdum.
Mezun oldum. Isparta’da öğretmenlik yaptım. Arkasından askerlik geldi. Kandıra lisesinde öğretmenlik yaptık. Daha sonra imtihana girdik ve buraya geldik. Bu sınavla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Daha önce İzmir YİE’de bir kişilik Arapça asistanlığı kadrosu açıldı. Müracaat ettim. Yirmi iki tane müracaat vardı. Kendi dahlim olmadan, gayri ihtiyari referanslı bir duruma geldim. Sebepte şu oldu. Daha önce Isparta’da birlikte hocalık yaptığımız bir abimiz jürideydi. Aile olarak tanıştığımız, can ciğer bir arkadaşımızdı. Bunlar bizi önce mülakata aldılar. Yazılı Arapça ve Yabancı dil sınavını ise daha sonra yapacaklardı. Mülakatta önüme Arapça bir kitap açtılar. İlk kelime harekeliydi. Üçüncü seferde ancak düzeltebildim. Harekeli kelimeyi okuyamadım. Ama ter bırakın gömleği ceketten bile çıktı. Çıkınca arkadaşlara  "ben yazılı sınava girmeyeceğim" dedim. "Niye" dediklerinde, "Harekeli kelimeyi okuyamayana ben de olsam not vermem" dedim. "Ya gir heyecandan olmuştur filan" dediler. Tabii ben de girdim. Sonuç yazısı adresime geldi. İkinci olarak kazandınız. Bir kişi alınacağından istihdamınınız mümkün görülmemiştir şeklindeydi.
Üç ay sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde asistanlık imtihanı açıldı. Deyim yerindeyse yollar önümde otoban oldu. Ondan sonra “Ya Rabbi sana şükürler olsun ki İzmir’i kazanamamışım.” dedim. Kötü mü? Hayır! Birinde ”Darabe zeydün amran” “Darabe” fiil “Zeydün” fail “Amran” mef’ul ile uğraşacaktım. Şimdi Allah’a çok şükür arşivlerle uğraşıyorum. Biri beş cilt olmak üzere yirmiden fazla eserim var. Makalelerimin isimlerini bilmiyor; sayılarını hatırlamıyorum. O kadar çok oldu. Yani bu şekilde biz İstanbul’da asistanlığa başladık.  Osmanlı’da Vergi Sistemi diye bir tez hazırladım. Bu çalışma birkaç kez basıldı. O zaman Yüksek İslam Enstitüsü olduğu için doktora kabul edilmiyordu. Yüksek İslam Enstitüleri, ilahiyat fakültelerine çevrildiğinde jüri tarafından bu çalışmam doktora olarak kabul edildi. Ama onun dışında ben normal olarak Erzurum İslami İlimler Fakültesi’nde doktora yaptım. Osmanlılar’da İhtisab Teşkilatı, Mübahat Kütükoğlu Hanım’a bağlı olarak doktorayı yaptım. Böylece deyim yerindeyse çift doktora sahibi oldum. Arkasından yardımcı doçentlik, doçentlik ve zamanı gelince profesörlüğü de Allah’a şükür aldık. Şimdi de emekli oldum. Şimdi Sebahattin Zaim Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nde resmî hoca olarak göreve devam etmekteyim. Ve Allah’a şükrediyorum. Köyden çıkmış İmam Hatip’in adını duymamış bir çocuk bugün buralara geldi. Allah’a ham ediyorum. Evet Ziya Kazıcı bu...
A.A: Cümlenizin içinde biraz ifade ettiniz ama “Neden İslam Tarihi? Sizi yönlendiren biri oldu mu?”
Hayır! Daha sonra seçtiğim için de çok memnun oldum. Çünkü hem İslam tarihi ve Medeniyetini hem de özellikle Osmanlı arşivlerini öğrendim. Çünkü her şey arşivlerde… Bizim medeniyetimiz, bize unutturulan medeniyetimiz… Yakında inşallah bir kitap çıkacak. Adı Unutulan Medeniyet (Osmanlı)… Biz neleri bırakmışız; neleri terk etmişiz; neleri unutmuşuz?
A.A.: Osmanlı Devleti yeterince doğru olarak biliniyor mu? Başka bir ifadeyle biz Osmanlı’yı anlayabildik mi?
Osmanlı’yı biz henüz tanımıyoruz. Özellikle Osmanlı bize unutturuldu. Ben sınıflarda ve değişik yerlerde zaman zaman diyorum ki: Günümüz Türkiye’sinin coğrafya olarak yirmi üç kat daha büyüğü; farklı din, farklı dil, farklı ırk, farklı mezhep ve farklı coğrafyada altı yüz küsur sene devam eden bir devlet! Bugünkü ulaşım teknolojileriyle mukayese edilmeyecek derecede imkansızlıklar içerisinde bulunulan bir dönemde devlet, altı yüz sene devam ediyor. Farklı yapıdaki insanları bir arada tutabiliyor. İsrail'in eski Başbakanı Goldan Meir diyor ki: “Osmanlı bir kıta askerle koca bir coğrafyayı idare ediyordu. Bizim bu kadar askerimiz var. Bu kadar imkanımız var. Küçücük yerde bunu başaramıyoruz.” Gerçekten biz Osmanlı’yı okumadığımız için tanıyamıyoruz. Birkaç sene önce bir gün Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’ne gitmiştim. Orada dekanı tanıdığım için ilahiyat fakültesine ziyarete gittim. Baktım arkadaşlar biraz tedirgin. “Hayırdır!” dedim. Dediler ki: Bizim rektörümüz yeni atandı. Ona söz verdik. Bu saatte onun yanına gidecektik. Siz de geldiniz. “Birlikte gideriz.” dedim. Kalkıp birlikte gittik. Selamlaştıktan sonra rektörle tanıştırdılar. Rektör “Hocam alanınız nedir?” dedi. “İslam medeniyeti ama özellikle Osmanlı” dedim. Rektör: “Benim alanım fen. Sosyal bilimlerle ilgim yok. Liseden sonra bütün eğitimim Amerika’da oldu. İlk Amerika’ya gittiğimde Türk Evi diye bir derneğimiz vardı. Başkanı bir Amerikalıydı. Adam kalktı ve bir konuşma yaptı. Konuşmada Türkler Ermenileri şöyle kestiler; böyle biçtiler… Ben, el kaldırmak istiyorum. Yanımdaki elime vuruyor. Sakın elini kaldırma! Pasaportunu eline verir; seni gerisin geriye Türkiye’ye gönderirler! Bir, iki dayanamadım! El kaldırdım! “Efendim siz böyle diyorsunuz ama neden Ermenilerin Ruslarla birleşip orada Müslümanları camilere tıkıp kurşundan geçirdiklerinden bahsetmiyorsunuz?” dedim ve oturdum. Adam konuşmasını bitirdikten sonra dedi ki: Delikanlı odama gelir misin? “Eyvah pasaportum gitti!” dedim kendi kendime. Adam bana “Delikanlı önce seni cesaretinden dolayı tebrik ediyorum. Ben şimdiye kadar hep böyle diyordum. Kimse bana bunun başka bir varyantı var demiyordu. Ama bundan sonra senin söylediğini de söylediklerime ekleyeceğim. Biz Amerikalılar iki devleti inceliyoruz. Bunlar hangi hataları işlediler de tarih sahnesinden silindiler? Biz bu hataları işlememeye çalışıyoruz. Bunlardan biri Roma diğeri de Osmanlı’dır.”” Gerçekten de benim tecrübelerim; bugün arşive gidin araştırma yapmaya gelenlerin sayısı yirmi beş-otuz kişidir. Bunların yarıdan fazlası yabancıdır. Biz “Osmanlı öldü; bitti; gitti diyoruz. Pekiyi bu adamlar niye geliyor?” Adamlar hem bugünkü alfabemizi okuyor; hem de en çetrefilli arşiv yazılarını okuyor. Benim gibi de Türkçe konuşuyor. Onunla ilgili de bir örnek vereyim. Biz bilmiyoruz. Bir gün İstanbul vilayet binasının arkasında yer alan binasında bir masada çalışıyoruz. Üniversiteyi yeni bitirmiş bir Amerikalı delikanlının yanına Türk bir hanım oturdu. Hanım “Robert! Seninle ilgili bir belge buldum.” dedi. Arşivde çalışanlar birbirlerinin hangi alanda çalıştıklarını üç aşağı beş yukarı bilirler. Benim okuyamadığım bir belgeyi size gösteririm. Siz başkasına gösterirsiniz falan… Amerikalı “Nedir?” dedi. Hanım “15 numaralı Erzurum ahkam defterinde Erzurum’dan celepler İstanbul’a hayvan naklederken yoldaki muhtesiplerin onlardan vergi almamalarıyla ilgili” dedi. Celep, hayvan ticareti yapan demek. Muhtesip, benim doktora alanım. Hisbe teşkilatı belediye başkanlığı, fakat yetki olarak daha geniş… “Bana da verir misiniz?” dedim. O defteri daha sonra ben de kullandım. Sonra Robert’le dışarıda konuşmaya başladım. “Robert ne yapıyorsun?” dedim. “Doktora yapıyorum.” dedi. On altıncı asırda İstanbul’un et ihtiyacının giderilmesi… Bizim aklımızın köşesinden geçmez. Hatta biz deriz ki: Padişahtır! İki dudağının arasından çıkan bir kelime kanundur: “ Getirin Trakya’dan şu kadar koyun! Getirin Afyon, Kütahya çevresinden şu kadar sığır!” Böylece İstanbul’un et ihtiyacı sonlandırıldı. Değil! Ama bize bu şekilde öğretildi! Padişah da kanunla bağlı; onun dışına çıkması mümkün değil! Bakın! Amerikalı geliyor on altıncı yüzyıldaki et ihtiyacı konusunda doktora yapıyor. Bir gün Marmara İlahiyat fakültesi'ndeki odamda oturuyorum. Kapım çalındı. Bir kadın geldi. “Ziya beyle görüşmek istiyorum.” dedi. “Buyrun” dedim. Yaşlı bir hanım… “Efendim beni arşivden size gönderdiler.” dedi. “Hayırdır!” dedim. “Belgelerde okuyamadığım bazı yerler var. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” dedi. “Hanımefendi! Benim de okuyamadığım kelimeler vardır. Ben de oradakilere soruyorum. Yani sizi niye bana gönderdiler?” dedim. “Benim belgelerde Arapça kelimeler ve dinî terimler var. Siz bunları biliyor musunuz?” dedi. “O zaman olur.” dedim. Kadın Amerikalı ve iki torun sahibi…Hazırladığı doktora ise on altıncı yüzyılda Balıkesir ve Manisa çevresinde halkın devlet memurlarından şikayetleri… Bu konuda doktora yapıyor kadın. Amerikalı ve iki torun sahibi… Yaşını siz takdir edin. Daha sonra ben kendime göre bir araştırma yaptım. Bu kadına burası verilmiş. Bir başkasına Erzurum, Sivas, Kars çevresi, bir diğerine Trabzon, bir başkasına Şanlıurfa, Antep, Maraş çevresi; bir diğerine şurası-burası verilmiş. Ne yapacak bunlar? Eğer siz büyük devletseniz büyük düşüneceksiniz. Her yerin kültürü farklıdır. Devlet memurundan niçin şikayet eder vatandaş?  Ya kendisine hakaret etmiştir; yahut haksızlık etmiştir; veya hoşlanmadığı bir kelime kullanmıştır. Ey vatandaş! Biz seni Trabzon’a gönderiyoruz. Ama Trabzon’da falan kelimeler hoş değil; falan davranışlar hoş olmadığı için sakın bunları kullanmayın! Eğer bunları kullanırsanız vatandaş sizden elini eteğini çeker. Antenlerini kapatır. Bu şekilde adamlar bizim her şeyimizi öğreniyorlar. Osmanlı’yı en ince ayrıntısına kadar araştırıyorlar. Bugünkü teknolojiyi ve teknolojinin getirdiği yenilikleri ortadan kaldırdığınızda Amerika’nın toprak sistemi, idare sistemi, askerî teşkilat, adliye teşkilatı eşittir Osmanlı! Çünkü hepsini buradan aldılar. Ama biz bilmiyoruz. “Bütün Osmanlı mahkemelerinde bir jüri vardı.” desem “Allah Allah böyle şey mi olur?” derler. Osmanlı’nın Türkiye sınırları içerisindeki bütün mahkeme kayıtlarının hepsi şu an elimizde. Mahkemelerde verilen kararlar defterlere kaydedilir ve demirbaş olarak sonraki kadıya teslim edilir. Biz bunlarla ilgili doktoralar yaptırıyoruz şu anda. Bunlara bakıyorsunuz, altında “şühûdü’l-hâl”, yani günümüzdeki “jüri” ibaresi olmayan tek bir mahkeme kararı yoktur. Hepsinde jürinin kararı vardır. Davanın cinsine göre jüri de devamlı değişmiştir.
A.A.-Jürinin görüşü ne kadar önemli idi?
-Jüri karar bozabiliyordu.
-Amerika’da kararın doğru olup olmadığına karar veriyorlar herhalde. Öyleyse jüri en son onay veriyor?
-Şöyle ki, Osmanlı kadısı gittiği yerde 1 sene görev yapabiliyor. Biraz önce anlattığımız Isparta örneğini hatırlayalım. Misal, ben kadı olarak Isparta’ya geldim. Bir cinayet davası önüme geldi. -Niye öldürdün? -Bana şöyle denildi. Ben Şanlıurfalı bir kadı olarak hangi kültüre göre düşüneceğim? Yetiştiğim kültüre göre bunda büyük ve ağır bir tahrik unsuru varsa, mesela 20 sene ceza alması gerekirken ben 10 seneye hükmedersem, burada jüri devreye girerek, “Bizim burada bu kelime iki arkadaş arasında kullanılan bir şaka ifadesidir” der. O zaman ben kadı olarak kararımdan dönüp 20 sene ceza veririm. Veya madalyonu ters çevirelim, Isparta’dan Şanlıurfa’ya bir kadı gitsin. Cinayet davası önüne gelsin. -Niye öldürdün? -Şunun için öldürdüm. Kadı, bu yüzden adam mı öldürülür diye düşünüp 20 sene verebilir. Oradaki jüri de itiraz edip cinayete sebep gösterilen kelimenin o bölgede çok ağır bir tahrik unsuru olduğunu söyleyip itiraz edebilir. Bu durumda kadı efendi döner, 10 sene ceza verir. Yani jürinin epey etkisi vardır.
-Hocam, Osmanlı tarihi demişken, bildiğiniz üzere Ortadoğu şu an epey karışık. Arap Baharı adıyla bir devrim başladı fakat biraz Arap Kışı’na döndü. Acaba Ortadoğu’daki bu olayların sebepleri nelerdir? Müslümanlar Ortadoğu’da Osmanlı’nın yokluğunu hissediyorlar mı?
-Evet, Tabii her şeyden önce İslam dünyası okumuyor, okumadığı için kendisini geliştiremiyor ve geliştiremediği için de silah bakımından, ekonomik bakımından vs. başkalarının eline bakmak durumunda kalıyor. Ben, Türkiye’deki olaylar dahil, bu işin içerisinde Batı’nın parmağı olduğunu düşünüyorum. Eskiden Haçlı Seferleri vardı. Haçlı seferlerinde iki millet, iki din karşı karşıya geliyordu. Batılıların sözüdür: “Biz bundan sonra kendi adamlarımızı öldürmeyip Müslümanların arasına fitne sokalım, bizzat kendi kendilerini öldürsünler. Biz uzaktan bakalım, silah verelim.” Gerçekten de işin iç yüzü budur. Bundan seneler önce Mısır’da bulunduğum bir dönemde Ayn-ı Şems üniversitesinde bana bir konferans verdirdiler. Osmanlı-Memlük münasebetleriyle ilgili bir şeyler anlatmaya çalıştık. Bir şey oldu, dedim ki, “Bakın; Bahreyn, Katar, Abu Dabi, Dubai, Kuveyt… Diliniz aynı, dininiz aynı, ırkınız aynı, coğrafyanız aynı, nedir bu aradaki ayrılık? Bizim beş tane Türk köyünü bir araya getirseniz Dubai, sekiz köyü toplasanız Abu Dabi olur.” Birisi dedi ki, “Efendim, siz bilmiyorsunuz, bizde bir laf vardır: Araplar tek bir şeyde birleşir o da birleşememektedir.” Evet, Arap dünyası böyledir. Böyle olduğu için ve Batı da bunu çok iyi bildiği için ateşi körükleyip duruyor. Bundan dolayıdır ki şu anda İslam dünyasında böyle bir sıkıntı var. İkinci bir sıkıntı, bundan seneler önce yanılmıyorsam 1984’te Suriye’de bir sempozyum düzenlenmişti. Türkiye’den sadece ben katılmıştım. Orada bir tıp profesörü bana şunu söyledi, Bakın 1984 tarihinden bahsediyoruz: “Biz Osmanlı’ya yaptığımızın cezasını çekiyoruz.” Suriyeli profesörün söylediği buydu. Gerçekten de İslam dünyasında herkes Osmanlı’ya yaptığının, durumuna göre, bedelini ödüyor. Şu anda da gerçekten İslam dünyasının Türkiye’den başka yüzünü çevireceği bir ülke yoktur. Ben, mesleğim itibariyle birçok Arap ülkesini gezme imkanı buldum. Nereye gittiysek Türk ve Türkiye dediğimizde insanların gözleri fal taşı gibi açılıyor. Bize öyle bir teveccüh gösteriyorlar ki, bizi ancak Türkiye birleştirebilir, gibi bir anlayış görüyorum. Ve şunu da gördüm ki, eninde sonunda Türkiye Osmanlı rolünü oynayacaktır. Bırakın Suriye’nin, Lübnan’ın, Ürdün’ün vs. sınırları baki kalsın. Ekonomi, teknoloji, askeri güç, nüfus bakımından güçlü olduğumuz müddetçe ve ben (bir Türk vatandaşı olarak) her yere rahatlıkla pasaport kullanmadan, döviz kullanmadan gelip gidebildiğim müddetçe, varsın adı Suriye olsun, Lübnan olsun, Ürdün olsun, bir şey değiştirmez.
-Avrupa Birliği gibi…
-Evet, Avrupa Birliği gibi… Bundan 6 sene evvel Mardin-Şırnak civarında bir sempozyuma katılmıştım. Bizi Kuzey Irak’a götürdüler. Duhok kenti bizim sınıra 70 kilometre, Irak’ın büyük şehirlerindendir. Sınırdan çıktık, zannettim ki İstanbul ile İzmit arasındayım. Yolda gördüğümüz bütün reklamlar bizim reklamlarımız. En büyük alışveriş merkezine götürdüler, sanki İstanbul’daki bir alışveriş merkezi, bütün mallar bizim mallarımız. Kendi cebimdeki parayla alışveriş yaptım. Şimdi böyle olduktan sonra varsın adı şu olsun, varsın adı bu olsun. Eninde sonunda Türkiye bu rolü oynayacaktır. Ha, tabii doğumlar sancısız olmaz. Birtakım sancılar olacaktır ama eninde sonunda böyle bir doğum meydana gelecektir.
-Hocam bir derste, Osmanlı’nın Filistin bölgesini nasıl yönettiği ile ilgili bir örnek anlatmıştınız. Kanuni döneminde Kudüs surları yapılırken cümle kapısının inşası ve kitabesine ne yazılacağı ile ilgili tartışmada bir grup “La ilahe illallah” yazılmasını isterken diğer bir grup Kudüs’te üç dinin mensupları bir arada yaşadığından herkesi kapsayacak bir ifade kullanılmasını ister ve “Lailahe illallah İbrâhim halilullah” ifadesi uygun görülür.
-Evet, biz gidip o kitabeyi gördük. Hala o kapının üzerindedir.
-Türkiye’deki İslam tarihi çalışmaları ve İslam tarihi ilminin geldiği seviye nedir? Size göre çalışmalarda eksik kalan hususlar nelerdir?
 
-Bizim Arap kardeşlerimize baktığımız zaman İslam Tarihi maalesef Abbasiler ile bitiyor.  Türkiye’de ilk ilahiyat Ankara’da açıldığında pek üzerinde durulmayan bir husus olsa da daha sonra ilahiyat fakültelerinin ve tarih-edebiyat bölümlerinin çoğalması ve insanların arşivlerdeki bilgileri merakı üzerine İslam Tarihi alanında gerek ilk dönem gerekse sonraki dönemler -Osmanlı dönemi- olmak üzere, iyi bir seviye şu anda mevcut. Eskiye göre, yani 1950-60’lara göre şimdiki çalışmalar gerçekten sevindirici ve inşallah daha iyi bir seviyeye gelmesini temenni ediyorum. Ama bu arada Osmanlı arşivine de önem vermemiz gerekecektir çünkü aklımıza gelen-gelmeyen her alanda arşiv belgeleri bulmak mümkündür. Basit bir örnek vermek gerekirse, günümüzde biri evlendiğinde bir resmi nikah bir de imam nikahı kıyılıyor. Peki Osmanlı’da imam nikahı var mıydı? Şehirlerle ilgili mahkeme kayıtlarına baktığımızda, bir insanın nikah kıyabilmesi için mutlaka devlet tarafından verilen izinname adlı belgeye sahip olması gerektiğini görüyoruz. O dönemde imamlar, mahallenin veya köyün her şeyidir. Sadece imamlık değil, mahallede satılan eşyadan mahallenin hastasına, yetimine, ölümüne, evliliğine, doğan çocukların hepsine, hatta mahalleye gelen misafire kadar imam efendinin haberi olmak zorundadır. İmam bu bakımdan müftünün dışında kadıya ve muhtesibe de bağlıdır ve bunlara da bilgi verir.
-İmam aynı zamanda mahallenin idarecisi değil mi?
-Evet. Bu mahkeme defterlerine baktığımızda, -ki Şanlıurfa, Bursa ve Konya defterleri incelenmiştir- çok eşlilik kanunen serbest olmasına rağmen halkın %85-05’ı tek eşlidir. %
A.A: O iki evlilerin çoğu da zengin olan insanlar.
Z.K: sadece zenginlik değil. Mesela o günkü mesele, iş kol kuvvetine dayanıyor. Adamın çocukları olmamış. Tarlada çalışması gereken birine ihtiyaç var. Buna benzer bir takım sebeplerden dolayı birden fazla evlilikler yapılmış ve gerçekten de biz bunu işte bu arşivlerden öğreniyoruz. Ve bunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Ortaya çıkınca herkes her önüne gelen “vay efendim her Osmanlı erkeği dört kadınla evlidir gibi bir takım şeyleri söylemekten yavaş yavaş vazgeçmeye başladı. Çünkü benzer bir olayı bir sempozyumda birisi benzer bir şey söyledi. Ben bunu söyleyince adam oturdu kaldı. Verecek cevap bulamadı. Öyle afaki konuşma bilmem şöyle konuşma filan olmuyor. Bu manada İslam tarihi alanında gerek ilk dönemler olsun, gerek son dönemler olsun. Bir de misal olarak söyleyeyim. Biz bilmediğimiz için yeni yeni öğreniyoruz bir takım şeyleri. Daha dün derste anlattım İslam tarihi dersinde. Harun Reşid dönemini anlatıyorum. Harun Reşid hastalanıyor. Doktorlar diyorlar ki artık pek ümit yok. Ama bu arada idrar tahlilleriyle uğraşan bir başka tabip var. Dört beş kişinin ayrı ayrı idrarlarını şişelere koyup adama gönderiyorlar. Adam kime ait olduklarını bilmiyor. Bir tanesine diyor ki, “şu idrarın sahibi acele vasiyetini yazsın. Çünkü birkaç günlük ömrü kalmıştır” diyor. O da kimin? Harun Reşid'in. Ha biz buradan, şimdiye kadar biz böyle bir şey bilmiyorduk. Niye? Bütün değerlerimizi kendimiz okumadığımız için eskiyi de okumadığımız için değerlerimizi başkalarına kaptırıyorduk. Efendim idrar tahlilini ilk defa kim buldu. Efendim med cezir olayı sınıflarda da anlatıyorum. Ayın hareketine bağlı olarak denizlerin bugün gel-git dedikleri. Ya bizim bir meşhur seyyahımız var. Nasır-ı Hüsrev. Bundan bin sene önce yaşamış adam. Ondan sonra o Kuveyt taraflarına Katar taraflarına filan gidiyor bakıyor ki, kitap Türkçeye de tercüme edildi. Bakıyor ki köyün bir km ilerisinde denizde kocaman bir direk. Soruyor: Bu direği nasıl diktiniz, oraya o denizin ortasına? Diyorlar ki orası bir sınır. Ne sınırı? Zaman zaman deniz gördüğünüz gibi şimdi burada, bazen da oraya kadar çekilir. Peki bu niye oluyor? Ayın hareketlerine bağlı olarak. Ya bin sene önce söylemiş bunu ama ben bunu bilmiyordum. Peki med- cezirin veya gel-gitin ayın hareketine bağlı olduğunu kim ilk defa keşfetti? Bilmem 300 sene önce filan Batılı. Benim bin sene önceki adamım yazmış bunu. İnsan vücudundaki kan dolaşımı ilk defa biz keşfetmişiz. Bin sene önce yaşamış benim doktorum keşfetmiş. Bundan epey sene önce İzmir'e bir konferansa çağırdılar. Gittim. Dedim ki ben kan dolaşımıyla ilgili tabibimizin verdiği bilgiyi okuyacağım. İçinizde doktor olan arkadaşlar varsa lütfen işaret buyursunlar. Bu benim okuyup verdiğim bilgi bugünkü modern tıbbın kan dolaşımıyla ilgili verdiği bilgiyle uyuşuyor mu yoksa tamamen uydurma mı? Okudum. Her köşeden bir el kalktı. Hocam, bugünkü modern tıbbın da kabul ettiği şey, budur. Şimdi biz bunları İslam tarihi sayesinde yavaş yavaş öğrenmeye başladık. Allaha çok şükür bunları öğrendikçe, batının bizden aldıklarını da nasıl olduklarını öğreniyoruz artık.
Bir başka örnek vereyim. Şimdi, yine Osmanlıdaki vakfiyelerimize hastane vakfiyelerinde Mesela II. Beyazıt külliyesinde Edirne'deki, onda şöyle bir madde var. Diyor ki, haftada beş gün beş mütrib, dört hanende enstrüman çala ve şarkı okuya. Gideceklerdir, hastalara musiki ziyafeti çekecekler. Biiznillah rast makamı şu hastalığa, segah bu hastalığa, acemaşiran şu hastalığa iyi gelir. Biz bundan yirmi sene önce diyorduk ki ya bu masal. Adam orada ızdırap çekecek şu olacak sen rasttan bir taksim gireceksin adam iyileşecek. Niye yirmi sene önce? Yirmi sene, yirmibeş sene önce batı üniversitelerinde musiki ile tedavi kürsüleri kurulunca aklımız başımıza geldi. Dedik ki demek ki, bunun aslı varmış. Yani bu manada İslam tarihinin okunması hem örnek alma, hem kendi değerlerimizi ortaya çıkarma bakımından çok faydalı oldu ve (A.A: hem de insanlığa) inşallah gayet Tabii inşallah daha da iyi bir şekilde devam eder diye düşünüyorum.
A.A: Amerikalılardan örnekler verdiniz hocam. Dediniz ki planlı programlı iş yapıyorlar. Görevi paylaşıyorlar. Şimdi mesela biz yüksek lisans ve doktora tezleri alırken, tez konumuzu seçerken çoğu zorlanıyoruz. Yani bu bağlamda bir siyer çalıştayı veya İslam Tarihi çalıştayı yapılıp, İşte şu şu alanlara yoğunlaşılmalı, işte konular buna göre verilmeli gibi bir çalışma yapılabilir mi? Ben şahsen kendi adıma bir düzensizlik, başıboşluk demeyelim ama bir organize eksikliği görüyorum.
Z.K: aslında dediğiniz doğru. Bir organize eksikliği var ama şimdi bir de şu var. Bizim İslam tarihçileri derneği var. Bu dernek, işte Şanlıurfa'daydık yakın zamanda. Şanlıurfa'da iki şey bir araya getirildi. Hem bir Şanlıurfa sempozyumu yapıldı hem de biz kendi aramızda ayrıca bu konuları görüşmeye başladık. Orada biz benzer şeyleri gündeme getirdik. Yani verilen doktoralar, bu doktoralar nasıl olmalı gibi şeyleri görüştük. Hatta bakın burada İslam klasikleri gibi şeyleri de tespit ettik. Kimlerin araştırılması lazım. Klasikler hangileridir. Bunları da tespit ettik. Şimdi bunu yaptık. Aslında öyle de olması lazım. Ben şahsen mesela bir doktora veya Yüksek Lisans tezi verirken önce soruyorum. Eğer arşiv belgesi okumayı biliyorsa, arşiv okuyabilecek durumdaysa, şeriye sicillerini okuyabilecek durumdaysa memleketini soruyorum. Nerelisiniz? Niye? Memleket önemli. Kendi mahalli isimler, yer isimleri ve mahalli kelimeleri oralı olan bilir, başkası bilemez. Erzurum'daki adama Edirne'yle ilgili bir tez verirseniz yapamaz. Ben asker olarak Edirne'ye gittiğim zaman bir ev kiralayacağız. Daire kiralayacağız. Bir öğretmen arkadaşla teyzenin evine baktık. Teyze şunu sordu: evladım kızan var mı kızan dedi. Teyze sen ne diyorsun dedim ya. Biraz da sert bir sesle. Şimdi ben ilk defa kızan kelimesini duyuyorum. Yok yok teyze yok dedi yanımdaki arkadaş. Ya bu ne diyor dedim. Çocuk var mı. Kızan, çocuk. Eee ben ilk defa duyuyorum bunu. Yani bunun için kendi memleketini tercih ediyoruz. Böylece  hem kendi memleketine hizmet etmiş olsun. Benim bu şekilde verdiğim tezlerden dolayı bazı arkadaşlarımız kendi belediyelerinden yardım gördüler. Kendi belediyeleri yardım etti, çocuklara. Bu manada olursa çok daha iyi olur. Bir de öğrencinin hani derler ya, her yiğidin gönlünde bir aslan yatar. Ben şunu yapabilirim, şunu yapmak istiyorum şeklinde kendisinin bir arzusunun olması gerekir.
A.A: Biraz böyle magazinsel olacak ama biraz aile hayatınızdan bahsetseniz. Yani hiç bahsetmediniz. Kaç çocuğunuz var, ne iş yaparlar ve bir de akademik çalışma temponuz aile hayatınıza nasıl tesir ediyor?
Z.K: Pekiyi.  Şimdi iki çocuğum var bir oğlum bir kızım. Ispartalı olan hanımım ev hanımıdır. Kızım lise mezunu. Lise mezunu olmasında, aslında biz, onu İmam Hatip'e verecektik. Fakat ben o zaman Bağlarbaşı'nda oturuyorum. Üsküdar Lisesi hemen dibimizde. Kadıköy İHL bir hayli uzak o günkü şartlar bu kadar müsait değildi. Bir diğer husus, ben o dönemde Mısır'a gittim, Mısır'da kaldım. Onun için kızımızı mecburen liseye verdik. Sonra bizim hanım Ispartalı olduğu için Süleyman Demirel işletmeyi bitirdi. Yedi sene adını vermeyeyim bir firmada çalıştı. Firmanın, herkesin Müslüman bildiği bir firma. Firmanın bütün Türkiye dahili alım-satım v.s. o idare etti. Fakat başörtülü olduğu için görevine son verdiler. Derken arkasından bir sürü iş aradık, tesadüf olmadı. Bir takım aksilikler çıktı. Birisine, kızım gel başla, dediler, masan şu, sandalyen şu, olmadı. O şekilde de şu anda bekar yanımda duruyor ve tarihe devam ediyor. Dışarıdan şu anda 3. sınıfta tarih okuyor.
Oğlum Kadıköy İmam Hatip Lisesi mezunu. Biz oraya taşındık. Biz şu an Kadıköy İmam Hatip Okulu yakın bir yerdeyiz. O da bu hani İmam Hatipler tırpanlanmadan bir sene önce İmam Hatibi bitirdi. Arkasından İmam Hatiplilerin diğer fakültelere gitmeleri yasaklandı ya (A.A: ben 99 mezunuyum bizim o sene tırpalandı) senden bir sene önce demek ki…. O da inşaat mühendisliğini kazandı, Süleyman Demirel'de okudu o da. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi'nde yüksek lisansını yaptı. şu anda İBB de kendi alanında şef olarak devam etmektedir. Bir de bir torunumuz var. Daha küçük. İşte, oruç tut iftar ettiğin zaman bak sana şu kadar para vereceğim. İftar Tabii bir saat sürüyor, hadi orucunu bana sat diyoruz filan. Kendimizle birlikte zaman zaman namaza götürüyoruz. Bir sureyi ezberle sana şu kadar para. Böyle bir şeyler. Şu anda hayatımız devam edip gidiyor.
A.A: hocam, çalışma temponuz nasıl gidiyor. Günde kaç saat çalışırdınız? Özellikle gece çalışırdım, gündüz şu saatte çalışırdım dediğiniz oldu mu?
Z.K: Yok, öyle bir şeyim yok. özellikle asistanlık, doçentlik dönemi vesaire sinde….
A.A: Bu soruyu Prof. Dr. Mustafa Fayda hocamıza da sorduk, "Hanım izin verdiği kadar çalışırdık" dedi.
Z.K: Yok benim öyle bir şeyim yoktu. Öyle bir derdim yoktu. Mesela otururdum akşamları, üç saat-dört saat hiç masanın başından kalkmadan çalışırdım. Bu tezler mezler hazırlarken daha sonraki dönemlerde hanım Allah razı olsun bu manada hiçbir engel çıkarmadı. Tabii şimdiki çalışmalarımız, tempo biraz ağırlaştı. Gene çalışıyorum. Ama bir saat bilgisayarın başındayım, kitabın başındayım, kalkıp en az bir yarım saat hava almam gerekiyor. Bu yaşta eski enerjiyi bulamıyoruz.
-Allah uzun ömürler versin hocam!
Soru: Yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?
-Ben sınıflarda da söylüyordum her yerde de söylüyorum. Bizim Tarih bir yerde netameli bir alan. Herkes bir takım konuları kendine anlayışına göre yorumlayabilir. Bu da bizi bir takım sıkıntılara sokar. Bana göre tarihî bir olayı değerlendirirken, -sadece yüksek lisans ve doktora da değil- dört tane ölçü var.  bu ölçülere vurarak değerlendirme yapmamız lazım.
Bu ölçüler: 1- Allah’ın kitabı (Kur’an-ı Kerim), 2- Resûlullah’ın (s.a.v.) sünneti, 3- Sağlam bir tarih bilgisi ve 4- Sağlam bir mantık.  Bu dört ölçüye konuları vurmamız gerekiyor. eğer uyuyorsa kabul eder, uymuyorsa bir kenara atarız.
Gerek tez hususunda olsun gerek başka bir konuda olsun vatandaş konuşuyor. Tv’de şurada burada konuşuyor, şunu yazıyor, bunu yazıyor. Özellikle belirli kesimlere veya cemaatlere bağlı olduğunu söyleyenlerin bu kritiği yapmadığını görüyorum. Filan söyledi ise doğrudur deyip geçiyorlar. Amenna buna bir şey demiyoruz. Ama bunun farklı bir varyantı olabilir.
Mesela bir arkadaşımız Tv’de göğsünü gere gere bir veliden bahsediyor. Sayın seyirciler -belki siz hatırlarsınız derste söylemiş olabilirim- Vakti zamanında Bağdat’ta bir veli varmış. Bu veli kırk sene boyunca hep cemaatle namaz kılmış, Otuz sefer yaya Hac’ca gitmiş, kırk sene boyunca her gece 1000 rekat namaz kılmış. Sayın seyirciler, işte gerçek Müslüman! İlk bakışta kulağa hoş geliyor Tabii.
Gelin bu arkadaşın anlattıkların bir tahlil edelim. Evvela din bizden her gece bin rekat namaz kılmamızı ister mi? istemez. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadisinde bunun aksi var. Hani üç kişi  Resûlullah’ın (s.a.v.), Hz Âişe (r. anhâ) validemizin kapısının önünde kendi aralarında konuşuyorlarmış. Bunlardan biri ben gece namaz kılarım, öbürü diyor ki ben bütün sene oruç tutarım, bir diğeri ise ben hiç evlenmem diyor. Allah Resûlü’ne hz aişe duyduklarını aktarınca, Hz. peygamber (s.a.v.) onların yanına mescide varıyor ve  onlara bunları diyen siz misiniz? diye soruyor.  Onlar da bizleriz deyince Hz. peygamber bu üç kişiye şunları söylüyor:
-Bakın ben geceleri bazen namaz kılarım bazen kılmam. Bazen nafile oruç tutarım bazen tutmam, biliyorsunuz ben evliyim. Bu benim sünnetimdir kim ki sünnetimden ayrılırsa benden değildir.
-Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadisi açık ve net. Efendim! bin rekat, her rekata bir dakika verseniz, böl altmışa böl 17-18 saat eder. Bu vatandaşımız kırk sene boyunca bütün namazlarını da cemaatle kıldığına göre, bu gece namazı da yatsı ile sabah namazı arasında olduğuna göre nasıl olacak? Bin rekat namazı kılması için üç-dört gece yetmiyor.
Efendim, 30 kere Hac’ca gitti! Hani dese ki uçarak gitti anlarsın, arabayla da değil. Yaya nasıl oluyor? Mekke ile Bağdat arası şu bina ila bu bina arası gibi bir yer mi ki 30 sefer Hac’ca yaya gidebilsin.
Vatandaş bunu düşünmeden, bir yere bağlı olduğu için bunları rahat bir şekilde konuşuyor. Bu da bir yerde neye sebep oluyor? Böylece kaş yapayım derken, arkadaş göz çıkarıyor. Öbür taraftan onu dinleyen vatandaş ne diyecek, “İslam buysa ben böyle yapamam. Öyleyse  koy ver gitsin” diyecek. O bakımdan bizim İslam Tarihçisinin tezlerinde veya diğer kitaplarında ince eleyip sık dokuması lazım. Bir örnek daha vereyim:
-Son bir sorumuz daha var hocam!
Soru: Lisansüstü talebeleri tez konusu seçerken nelere dikkat etmelidirler?
Eğer gerçekten ilim yapmak istiyorsa basit konulara değil, bu alanda belirli bir noktaya gelmek istiyorum diyorsa, o zaman kendi gönlünün istediğini ve zor olanı seçmesi gerekir. Aksi takdirde basit bir tez yapar, o tez orada kalır.
Bundan kaç sene önce tam olarak bilmiyorum ama bundan birkaç sene önce bizim Hüsrev Subaşı, bana telefon etti. “müsaitseniz,  bir arkadaş sizinle görüşmek istiyor” dedi.  “Hüsrevciğim ben şu anda Isparta’dayım, İstanbul’da değilim” dedim. “tamam o zaman” dedi. telefonu kapattıktan yarım saat sonra bir daha aradı. “Ağabey bu çocuk zaten Konya’daymış; sizinle görüşmek istiyor. Konya’dan Isparta’ya gelse olur mu?” dedi. “Benim için problem değil de ta Konya’dan Isparta’ya gelecek” deyince, “Yok gelmek istiyor” dedi. ben de “o zaman sen ona telefonumu ver, görüşelim” dedim.
Geldi arkadaş. Kanada’da doktora yapıyormuş.
-Selim Argun hocamız olabilir!
-Şu anda hatırlamıyorum ismini. ondan sonra arkadaş geldi görüştük. Ben şu kitabımı ona söylemiştim. “hocam biz bu kitabınızı okumuştuk” dedi.  “Nerede” diye sorunca “Kanada’da okuduk. Sizin kitabınız bizim okulun kütüphanesinde var” dedi. bunu duyunca hayret ettim.
Şimdi bu kitap niye o üniversitenin kütüphanesinde var? Ha şunlar yüzünden ve şu İslami kaynaklar yüzünden var (hocamız kitabın arka kısmında ekler kısmında yer verdiği, yararlanılan Osmanlıca belgelerin fotoğraflarını ve kitabın bibliyografya kısmını gösteriyor).
Yani arkadaşlarımız zor olanı, sıkıntılı olanı basite kaçmadan seçerlerse, öyle zannediyorum ki çok da başarılı olurlar. Öyle zannediyorum ki dünyada da ses getirir. Basit bir tez yaparlarsa orada kalır ve başarısız olurlar. Zora kendilerini alıştırsınlar.
-Yani zahmet olmadan rahmet olmuyor.
-Sizin döneminizde Marmara İlahiyattaki –İslam Tarihi bölümünü kastediyor- hocalarımız ile irtibatınız devam ediyor mu hocam. Mesela bir Cahit Baltacı hocamız ile İsmail Yiğit hocamız ile Mustafa Fayda hocamız ile. O dönem ki kadro çok güçlüydü.
-Tabii efendim devam ediyor. Kadro olarak birbirlerini ile münasebetleri açısından biz şanslı idik.
 
Röportaj: 
Arş. Gör. Ahmet ACARLIOĞLU, 
Arş. Gör. Ömer ARAS, 
Arş. Gör. Halil ORTAKKCI

13 Ekim 2016 Perşembe

Kürtler - 1

Kürtlerin Katli (!)
İlk Müslüman fetihleri esnasında Kürtlerin katledildiği şeklindeki iddialar ve tartışmalar çerçevesinde bazı aktarımlarda bulunacağız. Bununla beraber Anadolu topraklarındaki Kürt nufüsunun tarihi ve iskan ediliş süreçleriyle ilgili de bilgiler vermek istiyoruz.
İlk İslam fetihleri doğudan batıya, kuzeyden güneye hızla devam ederken Cezire[1] dediğimiz Fırat ve Dicle’nin arasında kalan bölgedeki fetihler de bu süreçte gelişmiştir. Fetih sırasında Müslümanların bölgedeki Kürtlere katliam yaptıkları iddiaları[2] şu şekilde aktarılmaktadır;
“Araplar kesin zaferi sağlayınca, Kürtlere karşı oldukça insafsızca hareket ettiler. Kürtlerin Zerdüşt olmaları, Araplara iyi bir gerekçe olmuştu. Kürtlerin mal, can ve ırzı Araplar için helal sayılıyordu. Halk katledildi, şehirler, kasabalar, köyler yakıldı, mallar yağma edildi. Kadınlar, kızlar, çocuklar binek ve kasaplık hayvanlar gibi talan edildi. Bu tüyler ürpertici ve insan beynini alt üst eden olay, İslam’ın büyük halifesi Ömer İbn Hattab’ın emriyle gerçekleştirildi. Kürdistan’ı istila eden Müslüman Arap ordularının zulmü yüzyıllar sürdü. Katliamdan kurtulanlar, İslamiyeti kabul etmelerine rağmen, yüzyıldan fazla süre; Kürtçe, Farsça ve diğer diller ile konuşulması yasaklandı. Arapça’dan başka bir dille konuşanların dillerinin ucu makasla kesildi.”[3]
Bu iddiaları iki madde ile cevaplandırmak istiyoruz;
İlk İslam Fetihleri
Doğrusu Müslüman orduları sadece Kürtlerle değil, birçok toplulukla savaşmış ve burada aktarıldığı gibi bir davranışta bulunmamış, kimseye bu tür insafsızca hareket etmemiştir. Herhangi bir millete de özel bir düşmanlık da yapmamışlardır.[4] Her gruba teklif ettikleri üç esası(İslam, Cizye, Savaş) Cezire’de de uygulamışlardır. Tarih, Müslümanlara kucak açan, onları istekle bekleyen, onların emri altında yaşamak isteyen milletlerle doludur. [5] Müslümanlar yukarıda aktarıldığı gibi davransalardı,  bu tür tavırları tarihte görmek mümkün olmazdı.
Ayrıca Müslümanlar, -Kürtlerin İslam öncesi dinleri olduğu belirtilen- Zerdüştlüğü Ehl-i Kitap gibi değerlendirerek onları zimmî statüsünde vatandaş olarak kabul etmiştir. On beş asırdır Müslümanların hakim olduğu yerlerde Zerdüşt, Hıristiyan, Süryani, Musevilerin yaşaması bunun en basit kanıtıdır. Zimmî statüsündeki bu halkların malları, canları, ırzları koruma altına alınmış ve yüzyıllar boyu bu topraklarda yaşamaları sağlanmıştır. Bırakın bir kimsenin konuşmasından dolayı dillerinin kesilmesini, halifeliğin İran’daki divanları Farsça, Suriye’deki divanlar Rumca, Mısır’dakiler ise Kıptice tutulmuştur. Bu durum Emevi halifesi Abdülmelik döneminde resmi yazıların karışması endişesiyle Arapça’ya dönüştürülmesine kadar devam etmiştir.[6]
Müslüman orduları bu bölgelere geldiklerinde şehirlerde ağırlıklı olarak meskûn olarak bulunan Süryani, Rum,  Ermeni gibi değişik din ve mezhepten birçok grup mevcuttu ki bunlara dokunulmamıştı. Üstelik İslam ordularına bu bölgelerde az da olsa direnen varsa(Amid Kalesi gibi) bunlar Zerdüştler değil, Hıristiyanlardı. Bu sebeple ilk önce onlara karşı katliam(!) yapmaları gerekirdi. Eğer Müslüman ordularının hedefi birilerine zulmetmekse neden bölgedeki din mensuplarını ilk fetihten günümüze kadar hoş tutmuşlar ve onlarla birlikte yaşamışlardır? sorusuna cevap verilmelidir.
Yukarıda aktardığımız iftira, belki bir yüzyıl arayla Müslümanlara saldıran Moğol ve Haçlı orduları için geçerli olabilir.[7] Ancak ilk dönem İslam orduları için mümkün değildir.  Bütün bölge Bizans zulmü altında inlerken Hıristiyan Süryaniler bile farklı mezhepten oldukları için zulüm görürlerken, Müslümanların bölgeye ulaşması ile bölge halkı adeta onlara kucak açmış, “Başımızda Ortodoks külahı görmektense Müslüman sarığı görmeyi yeğleriz” demişler ve bölge halkı ciddi bir mukavemet göstermeden Ruha(Urfa) anlaşması ile şehirleri teslim etmişlerdir.[8]
O çağın gereği olarak işgal orduları ele geçirdikleri yerdeki bütün malların sahibi olurken ve bu gayet normal karşılanırken, Hz. Ömer bu işe müdahale edip ele geçirilen arazilerin yerli halkta kalması için yoğun bir uğraş vermiştir. Gerekçesi ise: “Böyle devam ederse fethettiğimiz topraklar Arapların olacak yerli halk da Arapların kölesi, hizmetlisi (marabası) olacak, ben buna razı olamam” demiştir ve bu toprakları gaziler arasında dağıtmayıp yerli halkta kalmasını sağlamıştır. Yine Şam bölge valisi Ebu Ubeyde b. Cerrah’a gönderdiği talimatın son kısmı özetle şu şekildedir;  “Allah’a yemin ederim ki eğer bu araziler, sahipleriyle birlikte Müslümanlara paylaştırılırsa,  arazileriyle birlikte taksim edilen insanlar, Müslümanlar sağ kaldığı sürece sömürülürler. Sonuçta bizden sonra da çocuklarımız onların çocuklarını sömürmeye ve köle olarak kullanmaya devam eder. Böylece bu insanlar İslam dini hüküm sürdükçe Müslümanların kölesi kalırlar. Ben buna asla razı değilim.”[9]
Sonuçta İslam fetihleri ile bırakın böyle bir katliamı, tam tersine Cezire ve çevresi, Müslümanların sulh ile fethettikleri nadir yerlerdendir.[10] Tarihi kaynaklar, bölgenin sulh ile fethedildiği hususunda birleşmektedirler. İlk kaynaklarımızdan Belazuri aynen şu ifadeyi kullanmaktadır, “Cezire Bölgesi şehirleri sulhen ele geçirilmiştir.”[11] Bunlar, yukarıdaki katliam iddiasının subjektif bir bakış açısıyla tamamen iftiraya dayalı beyanlarla Müslümanları karalamak ve dolayısıyla İslamiyeti kötülemek amacıyla ortaya atılmış maksatlı uydurmalar olduğunu göstermektedir.[12]
İkinci cevabımız diğer yazımızda olacak…
 
[1] İstahri,  el-Mesalik vel-Memalik,  Beyrut 1927, 52.
[2] Bu iddia ve benzerleri Türkiye’deki Kürtleri temsil ettiğini belirten sol jargon sahibi bazı kitap ve dergilerde sürekli gündeme getirilmektedir. Ancak nedense bu iddiları ileri sürenler gerek İslam tarihlerinden gerekse de diğer kaynaklardan görüşlerine dayanak gösterememektedirler.
[3] Ekrem Cemil Paşa, Kürdistan Kısa Tarihi, İstanbul 1998, 99-105.
[4] O dönemde gerek Azerbaycan gerek Orta Asya’da Müslüman orduları, Türklerle de savaşmış ve sıcak savaş ortamında gereken savaş kuralları her bölgede gerçekleşmiştir. Ancak bu durumun bir “Sahabenin Türk düşmanlığı” şeklinde yorumlanması mümkün değildir.
[5] Philip K. Hitti, Arap Tarihinin Mimarları, Çev; Ali Zengin, İstanbul 1995, 42.
[6] Belazuri, Fütûhü’l-Buldân,  Beyrut 1991, 430.
[7] Haçlı ordusu içinde vakavünist olarak görev yapan bir Frenk tarihçi papalığa bildirdiği raporunda şöyle diyordu; “Bizimkiler (Haçlı askerleri) Maarra’ya girince yetişkin Müslümanları yemek kazanında pişirdiler, çocukları şişe geçirip ızgara yaptılar.” İbrahim Ethem Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler, Ankara 2006, 80.
[8] Belazuri, 142.
[9] Ebu Yusuf, Kitabu’l Harac, Çev; Ali Özek, İstanbul 1970, II, 197–207.
[10] Fikret Işıltan, Urfa Bölgesi Tarihi, İstanbul 1960, 63.
[11] Belazuri, 178.
[12] Bkz. Mehmet Azimli, Diyarbakır ve Çevresinin Müslümanlaşma Süreci, Konya 2010, 30.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Kerbela Hadisesi'nin Siyasi Sebebi, Yezid b. Muaviye'nin Veliaht Tayin Edilmesi Meselesi Üzerine Tespit ve Değerlendirmeler

Yezid, Muaviye b. Ebû Süfyan’ın Şam valiliği esnasında Kelb kabilesine mensub Meysûn bint. Bahdal ile evliliğinden dünyaya gelmiş oğludur. Bir bedevî olması sebebiyle şehir hayatına alışamayan annesiyle birlikte babasının kontrolünden uzak bir şekilde serbest bir hayat yaşadı. Onun çölde kabilesi arasında edindiği ve daha sonraki hayatında da sürdürdüğü bazı alışkanlıklar Müslümanların şiddetli tenkidine maruz kalacaktır.[1]
Muaviye’nin toplum nazarında itibar kazandırabilmek için oğlunu hac emiri olarak görevlendirmiş, ayrıca İstanbul muhasarasında yardımcı ordunun komutanlığına getirmiştir.[2] Muaviye’nin oğluyla ilgili olarak attığı bu adımların asıl hedefi onu gelecekte veliaht tayin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Bu kararında kendisini en çok cesaretlendiren Kûfe valisi Muğîre b. Şu‘be’dir. Muaviye’nin en güvendiği bürokratı konumunda olan Irak valisi Ziyâd b. Ebîh ise  Yezid’in veliahd tayin edilmesine hiçbir zaman sıcak bakmamıştır. Belki de bundan dolayı halife, oğlunu yerine bırakma kararını Ziyâd’ın ölümünden sonra açıklamıştır.[3]
Muaviye b. Ebû Süfyan, oğlunun veliahd olarak tayin edilmesi kararını açıklamadan önce Müslümanların yeniden ihtilâfa düşmemesi ve kan akıtılmaması için yerine birinin tayin edilmesi fikrini gündeme getirdi. Bu konuda politik alt yapıyı oluşturduktan ve belli bir kamuoyu desteği temin ettikten sonra da veliahd olarak oğlu Yezid’in adını zikretmeye başladı. Muaviye’nin bu kararına başta Kelbliler olmak üzere Şam’daki kabilelerin büyük oranda destek verdikleri görülür. Esasında bölgeye çok eski dönemde yerleşmiş bulunan Yemen Arapları, Bizans’a bağlı olmaları sebebiyle hanedanlık sistemine yabancı da değillerdi. Muhtemeldir ki, bu sebeple veliahd tayini kararını kolayca benimsediler. Üstelik onlar, Kelb kabilesine mensup Meysun’dan dünyaya gelen, dolayısıyla yeğenleri olan Yezid’in halîfe olmasından memnuniyet duydular. Şam bölgesinde Yemenliler dışındaki diğer kabileler de eyaletlerinin menfaatinin devamı için iktidarı elinde bulunduran tarafa destek olmuşlar, yönetimde hak ve meşruiyet konusuyla pek ilgilenmemişlerdir. Bütün bunlar sebebiyle Şam bölesinde Muaviye’nin kararı genel olarak kabul gördüğü açıktır.[4]
Bölge valilerinin özel gayretiyle Kûfe ve Basralılar da halîfenin veliahd tayin etme kararına onay vermiş göründüler.[5] Muaviye’nin bu konuda kesin destek alamadığı tek bölge olarak Hicaz’dır. Bu tavırda Şûrâ’nın terk edilmek suretiyle Sahâbe uygulamalarının dikkate alınmaması, Yezid’in halk içinde şuyû bulan şahsî özellikleri kadar, Hicaz Araplarının tarihlerinde saltanat uygulamasına şahit olmamaları, hatta bu sistemi temelden reddetmelerinin de etkisinin olduğu unutulmamalıdır. Bilindiği gibi, İslâm öncesi dönemde Arap toplumunda kabileler, zenginlik ve şeref gibi şahsî meziyetleri ile tanınan ve kendilerine şeyh, reis veya seyyid adı verilen kişiler tarafından idare ediliyordu.[6] Yöneticilik bazı hallerde babadan oğula geçmekle beraber bu mutlak bir kural değildi. Çünkü kabile hayatında üstünlük, ancak ferdî hüner ve kabiliyete bağlıydı, yani reislikte nesep yakınlığından ziyâde şahsî meziyetler tercih sebebiydi.[7] Cahiliye toplumu için kabilenin menfaati, topluluğun güçlü ve dirayetli bir kişi tarafından idare edilmesini zorunlu kılıyordu. Ayrıca ferdiyetlerine ve özgürlüklerine aşırı düşkünlükleri sebebiyle çöl Arapları, hiç bir zaman kral yetki ve otoritesine sahip kişiler tarafından yönetilmeye razı olmamışlar[8], kabile reislerini diğer üyelerden üstün veya kutsal özellikleri olan şahıslar olarak değil, eşitler arasında birinci (primus inter pares) olarak kabul etmişlerdir.[9]
Cahiliye dönemi Arap toplumunda kabile reisliği tespitinde adet olduğu üzere babadan oğula geçme yerine soyun menfaatini koruyabilecek nitelikteki herhangi bir üyenin istişare neticesinde seçilmesi prensibi takip edilmiştir. Bu gelenek bir babanın yerine onun kardeşinin veya oğlunun geçmesini kesin bir şekilde yasaklamaz. Ancak tercihte esas mesele reisin oğlu veya yakını olmak değil, bu görev için en uygun ve layık kişiyi bulmaktır. Dolayısıyla hak ettiği takdirde önceki reisin oğlunun da kabilenin idaresine getirilmesi mümkündür. Şu farkla ki, buna karar verecek olan reisin kendisi değil, kabile meclisidir. Buradan yola çıkarak Muaviye döneminde eyaletlerin veliahd tayinine farklı tepki vermelerinde, geçmişte şahit oldukları yönetim tecrübeleriyle doğrudan ilişkisi bulunduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Nitekim Hicaz Araplarının idare geleneklerinden farklı olarak İslâm öncesi dönemde gerek Sâsânî, gerekse Bizans idaresi altında yaşamış bulunan topluluklar saltanatla idare edildikleri için, Muaviye’nin yeni uygulamasına pek itirazda bulunmamışlardır.
Muaviye, oğlunun veliahdlığı konusunda Şam ve Iraklılardan genel destek aldıktan sonra Medine’ye gelerek bu hususta sahâbe çocuklarını ikna etmeye çalıştı. Ancak Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebû Bekir, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Abbâs gibi şahıslar bu hareketin istişârî hilâfetin terk edilmek suretiyle yönetim sisteminin saltanata dönüşmesine sebep olacağını ileri sürerek Yezid’in veliahd tayinine karşı çıktılar.[10] Daha sonra da Medine’yi terk ederek Mekke’ye gittiler. Muaviye bu esnada Hz. Aişe ile görüşmek suretiyle oğluna biat alabilmek için kendisinden yardım talep ettiyse de ondan da bir iltifat görmedi. Ondan sadece muhataplarına karşı daha yumuşak ve saygılı davranması nasihatini dinledi.
Muaviye Medine’de bir müddet daha kaldıktan sonra Mekke’ye gitti. Burada hac görevini yerine getirmesinin ardından ashâb çocuklarına tekrar Yezid’in veliahdlığını onaylamaları çağrısında bulundu. Abdullah b. Zübeyr kendisine, bu uygulamasından vazgeçerek Hz. Peygamber (sav) gibi yerine hiç kimseyi bırakmamasını veya Hz. Ebû Bekir gibi davranarak Kureyş içinden ancak kendi kabilesinden olmayan birisini tayin etmesini, bunu da istemezse Hz. Ömer gibi halîfelik meselesini Şûrâ’ya havale etmesini istedi. Yezid’e biatten imtina eden diğer Müslümanlar da Abdullah b. Zübeyr’in kanaatini paylaştıklarının söylediler. Muaviye bunun üzerine muhataplarına halka hitaben bir konuşma yapacağını, bu esnada herhangi bir şekilde itiraz eden olursa onun boynunu vurduracağını söyledi. Ardından da mescidde hutbeye çıkıp ashâb çocuklarını işaret ederek “Bunlar Müslümanların ileri gelenleri ve en hayırlılarıdırlar. Onlara danışmadan hiçbir şey yapılamaz. Onlar şimdi Yezid’e biat etme konusunda razı olmuşlardır. O halde siz de Allah’ın adıyla biat edin” çağrısında bulundu. Herhangi bir itirazın olmaması üzerine Mekkeliler de Yezid’e biatlerini açıkladılar. Muaviye’nin Mekke’den ayrılmasından sonra insanlar Hz. Hüseyin’e gelip daha önce biat etmeyeceğini ifade etmesine rağmen niçin kararından döndüğünü sorduklarında, ondan öldürülme endişesinden böyle davrandığı cevabını aldılar. Bu şekilde Muaviye, bir takım dünyevî teklifler yanında nihayet tehdit yoluyla da olsa oğlu adına biatin şekli boyutunu tamamlamış oldu.[11]
Muaviye’nin, hayatta iken oğlu adına biat alması İslâm tarihinde veliahdık sistemini gündeme getirmiştir. Bu sistem ne İslâm öncesi Arap kabile yönetimi pratiğinde, ne de geçmiş halîfelerin seçiminde takip edilen Şûrâ uygulamasında vardı. Dolayısıyla Müslümanların tarihinde saltanat sistemini gerçekleştiren ilk devlet adamı Muaviye oldu. Aslında Muaviye’nin kendisinin halîfeliğe gelişi de dört halîfenin seçilme usullerinden farklı bir şekilde gerçekleşmişti. Daha önceki halîfe seçimlerinde ilk Müslümanlardan ve Hz. Peygamber’in (sav) yakın arkadaşlarından olma ve istişare ile seçilme esasları geçerliyken, Muaviye kabile hâkimiyeti tarafı ağır basan bir siyasî mücadele sonunda devlet başkanlığını işgal etmiş, bu adımla hilâfet siste­minin özünde değişiklikler meyda­na getirmişti. Bu sebeple oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesini, onun hilâfeti güç kullanarak elde etme adımının bir devamı, hatta tamamlayıcısı olarak görmek mümkündür. Bütün bunların sonucunda yönetimde Kitap ve Sünnetin uygulanmasını temin eden, Hz. Peygamber’in (sav) vekili sıfatıyla görev yapan, devletin menfaatiyle şahsî ve ailevî menfaatlerini birbirinden ayıran râşid halîfelerin yerini, siyasî dengeleri ve kuvveti esas alarak yönetim sergileyen, devle­ti hilâfet-saltanat karışımı mutlak-irsî bir monarşi ile idare eden halîfeler almıştır. Bu sebeple Emevî hanedanı mensupları yine halîfe olarak anılmakla birlikte fiilen hüküm­dar olmuşlardır. Artık göreve gelen halîfe, resmî unvanı bakımından olmasa da bir melik, daha doğrusu Yunanlıların “tiran” dedikleri çeşitten bir kraldan başka bir şey değildi. Nitekim Emevî halîfelerinin pek çoğu bunu doğrular bir şekilde icraatlarında İran veya Bizans hükümdarları gibi davranmışlardır. Bundan dolayı Emevî hilâfetinin meş­ruiyeti hem yönetimi ellerinde tuttukları asırda, hem de daha sonraki İslâm tarihi sürecinde sürekli tartışılan bir konu olmuştur. İstişareyi ve ehliyeti esas alan hilâfeti saltana­ta dönüştüren Emevîlere karşı oluşan Şiî, Zübeyrî ve Hâricî muhalefet hareketleri de propa­gandalarını genelde onların hilâfetinin meşru olmadığı iddiasına dayandırarak yürütmüş­lerdir. Şiî ve Hâricî isyanlarıyla mahallî veya kabilevî sebeplerden kaynaklanan ayaklanmaların neredeyse tamamında, meşru olmayan Emevî hilâfetinin ortadan kaldırılması için halk Kitap ve Sünnet et­rafında toplanmaya davet edilmiştir. Emevî Devleti’nin yıkılmasına sebep olan Abbâsî İhtilâlcilerinin en önemli argümanları da Emevî hilâfetinin meşru olmadığı iddiasıdır. Hilâfet meselesine dinî prensipler açısından yak­laşan fıkıh âlimleri, Emevî halîfeliğinin meşruluğuna şüphe ile bakmışlardır. Bilhassa Irak’ı merkez edinen dinî muhalefet, Emevîlerin temsil ettiği siyasî otoriteye değil, doğrudan yönetimin meşruiyetine karşı çıkmıştır. Muâviye’yi hilâfeti saltanata çevirmekle suçlayan bu âlimler halîfeliğin bu adımla sona erdiğine inanmakla birlikte, toplumu parçalanmaya sürükleyecek isyanlara meydan vermemek için mevcut idareye kerhen itaat etmişlerdir. Yine de Emevîlerin merkezi olan Şam’daki din büyükleri hâriç olmak üzere Irak, Hicaz, İran ve Mısır bölgesinde yaşayan âlimlerin büyük bir kısmı Emevî rejimi­nin meşruiyetini tanımamaları sebebiyle, Hâricîlerin gerçekleştirdiği isyanlar dışındaki diğer ayaklanmalara sempati duymuşlardır. Bunlar arasında özellikle Şii nitelikli isyanlar âlimlerin doğrudan veya dolaylı desteğini kazanmıştır. [12]
İslâm âlimlerinin pek çoğu Muaviye b. Ebû Süfyan’ın oğlu Yezid’i veliahd tayin etmekle Şûrâ prensibini terk ettiği, dolayısıyla Müslümanların idaresi konusunda yanlış bir adım attığı düşüncesini ileri sürmüşler, bu sebeple onun icraatını yoğun bir şekilde tenkit etmişlerdir. Ancak daha sonraki dönemlerde bu adımın doğru, hatta Müslümanların birlik ve bütünlüğünü temine yardımcı olan bir karar olduğunu dile getiren âlimler de çıkmıştır. Onlar Muaviye’nin oğlunu veliahd tayin etmesini şu şekilde temellendirmişlerdir: Her şeyden önce bu adımla Müslümanların yeniden bir iç çatışmaya düşmesi engellenmiştir. İslâm toplumu Hz. Peygamber’in (sav) vefatının ardından ilk önce Benî Sâide Sakîfesi’nde, daha sonra da Hz. Osman’ın şehit edilmesinin akabinde büyük bir siyasî krizle karşı karşıya gelmişti. Birincisi herhangi bir çatışmaya meydan verilmeden atlatılmış, ancak ikincisi bir iç savaşla neticelenerek pek çok Müslümanın ölümüne sebep olmuştur. Muaviye aynı şartlara dönülmemesi ve yeniden Müslüman kanının dökülmemesi için vefatından önce yönetim konusunu problem olmaktan çıkarmak için yerine oğlunu bırakmıştır. Ayrıca değişen şartlar dikkate alınmaksızın Muaviye’den Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in icraatını beklemek de gerçekçi değildir.[13]
Muaviye’nin icraatını haklı gören âlimlerin görüşlerini açık bir şekilde dile getirenlerin öncüsü olarak İbn Haldun kabul edilebilir. O, veliahd tayini meselesini Mukaddimesi’nin merkezine aldığı kavramlardan asabiyet ile açıklar ve bu konuda Muaviye’yi destekler mahiyette görüşler ileri sürer:
“Muaviye’nin herhangi bir kimseyi değil, doğrudan oğlunu veliahd tayin etmesi, onun halkın birliğindeki yararı gözetme isteğinden kaynaklanır. Zira o sırada Emevî ailesi içinde söz sahibi olanlar, onun üzerinde ittifak etmişlerdi. Bu dönemde Kureyş’in en güçlü kolunu Emevîler oluşturduğu için bunlar kendilerinden başkasının idaresine rıza göstermezlerdi. Bu sebeple Muaviye, yerine geçecek kişiyi seçerken daha iyi olacağını düşündüğü kimseyi değil, oğlunu seçmiştir. Bu, birliği koruma ve fitneyi engelleme adına en erdemli kişi yerine daha az erdemli kişiyi tercih etme anlamına gelir. Çünkü birliğin önemi çok büyüktür. Onun adaleti ve sahâbîliği bundan başkasını düşünmeye engeldir. Sahâbe’nin büyüklerinin buna katılmaları veya susmaları konuyla ilgili şüphelerinin kalkmasına delildir. (...). Gerek Muaviye, gerekse ondan sonra gelen idareciler Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetinden ayrılmakla suçlanamazlar. Çünkü Hulefâ-i Râşidîn, mülk sisteminin ortaya çıkmadığı ve dinî motifin etkili olduğu bir zamanda yaşadılar. Her devrin siyasî yapısı ayrıdır. Onlar dinin razı olduğu kimseleri halef seçtiler ve bunları başkalarına tercih ettiler. Ama daha sonra Muaviye’den itibaren asabiyet mülk gayesine ulaşmıştı, dinî anlayış zayıflamış, sultanî (kraliyet) ve asabiyet anlayışına gerek duyulmuştu. Asabiyetin onayladığından başkası seçilseydi, bu seçim tanınmaz, çabucak bozulur ve birlik, ayrılık ve ihtilâfa dönüşürdü”.[14]
İbn Haldun’un dile getirdiği bu yaklaşım bilhassa çağdaş araştırmacılar tarafından da seslendirilmiştir. Bunlar arasında Ahmed Cevdet Paşa, Ziyauddin Rayyis, Muhammed Hudarî Beg, Abdümünim Mâcid, Abdüşşâfî Muhammed Abdüllatif gibi ilim adamları zikredilebilir.[15] Benzer görüşleri dile getiren Emevî tarihçisi Yûsuf el-Işş, Muaviye’nin kararını Şam, Irak ve Hicaz bölgeleri arasında meydana gelebilecek siyasî mücadeleyi engelleyebilmek adına alınan isabetli bir adım olarak görür. Ona göre Muaviye, eğer yerine oğlunu bırakmak suretiyle yönetim meselesini netleştirmemiş olsaydı, kendisinden sonra Hicaz’da Abdullah b. Zübeyr, Irak’ta Hz. Hüseyin, Şam’da da kendi ailesi yönetim için çekişmeye başlayacaktı. Çıkması muhtemel bu iç savaşın engellenmesi ise ancak veraset sistemine geçilmekle mümkün olurdu. Aynı şekilde yeni bir kargaşaya meydan vermemek için iktidarın merkezi olma görevini Şam devam ettirmeliydi. Çünkü Şamlılar Emevî iktidarı için diğer bölge insanlarına göre daha sadık ve itaatkârdılar. Şam’ın iktidarı da ancak halîfenin oğlu Yezid ile devam edebilirdi. Zira Yezid burada doğmuş, yetişmiş ve Şam’ın en eski Arap sakinlerinden Kelbli bir kadın tarafından dünyaya getirilmişti.[16] Batılı araştırması Hodgson da, Yezid’in Suriyelilerin kabul etmeye hazır oldukları tek aday olduğunu, aile içinden de olsa başka bir kişinin bu göreve getirilmesinin Muaviye’nin kurmuş olduğu dengeyi bozacağını ileri sürer.[17] Bu bilgi ve değerlendirmelerden yola çıkarak Muaviye’nin oğlu Yezid’i velihad tayin etmesinin, sadece Hulefâ-i Râşidîn’in yolundan sapma şeklinde açıklanmayacak pek çok sebebe dayanan karmaşık bir uygulama olduğunu tespitini yapmamız gerekiyor. Şayet bu adım Müslümanların yönetiminde bir sapma olarak kabul edilseydi, daha sonraki İslâm tarihi sürecinde mutlaka terk edilir, yerine başka bir sistem getirilirdi. Ancak uzun asırlar boyu veliahdlık esasına dayanan saltanat uygulaması ve hanedanlık sistemi hem Müslüman devletlerde, hem de diğer ülkelerde varlığını devam ettirmiştir. Bu sistem bazı ülkelerde aslî, bazılarında ise sembolik düzeyde günümüzde de devam etmektedir.[18]
 
         SONUÇ ve DEĞERLENDİRME
 
Kerbelâ hadisesi, yakın ve uzak neticeleri açısında İslâm tarihinin önemli ve etkileri uzun dönem devam eden olaylarından biridir. Kerbelâ hadisesi sadece siyasî neticeler doğurmamış, politik nitelikli başlayan Şia hareketin ideolojisini belirleyen en önemli âmil olarak kabul edilmiştir. Emeviler dönemi Müslüman toplumunda sonuçları bu derece önem arzeden Kerbelâ hadisesinin sebepleri üzerinde de ayrıca durulması gerekir. Bunların başında da kuşkusuz hilafetten saltanata geçiş, başka bir ifadeyle Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi gelir. Muaviye’nin, oğlu adına biat alması İslâm tarihinde veliahdık sistemini gündeme getirmiştir. Bu sistem ne İslâm öncesi Arap kabile yönetimi pratiğinde, ne de geçmiş halîfelerin seçiminde takip edilen Şûrâ uygulamasında mevcuttu. Daha önceki halîfe seçimlerinde Hz. Peygamber’in (sav) yakın arkadaşlarından olma ve istişare ile seçilme esasları geçerliyken, Muaviye kabile hâkimiyeti tarafı ağır basan bir siyasî mücadele sonunda devlet başkanlığını işgal etmiş, bu adımla hilâfet siste­minin özünde büyük değişiklikler meyda­na getirmişti. Bu sebeple oğlu Yezîd’i veliaht göstermesini, onun hilâfeti güç kullanarak elde etme adımının bir devamı niteliğinde görmek mümkündür. Bütün bunların sonucunda yönetimde Kitap ve Sünnet’in uygulanmasını temin eden, Hz. Peygamber’in (sav) vekili sıfatıyla görev yapan râşid halîfelerin yerini siyasî dengeleri ve kuvveti esas alarak yönetim sergileyen, devle­ti hilâfet-saltanat karışımı mutlak-irsî bir monarşi ile idare eden halîfeler almıştır.
Veliaht tayini meselesine dinî prensipler açısından yak­laşan fıkıh âlimleri Emevî halîfeliğinin meşruluğuna baştan beri şüphe ile bakmışlardır. Bilhassa Irak’ı merkez edinen dinî muhalefet, Emevîlerin temsil ettiği siyasî otoriteye değil, doğrudan yönetimin meşruiyetine karşı çıkmıştır. Muâviye’yi hilâfeti saltanata çevirmekle suçlayan bu âlimler halîfeliğin bu adımla sona erdiğine inanmakla birlikte, toplumu parçalanmaya sürükleyecek isyanlara meydan vermemek için mevcut idareye kerhen itaat etmişlerdir. Yine de Emevîlerin merkezi olan Şam’daki din büyükleri hâriç olmak üzere Irak, Hicaz, İran ve Mısır bölgesinde yaşayan âlimlerin büyük bir kısmı Emevî rejimi­nin meşruiyetini tanımamaları sebebiyle, Hâricîlerin gerçekleştirdiği isyanlar dışındaki diğer ayaklanmalara sempati duymuşlardır. İslâm âlimlerinin pek çoğu Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliahd tayin etmekle Şûrâ prensibini terk ettiği, dolayısıyla Müslümanların idaresi konusunda yanlış bir adım attığı düşüncesini ileri sürmüşler, bu sebeple onun icraatını yoğun bir şekilde tenkit etmişlerdir. Ancak daha sonraki dönemlerde atılan bu adımın doğru, hatta Müslümanların birlik ve bütünlüğünü temine yardımcı olan bir karar olduğunu dile getiren âlimler de çıkmıştır. Muaviye’nin icraatını haklı gören âlimlerin görüşlerini açık bir şekilde dile getirenlerin öncüsü olarak İbn Haldun kabul edilebilir. Onun dile getirdiği bu yaklaşım bilhassa çağdaş araştırmacılar tarafından da seslendirilmiştir. Bunlar arasında Ahmed Cevdet Paşa, Ziyauddin Rayyis, Muhammed Hudarî Beg, Abdümünim Mâcid, Abdüşşâfî Muhammed Abdüllatif gibi ilim adamları zikredilebilir. Dolayısıyla Yezid’in velihad tayin edilmesinin sadece Hulefâ-i Râşidîn’in yolundan sapma şeklinde açıklanmayacak pek çok sebebe dayanan karmaşık bir uygulama olduğu düşünülebilir.
 
* Çeşitli Yönleriyle Kerbela (Tarih Bilimleri), 2010, cilt: I, s. 269-276.
[1]     İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse, (thk. Tâhâ Muhammed Zeynî), I-II, Kâhire 1967, I, 174. Ya‘kûbî, Tarih, I-II, Beyrut 1960, II, 241; Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, (thk. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim), I-XI, Beyrut ts. (Dâru’s-Süveydân), V, 329, 499;  Mes‘ûdî, Mürûcü’z-Zeheb, I-IV, (thk. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid), Mısır 1964, III, 77. Yezid’in Şahsiyeti hakkında bk. Kılıç, Ünal, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, İstanbul 2001, s. 396-420.
[2]     Halîfe b. Hayyât, Tarih, (thk. Süheyl Zekkâr), I-II, Beyrut 1993, s. 159; İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-Ferîd, IV, 367-368.
[3]     İbn Kuteybe, el-İmâme, I, 142; Ya‘kûbî, Tarih, II, 220; Taberî, Tarih, V, 302-303; İbn Abdirabbih, Kitabu Ikdi’l-Ferîd, I-VII, Kâhire 1965, IV, 368; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam fî Tarihi’l-Ümem ve’l-Mülûk, (thk. Muhammed Abdülkadir Atâ-Mustafa Abdülkadir Atâ), I-XVIII, Beyrut 1992, V, 285-286; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, I-IX, Beyrut 1986, III, 244,  249-250; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, I-XIV, Beyrut-Riyad ts. (Mektebetü’l-Meârif--Mektebetü’n-Nasr), VIII, 79.
[4]     Wellhausen, J., Arap Devleti ve Sukutu, (çev. Fikret Işıltan) Ankara 1963, s. 77.
[5]     İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-Ferîd, IV, 370-371; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-Zeheb, III, 36-38.
[6]     Zeydan, Corci, İslâm Medeniyeti Tarihi, I-V, (çev.Zeki Meğamiz), İstanbul 1970, IV, 46.
[7]     Lewis, Bernard, Tarihte Araplar, (çev. Hakkı Dursun Yıldız), İstanbul 1979, s. 27.
[8]     Cevad Ali, el-Mufassal, I, 277. Araplar, gerek dışarıdan gelen, gerekse kendi içlerinden çıkma ihtimali olan bir kralın idaresini kesinlikle reddetmişlerdir. Meselâ Bizans imparatoru Jünstinyen, Kureyş’in Esed koluna mensub olan Osman b. Huveyris’e bir tac giydirerek onu kendisine bağlı olarak Mekke kralı ilân etmiş, fakat bu emr-i vaki Mekke’de bizzat kendi ailesi tarafından kabul edilmemiştir. İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, (thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts., I, 239; Süheylî, Ravzü’l-Ünüf, (thk. Abdurrahman Vekil), I-VII, Kahire 1967, II, 394.
[9]     Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, (çev. Salih Tuğ), I-II, İstanbul 1991, I, 22; Watt, W. M., Hz. Muhammed’in Mekke’si, (çev. Akif Ersin), Ankara 1995, s. 38.
[10]   İbn Kuteybe, el-İmâme, I, 148-150; Taberî, Tarih, V, 303-304, 343. Yezid’in veliahdlığına itiraz sebepleri hakkında bk. Kılıç, Ünal, Yezid b. Muaviye, s. 139-163.
[11]   Halîfe b. Hayyât, Tarih, s. 160-164; İbn Kuteybe, el-İmâme, I, 157-164; Taberî, Tarih, V, 301-304; İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-Ferîd, IV, 371-372; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, III, 250-252; İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, 79-81. Ayrıca bk. Atvan, Hüseyn, el-Emevîyyûn ve’l-Hilâfe, Beyrut 1986, s. 83-95; Işş, Yûsuf, ed-Devletü’l-Ümevîyye, Dimaşk 2007, s. 159-165.
[12]   Yiğit, İsmail, “Emevîler”, DİA, XI, 90. Bu konuda geniş bilgi ve değerlendirmeler için bk. Akyüz, Vecdi, Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, İstanbul 1991, s. 65-203. Emevî idaresine karşı ulemânın tavrı hakkında ayrıca bk. Atvan, Hüseyn, el-Fukaha ve’l-Hilâfe, Beyrut 1991, s. 10-71.
[13]   Akîl, Nebîh, Hilâfetü Benî Ümeyye, Beyrut 1975, s. 93; Rayyis, M. Ziyaüddin, İslâmda Siyasî Düşünce Tarihi, (çev. Ahmed Sarıkaya), İstanbul 1990, s.251-254; Vekil, Muhammed es-Seyyid, el-Emevîyyûn Beyne’ş-Şarki ve’l-Garb, Beyrut 1995, s. 179-180; Takkûş, Muhammed Süheyl, Tarihu’d-Devleti’l-Ümevîyye, s. 22-27.
[14]   İbn Haldun, Mukaddime, (Ali Abdülvâhid Vâfî), I-III, Mısır 1957, I, 613-615.
[15]   bk. Yiğit, İsmail, “Emevîler”, DİA, XI, 90.
[16]   Işş, Yûsuf, ed-Devletü’l-Ümevîyye, s. 159-165.
[17]   Hodgson, M.G.S, İslâmın Serüveni, (trc. Komisyon), I-III, İstanbul 1993, I, 162.
[18]   Bu konuda değerlendirmeler için bk. Gadban, Münir Muhammed, Muaviye b. Ebî Süfyan, s. 379-396; Atvan, Hüseyn, eş-Şûrâ fi’l-Asri’l-Ümevî, Beyrut 1990, s. 51-120; Vekîl, el-Emeviyyûn Beyne’ş-Şark ve’l-Ğarb, I, 173-191; Rayyis, İslâmda Siyasî Düşünce Tarihi, s. 246-262; Kılıç, Ünal, Yezid b. Muaviye, s. 156-175; Hâmis, Osman b. Muhammed, Sahâbenin Yüzyüze Kaldığı Olaylar ve Fitnenin Tarihi, (çev. Nuri Görgülü), İstanbul 2007, s. 151-167; Apak, Adem, Anahatlarıyla İslam Tarihi III (Emeviler Dönemi), İstanbul 2008, s. 83-100.

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN