30 Nisan 2017 Pazar

Ebu’l-Beşer el-Ebyazî yazdı: Tarihçilik Zor Zenaat

Ebu’l-Beşer el-Ebyazî
 Tarih uzak geçmişte yaşamış olan insanları ve onların yaptıklarını konu edindiği için gerçekten zor bir uğraştır. Oscar Wilde tarihçiliğin zorluğunu şu sözüyle veciz bir şekilde ortaya koyar: “Herhangi bir budala tarih yapabilir, ancak onu yazmak için deha olmak gerekir”.

Ebû Ömer b. Dâvûd Yazdı: Şehir

Ebû Ömer b. Dâvûd
İbn Haldun Mukaddime’de İlmu’l-Umrân çerçevesinde geniş bir perspektifle toplumu ve insanı okumaya ve bir sistem kurmaya çalışmıştır. Ele aldığı konulardan biri de şehirlerdir. Ona göre şehirlerin uzun ömürlü olması ve orada iskân edenlerin geleceği açısından dikkat edilmesi gereken ekonomik, askerî, sıhhî, stratejik ve ilkeler vardır:

29 Nisan 2017 Cumartesi

Ebu’l-Beşer el-Ebyazî Yazdı: Tarihin Mahiyeti ve Ehemmiyeti

 
Geçmişin bilinmesi şüphesiz toplumlar için çok önemlidir. Çünkü toplumların gelenekleri, birikim sonucu oluşan davranışları, kurumları, ancak daha önceki tarihleri ile açıklanabilir. Montesquieu’nun tarihin daima zamanların ışığı, hadiselerin hazinesi, hakikatin sadık şahidi, iyi nasihatlerin ve tedbirin kaynağı, davranışın ve adetlerin kaidesi olarak değerlendirilmiş olması, boşuna değildir. Zira tarih olmaksızın yaşadığımız asrın ve ülkenin sınırları içine hapsedilmiş, hususi bilgilerimizin ve kendi düşüncelerimizin dar çemberi içine sıkıştırılmış bir şekilde, daima, dünyanın geri kalan kısmına karşı bizi yabancı bırakan bir çocukluk çağında ve bizden önce gelen ve bizi çevreleyen her şeye karşı derin bir cehalet içinde kalırız.

Ebû Ömer b. Dâvûd Yazdı: Bilgi


Ebû Ömer b. Dâvûd
Bilmek, insanın önemli vasıflarından biridir. Hem bilmek, hem de bildiğinin farkında olmak… Ancak bildiklerimizin ne kadarı doğrudur? Bilginin ölçüsü nedir?
İnsanlık tarihine baktığımızda sahip olduğumuz bilgilerin önemli bir kısmının geçmişte bilinenlerle çeliştiğini görebiliriz. Buradan hareketle bildiklerimizin gelecekte bilineceklerle çelişebileceğini öngörmek kehanet olmasa gerektir.

28 Nisan 2017 Cuma

Ebû Ömer b. Dâvûd Yazdı: Eğitim


Ebû Ömer b. Dâvûd
İnsanın eğitilmesi, karşılaştığı sorunları alt ederek hayatına donanımlı bir şekilde devam edebilmesi için gereklidir. Sık sık karşılaştığımız önermelerden biri, “eğitim şart” şeklindendir. Eğitim şart, ama hangi eğitim?
Hayata hazırladığımız bir insanı nasıl eğitmeliyiz? Hangi donanıma sahip olmalı? Bazen verdiğimiz eğitim o kadar ayrıntılı ki bunun gerekli olup olmadığı hususunda ciddi kuşkularımız var.

27 Nisan 2017 Perşembe

Bir Siyer Hikayesi: Bir Bedevînin Günlüğü




Yrd. Doç. Dr. Feyza Betül Köse


Kendisini akademik tarihçi kimliği ile tanıdığımız Şaban Öz, ilmî-akademik Siyer çalışmalarının yanı sıra edebî eserlerle de karşımıza çıkan bir isim. Bunda Hz. Peygamber’i mümkün olan tüm yollarla anlatmanın lüzumuna olan inancının etkili olduğu muhakkak. Siyer’e yönelik sahip olduğu duygu yoğunluğunu da burada bir diğer etken olarak zikretmemiz gerekir.

İslâm ve Şehir VII: Evlerin Yapısı

Prof. Dr. Adnan Demircan
Mesken bir medeniyet ve kültürün tezahürü olarak kabul edilmektedir. “Mesken ve şehirler cemiyetin yüzüne vurulmuş bir mührü, bir damgasıdır.”[1] Bir başka ifade ile mesken, “belli bir medeniyette kültürün bir tezahürüdür.[2]

26 Nisan 2017 Çarşamba

Tasavvuf ve Cihad’a Dair

Dr. Celal EMANET
İslâm’ın derunî bir boyutu olan tasavvuf, tarih boyunca takvaya ve zühde önem verenlerin gönüllerinde farklı bir kıymete sahip olmuştur. Zaman içerisinde bazı ayrıntılar konusunda farklılıklar arz etmiş olsa bile tasavvuf hayatı, Allah’ın yaktığı bir kandil gibidir ve bu kandil kıyamet kadar ona gönül veren muttaki mü’minlerin gönüllerini aydınlatmaya devam edecektir.

İslam’da İnsanın Değeri ve Hakları Üzerine

Prof. Dr. Adem APAK

GİRİŞ

Temel insan hakları kavramının ilk olarak Fransız İhtilâli’nin ardından Batı düşüncesinde ortaya çıktığı görüşü genel bir kabul görmekle birlikte[1], bu hakların tanınması ve uygulanmasının geçmişi milattan üç bin yıl öncesine kadar götürülerek Eski Mısır’da Güneş Tanrısı Râ’nın, bütün insanların eşitliğini ilân etmesi buna örnek gösterilir.[2] Başlangıcı insanlık tarihinin erken dönemlerine kadar ulaşan temel insan hakları mevzuu gerek ülkemiz, gerekse milletlerarası kamuoyunda en çok tartışılan ve gündem oluşturan konuların başında yer almaktadır. Nihayet 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul edilmesiyle birlikte insan hakları meselesi uluslararası resmî bir hüviyet kazanmıştır.

Allah Elçisi’nin Öldürdüğü Müşrik

Prof. Dr. Adnan Demircan
Hz. Peygamber’in barış ortamında İslâm’ı yaymaya çalıştığı halde birçok baskı ve engelle karşılaştığını ve en sonunda da Medine’ye hicret ettiğini biliyoruz. Medine döneminde, müşriklerle karşı karşıya kalmış ve bazı çatışmalar yaşanmıştı. Allah’ın Elçisi (s) bizzat bazı seferlere katıldığı gibi birçok seriyye de göndermiştir. Bu askerî seferlerin bazılarında çatışmalar meydana gelmiş; kâfirlerden ölenler ve Müslümanlardan şehit olanlar olmuştu. Zaman zaman Hz. Peygamber’in savaşlarda herhangi bir kimseyi öldürüp öldürmediği konusu tartışılır. Aşağıdaki satırlar temel kaynaklarımızdan Vâkıdî’nin Kitâbü’l-Meğâzî’si esas alınarak kaleme alınmıştır:
Übey b. Halef, Bedir zaferinden sonra esirler arasında olan oğlunu kurtarmak için Medine’ye gitmişti. Allah Elçisi’ne karşı kin doluydu. Onunla karşılaşınca şöyle dedi:
-Ey Muhammed! Bir atım var. Her gün onu en değerli yem olan darıyla besliyorum. O ata binmiş olarak seni öldüreceğim!
-Hayır! İnşaallah ben seni o at üzerinde bindiğin haldeyken öldüreceğim.
Bazı anlatımlara göre Übey b. Halef yukarıda sözü Mekke’deyken söylemiş; söz Medine’de Resûlullah’a ulaşmıştı. Resûlullah (s),
-O atın üzerinde iken ben onu öldüreceğim inşaallah, demişti.
Uhud günü Übey b. Halef atını mahmuzlayarak saldırıya geçti. Resûlullah’a (s) yaklaşınca Resûlullah’ın (s) Ashâbından bir grup onu öldürmek için karşısına çıktılar. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi,
-Ondan uzaklaşın, dedi.
Resûlullah (s) ayağa kalktı; mızrağı da elindeydi. Tam zırh ile miğfer arasındaki boşluğu hedefleyerek mızrağını fırlattı.  İsabet alan Übey yaralanarak atından düştü ve kaburgalarından birisi kırıldı. Onu sırtlayarak kaldırdılar. Kafile halinde Mekke’ye döndüklerinde yolda öldü. Bunun üzerine, “Siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.”  (Enfâl, 8/17) ayeti nazil olduğu rivayet edilir.
Başka bir anlatım daha ayrıntılıdır: Allah’ın Elçisi (s) savaşta arkasına dönüp bakmazdı. arkadaşlarına,
-Übey b. Halef’in arkamdan gelmesinden korkuyorum. Onu gördüğünüzde bana bildirin, dedi.
Derken Übey b. Halef, atının üzerine çıkageldi. Resûlullah’ı (s) görüp tanımıştı.
Übey b. Halef bağırarak seslendi:
-Ey Muhammed! Eğer kurtulursan yaşamak bana haram olsun!
Yanındakiler Resûlullah’a (s),
-Ey Allah’ın Resûlü! Yanına gelinceye kadar bir şey yapmayacak mısın? Sana doğru geliyor. İstersen onu engelleriz, dediler.
Ancak Allah’ın Elçisi, önerilerini kabul etmedi. Übey b. Halef yaklaştı; Resûlullah (s) el-Hâris b. es-Sımme’den mızrağı alıp fırlattı.  Übey boğazından yaraladı ve öküz gibi böğürmeye başladı. Arkadaşları kendisine,
-Ey Ebû Amr! Vallahi ciddi bir bir yaran yok. Eğer sendeki yara, birimizin gözünde olsaydı dahi ona zarar vermezdi, dediler.
Übey,
-Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun ki, eğer bendeki yara, Zü’l-Mecâz panayırına katılan insanlar kadar insanda olsaydı hepsi ölürdü. Muhammed “Seni mutlaka öldüreceğim!” dememiş miydi, dedi.
Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in mızrağı Zübeyr b. Avvâm’dan alarak fırlattığı söylenir. Buna göre Resûlullah (s) ez-Zübeyr’den mızrağı alınca, Übey Resûlullah’ı öldürmek üzere hamle yaptı. Bunun üzerine Musʻab b. Umeyr, onunla Resûlullah’ın arasına girerek onu karşıladı. Musʻab b. Umeyr onun yüzüne bir darbe indirdi; Resûlullah (s) da, zırh ile miğferi arasında bir boşluk görüp onu yaraladı. Übey yere düştü ve böğürmeye başladı.
Onu kaldırıp götürdüler. Übey, müşriklerin Mekke’ye dönüş yolunda Râbiğ’de ya da Mekke’ye altı mil mesafede bulunan Serif’te öldü.


25 Nisan 2017 Salı

Ebû Ömer b. Dâvûd Yazdı: Talan

Ebû Ömer b. Dâvûd
Talan ya da yağma, geçmişte birçok topluluğun/kavmin kazanç yollarından biridir. Başkasına ait olanı güçlünün hakkı olarak görmek, dinler ve kanunlar tarafından meşru görülmese de hayatın gerçeklerindendi. Eskiden güçlünün saldırarak zayıfın malını alması şeklinde tezahür eden talan için insanlık bugün farklı yöntemler geliştirmiş durumdadır. Anlayacağınız, bu açıdan da ilerleme kaydetmişiz.

Tarih Araştırmalarında ‘Akıl’ Problemi


Doç. Dr. Cahit Külekçi

İlk dönem Müslümanlarının karşılaşmadığı sorunlarla karşılaşan sonraki dönem Müslümanlarının, karşılaştıkları sorunlara çözüm ararken akıl ile naklin çatışabileceğini öngörerek, bu durumda aklın esas alınması gerektiğini takdîr etmiş, geniş sayılabilecek ilmî sahalar için açılım sağlamayı hedeflemişlerdir.

Aynı yol üzerinde seyreden iki hakîkatın, yani akıl ile naklin, çatışma/çarpışma ihtimali aklın hakîkat yolundan çıkmasına bağlanarak kısa süre içerisinde oluşabilecek tutarsızlıklara karşı önlem dahi alabilmişlerdir. Klasik düşünce yapımızın esaslarından birisinin mezkûr tespit olduğu kabul edilirse, aklın nakil dışında da sorun çıkarabileceğine dair ihtiyat payı bırakılmış, bu hâlde ve her şartta aklın ön planda tutulacağını kesin bir dille ikrâr etmişlerdir. Anlayabildiğimiz kadarıyla ulemâ-i mütekaddimîn nakli, aklın özüne ma’tûf hakîkat olarak tasavvur etmiştir.

Nakil olarak zikrettiğimiz vahyin Müslüman bireyler ‘indinde ne derecede önemli bilgi kaynağı olduğu herhalde kabulden uzak değildir. Teorik olarak bu konuda herhangi bir itirazın gerçekleşmesi beklenmemektedir. Hâkezâ, Resûlullah’ın (as) teblîğ ve tebyîn ettiği hakîkatlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Nitekim sahabenin bilgi kaynaklarını da öncelikle bahse konu mesbûkayn oluşturmuştur.

Sahabenin tecrübe ettiği, yakînen tanıdığı, sohbetinde bulunduğu, uygulamaları hakkında doğrudan bilgi sahibi olduğu, neyi- niçin yaptığını sorarak öğrendiği, bazen zanna kapılarak karar verdiği ancak Resûlullah (as) tarafından ikazla düzeltildiği dönemin sona ermesinden mütevellid, sahabe son derece tabiî ancak kısa süreli bir zihin karmaşası yaşamıştır. Söz konusu karmaşanın, kısmen de olsa rivâyetlere yansımasıyla birlikte sahabe sonrası dönemde çarpıcı aforizmalar geliştirilmiş, esâsında sahabenin belki de hiç bilgisinin ya da ilgisinin olmadığı oldukça önemli saptamalar gündeme taşınarak, rivâyetler büyük bir itinayla bağlamlarından koparılmıştır.

Bu çerçevede tarihî meseleler, gerçekleştikleri dönemden uzaklaştırılarak, ele alındığı dönemin zihin yapısı, kelime ve kavramlarıyla nakledilmeye başlanmış, tabiri câizse örneğin Muaviye b. Ebî Süfyân’ın bölgeler arasındaki koordineyi network ağıyla sağladığı gibi tuhaf senaryolar ilmî olarak nitelenen te’lîflerde dahi yer almaya başlamıştır. İlgili te’lîfleri vücûda getirenlerle organik bağı bulunan kimselerin tetkîk ettikleri senaryoları ‘zarar-yarar’ veya ‘günah-sevap’ denkleminde ele alması ise meseleyi iyice içinden çıkılmaz bir hâle sürüklemiştir. Zira herhangi bir tarihî hâdisenin, ifade etmeye çalıştığımız şekilde nitelenmesi mümkün olmadığı gibi tarih usûlünün de bu ve benzeri değer yargıları bulunmamaktadır. Şu halde modern dönemlerde gerçekleştirilen aktarmaya çalıştığımız nâ-hûş faaliyetler bütününün, ilmî düzeye ne sûrette katkı sağladığı da ayrıca tartışılmalıdır.

Teorik anlatımı tam da burada nihâyetlendirerek, ifade etmeye çalıştıklarımızı bir ya da birkaç örnekle müşahhaslaştırmak istiyoruz. Şöyle ki; ‘Efendimiz Bizans İmparatorunun orduları ile harp için (Mute) denilen yere asker gönderdiğinde, sahabeden üç emirin arka arkaya şehit olduklarını, kendisi, Medine’de minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.’ rivâyetini konu edinen bir araştırmacı muhtemelen ilk olarak, Resûlullah’ın (as) neden sahabesini savaştan önce uyarmadığını düşünecektir. Nitekim rivâyete göre üç komutan şehit olduktan sonra Resûlullah (as) bunu Medine’de kendisini dinleyenlere aktarmaktadır. Bir başka ifadeyle sayı bakımından oldukça yoğun olduğu nakledilen Rum ordusuyla, az sayıda olduğu nakledilen Müslüman ordunun karşılaşmasının önüne neden geçmediği/ geçilemediği dikkat çekmektedir. Kaldı ki o dönemin hiçbir kaynağında Bizans kelimesi kullanılmamaktadır. Elbette buradaki amacımız, Allah ve Resûlü’nün ne zaman, ne şekilde davranması gerektiğini ya da neden bizim istediğimiz şekilde davranmadığını sorgulamak değildir. Sanki rivâyetin muhteviyatındaki sıkıntımız, belki de Bizans kelimesini rivâyetten düşürmekle ortadan kalkacaktır. Bilemiyoruz.

Bir değer örnekte ise şu ifadeler yer almaktadır: ‘Efendimiz bir gün, zevcesi Hafsa validemize, (Ebu Bekir ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır) buyurdu. Bu sözle Hazret-i Ebu Bekir’in ve Hafsa validemizin babası olan Hazret-i Ömer’in halife olacaklarını müjdeledi.’ Resûlullah’ın (as) halife kelimesini, devlet başkanı anlamında kullanıp- kullanmadığı bir tarafa bırakılırsa, söz konusu rivâyete göre başta Hz. Ali’nin ve ensarın, Resûlullah’ın (as) bu belirlemesinden haberi yoktur. Ya da haberleri olduğu halde, Resûlullah’ın (as) vefâtını takip eden süreçte, halifelikle ilgili yaşanan tartışmalara seyirci kalmışlar, bu rivâyeti gizlemişlerdir! Ama bunu yaparken de şahsî menfaatleri icâbâtından yapmamışlardır. O halde niçin yapmışlardır? Yapmışlar mıdır?

Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?’ [Bakara Sûresi, 44]

Kays bin Şemmasa, (Güzel olarak yaşarsın ve şehit olarak ölürsün) buyurdu. Hazret-i Ebu Bekir halife iken Yemamede Müseylemet-ül-Kezzab ile yapılan muharebede şehit oldu. Hazret-i Ömer’in ve Hazret-i Osman’ın ve Hazret-i Ali’nin şehit olacaklarını dahi haber verdi.’ Aktardığımız rivâyet, İslam tarihi alanına ciddi katkı yapan bir bilgi vermektedir. Rivâyete göre Hz. Ebû Bekr, Yemâme Savaşı’nda şehit edilmiş, kendisinden sonra gelecek olan üç halifenin de şehit olacağı haberini vermiştir. Elbette râvînin sırasıyla halifeleri belirlemiş olması da ilginç bir bilgi olarak değerlendirilmelidir! [Müseyleme değil de Müseylime olmasın!]

Hikâye bu ya, zamanın beherinde bir ihtiyar, doktora gelerek ‘Aklım dağınık, düşüncelerim perişan’ şeklinde şikâyette bulunur. Doktor ‘Aklının dağınıklığı, perişanlığın ihtiyarlıktandır’ diyerek cevap verir. İhtiyar ‘Sırtım da şiddetli ağrıyor’ der. Doktor ‘İhtiyarlık vücudunu zayıflatmış’ der. İhtiyar ‘Ne yersem yiyeyim dokunuyor, hazmetmekte zorlanıyorum’ der. Doktor ‘Midenin görevini yapmaması da ihtiyarlıktandır’ der. İhtiyar ‘Nefes alırken zorlanıyorum, nefes darlığı çekiyorum’ der. Doktor ‘Doğrudur. İnsan ihtiyarlayınca her türlü hastalık başına gelir. Nefesinin darlığı çekmesi de yaşlılıktandır’ der. İhtiyar ‘Ey ahmak! Bütün söyleyeceğin bu mu? Derdi veren Allah’ın, dermanı da verdiğini duymadın mı? Senin aklın gibi, doktorluk bilgin de az. İhtiyarlık deyip tutturdun gidiyorsun. Doktor olurken, sen sadece bu sözü mü öğrendin?’ diyerek öfkesini gösterir. Doktor ‘Bu kızgınlığın, öfken de ihtiyarlıktandır’ diyerek konuyu kapatır.

Bir önceki paragrafta aktardığımız rivâyet ile hemen onu ta’kîben naklettiğimiz hikâye arasında herhangi bir bağlantı olmadığını, hikâyeyi yazıp, tashîh ederken fark etmemize rağmen kaldırmadık. Bunu neden yaptığımız hakkında da, en azından şu an için bir bilgimiz bulunmamaktadır. Belki de bu hikâyeyi aklımızdan geçirirken, yukarıdaki rivâyeti büyük bir marifet gibi aktaranlarla hikâyedeki ihtiyarı eşitlemişizdir, kim bilir! Allah alayımızı ıslâh etsin, âmin.

Siz hiç düşünmüyor musunuz?’ [Âl-i İmrân Sûresi, 65]

Görüldüğü üzere tarih araştırmalarında akıl unsuru hayli önem arz etmektedir. Bu kısa yazımızda aktarmaya çalıştığımız rivâyetlerin değerlendirilmesinde de zaten bu unsuru öncelemeyi hedefledik. Aksi halde rivâyetin râvîleri kim olursa olsun, rivâyetin metin kısmında ne anlatılırsa anlatılsın, olası bir epistemik sorun her iki durumda da tezâhür eder, müellifi de okuyucuyu da zelîl bir duruma düşürür. Herhangi bir tarihî rivâyetin akılla çatışması durumunda aklın esas alınması da bu yüzden gereklidir. Sair ilim sahasına ait akıl-nakil çatışmasını inceleme iddiasında değiliz, hiç olmadık da. Ancak tarihî bir rivâyetten itikadî delile ulaşmak isteyenlere de taaccüb sîgasında mu’teriz olduğumuzu, mezkûr keyfiyet gereği söylemeden geçemedik. Netice-i kelâm şudur ki, Hayber’in fethine katılmış bir sahabe, bu fethi bazı çağdaş literatürden okumak istediğinde karşısına bilmediği pek çok sahne çıkacak, muhtemelen kendisi dahi taacüb sîgasını otuz beş bâbda çekmek durumunda kalacaktır.

Yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen…’ [Enfâl Sûresi, 22]

Ebu’l-Beşer el-Ebyazî Yazdı: İnsan ve Tarih


 Ebu’l-Beşer el-Ebyazî

Bismillahirrahmanirrahim,

İlgiyle takip ve istifade ettiğim, aynı zamanda umumen tarih sevenlere, hususen de İslâm tarihi taliplerine tavsiye ettiğim bu mümtaz platformdan yazmam için Ebû Ömer b. Dâvûd’dan davet aldığımda son derece memnun ve müteessir oldum. Kendileri ister günlük, ister, haftalık herhangi bir zaman şartı öne sürmeden (sadece herhangi bir telif talebimizin olmaması şartıyla) istediğimiz zaman bu meydanda görüşlerimizi paylaşabileceğimizi bildirdiler. Allah kendilerinden razı olsun. Şahsımıza gösterilen teveccühü karşılıksız bırakmak haddimiz olamaz. Binaenaleyh zat-ı âlilerinin ricaları üzere Bismillah diyerek söze başlıyoruz. Allah mahcup etmesin.

Merv


Yrd. Doç. Dr. Mesut CAN[1]


Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi
Merv şehri, günümüz Türkmenistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde, Mari Vilayeti’ne bağlı Bayramali ilçe yerleşiminin yanında, takriben 6 km kadar batıda bulunmaktadır.

23 Nisan 2017 Pazar

Mübarek Gün ve Gecelere Dair Bir Hatırlatma

Dr. Celal EMANET
Sıcak bir yaz gününde şeyh efendi, talebeleriyle şehirde dolaşırken, bir buz satıcısına rastlarlar.
Satıcı: “Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın, merhamet edin...” diye bağırıyordu.
Satıcının bu sözlerini işiten şeyh efendi aniden fenalaşarak bayıldı.

Ebû Ömer b. Dâvûd Yazdı: Acı

Ebû Ömer b. Dâvûd
Hayatta karşılaştığımız birçok şey göreceli olduğu gibi acının hissedilmesi da öyledir. İnsana, zamana, topluma göre değişiklik gösterir. Örneğin birçok kültürde bazı insanların, özellikle de kadınların güzelleşme uğruna acılara katlandıklarını biliyoruz. Acı biber de adı üzerinde acı hissettirir, ancak zevkle yenir.

21 Nisan 2017 Cuma

Hariciliğin Yeniden Doğuşu

Dr. Celal EMANET
1991’de Doğu Blok’u tamamen dağıldıktan sonra Batı, kesin zaferini ilan etmiş ve çok hızlı bir şekilde dünyayı, gerek kültürel gerekse de siyasi olarak etkisi altına almıştır. Bu bağlamda terör, şiddet, din gibi kavramlarda hızlı bir değişim ve dönüşüm geçirmişlerdir. Hatta geleneksel anlamdaki savaşlar bile oldukça farklılaşarak yerine gayrı medenî, psikolojik, enformasyon, siber, terör savaşları gibi oldukça çeşitlenip çoğalmışlardır.  Öte yandan globalleşen dünyada terörün tanımı geçmiş tanımlarından oldukça farklılaşmış ve daha kaypak bir zemine oturmuştur. Günümüzde birilerinin kurtarıcı olarak gördüğü hareketi bir diğeri terörist hareket olarak niteleyebilmektedir. Buna göre, terörizm kavramı kendisine yakın olan kavramlarla ayrımı net bir şekilde ortaya konmamıştır. Bunun yanı sıra terörizm kavramının bu güne kadar yerine oturmuş net ve ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Durum böyle olunca kavram istenildiği tarafa çekilmiş, yanlış anlaşılıp öyle tanımlanmış veya yerinde kullanılmadığı anlaşılmıştır. Bu çerçevede dünya siyasi tarihinde büyük bir değişme diye kabul edebileceğimiz Doğu Blok’unun dağılmasından sonra ve 11 Eylül 2001 hadiselerinin ardından ABD ve Batı dünyası, yüzünü İslam Dünyasına çevirmiştir. Bu çerçevede baskın teknoloji ve kültür olan Batı başta olmak üzere ABD, fundementalizm, İslamofobi ve terör gibi pek çok kavramı tekrar revize etmiştir. Bu bağlamda İslam dini bazen terör adına bazen de ideoloji adına istismar edilmekte veya kasıtlı olarak kurban edilmektedir.

Fas’a Yolculuk/Fas İzlenimleri

Prof. Dr. Mehmet Salih ARI
“Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tağuttan uzak durun” diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görün.” (Nahl, 16/36)
Yukarıdaki ayeti kerimede olduğu gibi birçok ayet ve hadis seyahate teşvik etmekte ve seyahatin maddi ve manevi yararlarından bahsetmektedir.
Gezimiz Kazablanka, Marakeş, Fes, Meknes ve Rabat şehirlerini kapsayan 4 gece beş gün süren (23-28 Ocak 2017) bir seyahat programı idi. Bu program, İstanbul’da bulunan bir seyahat acentesi aracılığıyla çoğunluğu öğretmen, memur, öğrenci ve birkaç akademisyenin olduğu yirmi sekiz kişilik bir grupla gerçekleşti. Gezi notlarına geçmeden önce bazı tarihi ve genel bilgilerin verilmesi yararlı olacaktır.
Afrika’nın kuzeybatısında yer alan Fas, İslam dünyasında el-Mağribü’l-aksa Batı dünyasında Maroc (Morocco) isimleriyle tanımlanır. Bugün resmî adı el-Memleketü’l- Mağribiyye’dir. Kısaca Mağrib diye de ifade edilir. Türkiye’de ise İdrisiler ve Merinîler’e başkentlik yapan Fes şehrinden dolayı Fas denilmiştir. Osmanlı feslerinin bu ülkede bulunan Fes (Fez) şehrinden üretilmiş olması nedeniyle zamanla bu ülkeye Fas denildiği belirtilmektedir. Ülkenin başkenti Ribat/Rabat’tır. Para birimi Mağrib dirhemidir (MAD). Yaklaşık olarak bir Türk lirası (TL), 2,58 Fas dirhemi (MAD)’dir.
Nüfusun çoğunu Arapların oluşturduğu Fas, başta yerli halkı Berberiler olmak üzere çeşitli etnik grupları da içerisinde barındırıyor. Yaklaşık 35 milyonluk nüfusu ile Afrika kıtasının dokuzuncu büyük ülkesidir. Nüfusun yarısı Arap diğer yarısı başta Berberiler olmak üzere diğer etnik gruplardan oluşuyor. Ülke kraliyetle yönetiliyor. VI. Muhammed adında bir kralı bulunmaktadır. Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi diye bir parti de vardır. Amblemi ise gaz lambasıdır. Temelleri 1967’lere dayanan bu parti 1997 milletvekili koltuklarına kavuşmuştur. Arapça, Berberice ve Fransızca resmi dil olarak kabul edilmiştir. Tabelaların çoğunda bu üç dile göre yazılmış yazılar bulmak mümkündür. Berberice’nin ayrı bir alfabesi bulunmaktadır. Ülkede 36 şehir bulunmaktadır.
Müslümanların Mağrib diyarını fethetmeleri, Emevi valilerinden Ukbe b. Nafi’in önemli fetih hareketleri ile birinci valilik dönemi (666-6749) ile başlar; ondan sonra bölgede valilik yapan Züheyr b. Kays, Hassân b. Numan, Musa b. Nusayr gibi valilerin komutasındaki İslâm orduları sayesinde ve uzun bir çaba neticesinde bölgede fetih tamamlanır. Daha sonra sırasıyla aşağıdaki hanedanlık ve devletler kurulmuştur:
İdrisîler (Şerifler)                   : M.789 - 985
Murâbıtlar (Berberîler)           : M.11. yüzyıl ortaları - 1147
Muvahhidler (Berberîler)       : M.1130 - 1269
Merinîler (Berberîler) : M.1196 - 1549
Sâdiler (Şerifler)                    : M.1511 - 1654
Filâliler (Şerifler)                   : M.1631 - Devam ediyor.
Fas ülkesine
Gezi için 22 Ocak 2017 saat 22.00’da İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nda buluşuldu. Tanışma ve görüşmelerden sonra bagaj, bilet ve biniş işlemlerinin ardından Air Arabia Havayolları’na ait bir uçak ile 23 Ocak günü saat 01.15’de Kazablanka’ya hareket edildi. Dört saat süren bir yolculuktan sonra Kazablanka Muhammed V Havaalanına iniş yapıldı. Orada hiç dinlenme molası verilmeden Fes şehrine hareket edildi. Yaklaşık olarak 5 saat süren bir yolculuktan sonra Fas’ın adını aldığı önemli tarihi şehirlerinden Fes’e varıldı. Otele yerleşilmeden kahvaltı yapıldıktan sonra yorgun bir şekilde şehir turuna başlanıldı.
Fes şehri krallığın kültürel başkenti olarak bilinmektedir. Eski şehir Fasu’l-Bali UNESCO listesinde yer almaktadır. Eski şehrin güneybatısında Fasu’l-Cedide diye yeni bir şehir kurulmuştur. Eski şehirlere rehberler Medine kelimesinin batı dillerindeki aksanı ile “Medina” demektedirler. Geziye eski şehrin giriş kapılarından biri olan Babu’l-Celud (Bab Boujloud)’dan başlıyoruz. Kapının giriş ve çıkış yönündeki mavi ile yeşil çinileri ve işlemeleri görmeye değerdir. Yahudilerin oturduğu bir mahalle gezildikten sonra eski şehri tepeden seyretmek üzere güney burca gidilerek şehir uzaktan seyredildi, fotoğraflar çekildi. Hem eski hem de yeni şehir surlar ile çevrilidir. Bu sur duvarları günümüze kadar korunmuştur. Yani şehrin tarihi dokusu büyük oranda korunmuştur. Eski şehrin genel olarak Endülüs ve Kareviyyun olmak üzere iki bölüme ayrıldığı belirtildi. Daha sonra Fas’a özgü bir tezyinat mimarisi olan zelic imalathanesi gezildi. Seramiği andıran bu tezyinat parçacıkları killi toprakların fırında işlenmesi ile elde edilir. Daha sonra ise çeşmeler, masalar, kapılar ve duvarlar mozaik ve seramiği andıran bu tezyinat ile süslenir.
Arnavut kaldırım taşları döşeli daracık sürekli kıvrılan sokaklar arasında ilerleyerek Magrib’de kurulan ilk Üniversite olarak kabul edilen Karaviyyîn Medresesi ve Karaviyyîn Camisi gezildi. Gerek cami gerekse medrese ahşap süslemeleri ve yazılarıyla insanı adeta büyülemektedir. Daha sonra Attarîn medresesi ziyaret edildi. Bu medrese zeliç süslemeleri ile dikkatimizi çekti. Fes’de deri tabaklama atölyeleri çok yaygındır. Beş yüz yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtilmektedir. Yüzyıllardır değişmeyen tabaklama tekniklerinin kullanıldığı atölyeleri, çevresini sarmalayan deri mağazalarının birinin terasından seyrettik. Etrafa yayılan kötü kokudan etkilenmemek için girişte elimize bir tutam yeşil nane verildi. Buna rağmen etrafa yayılan koku çok rahatsız edici idi.
Daha sonra dokuma tezgâhları gezildi. Dokumacılık Fes şehrinin en önemli geçim kaynağıdır. Erkeklerin genellikle giydikleri cellabi bu tezgâhlarda işlenmektedir.
Eski şehirde sokaklar daracık olduğu için taşımacılık eşek ve katırla yapılıyor. Hemen tüm şehirlerde eşek ve katırlara rastlamak mümkündür. Fes şehri adeta bir labirent gibi. Rehbersiz bu sokakları dolaşmak çok zordur. Bizi gezdiren rehber defalarca gelip buraları gezdiği halde yine de Faslı bir rehberden yardım alıyordu. Yorucu bir turdan sonra rehber bizi bir lokantaya götürdü. Burada Fas’ın meşhur yemeği Tajin ile tanıştık. Tajin bizdeki güvece benzemektedir. Et ve sebze yahnisi denilebilir. Daha sonra istirahat için otele gittik. Fas’ın otellerinde açık büfe olmasına rağmen su bedava değil para ile satılmaktadır. Fas’ta aç kalmamak için yemek yedik. Yemek tadı bizim damak zevkimizle uyuşmuyordu.
24.01.2017
Meknes şehrinde ihtişamlı bir kapı olarak bilinen Babu’l-Mansur’u ziyaret ile başlıyoruz. Meknes, en parlak dönemini Fas şeriflerinden Mevlây İsmail (1672-1727) zamanında yaşadığı belirtilmektedir. Dolayısıyla onun dönemine ait hala varlığını sürdüren tarihi sur ve kapılar şehirde bulunmaktadır. Zaten Fas denilince bir bakıma büyük kapılar, kadim surlar ve meydanlar hatıra gelir. Daha sonra şehrin en canlı merkezlerinden olan Hedim meydanı gezildi. Mevlây İsmail hakkında rehber abartılı bazı bilgiler verdi. Onun 500 kadın 1000 çocuğu sahip olduğunu anlattı.
Meknes’den sonra İdrisîlerin kurucusu olan I. İdris’in Zerhun’daki mezarı ziyaret edildi. Kutsal bir belde olarak kabul edilen Zerhun dağlık bir bölgede bulunuyor. Yol boyunca kaktüs bahçelerini seyrettik.
RABAT
Batılılar bu şehre Rabat deseler de Faslılar buraya Ribat demektedirler. Ribat Arapça’da nöbet tutulan yer, ileri karakol, misafirhane ve başka anlamlara gelmektedir. Tarihi bir şehirdir. Rabat’ın etrafı da surlarla çevrilidir. Yeni şehir palmiye ağaçlarının yoğunlukta olduğu geniş caddeleri dikkat çekmektedir. Şehir bir taraftan Bouregreg nehrine ev sahipliği yaparken diğer taraftan Atlas okyanusuna kıyısı bulunmaktadır. Kraliyet sarayı burada bulunmaktadır. Ülkeyi yöneten Kral VI. Muhammed burada ikamet etmektedir. Ancak gezdiğimiz her şehirde Kral’a ait sarayların olduğu dikkatimizden kaçmamaktadır.
Birçok tarihi eser bulunmaktadır. Bu eserlerin en ünlüsü sadece minaresi ve sütunları bulunan Hassân Camiidir. Bu mescit bir zamanlar dünyadaki en büyük ikinci mescidi olarak bilinmektedir. Muvahhidler’in mimari anlayışı hakkında önemli fikir veren bu eser Ebû Yûsuf el-Mansûr tarafında 587 (1191) yılında yapılmaya başlanmış ancak cami 595’te (1199) onun ölümüyle yarım kalmıştır. Hassan Camii, Sevilla’daki Ulu Camii ve Merakeş’deki Kütübiye Camii gibi camilerden biridir.
Modern Fas’ın kurucusu V. Muhammed ile şimdiki Kral’ın babası II. Hasan’ın mezarları tarihi caminin hemen bitişiğinde bulunuyor. Bu mezarları da ziyaret ettikten sonra Kasbah Oudaia dedikleri Udaye Kalesi gezildi. Turistlerin çok rağbet ettikleri bu kasabanın duvarları üzerinde Atlas Okyanusu ile birbirine yakın Rabat ve Sale şehirleri seyredildi.
25.01.2017 tarihinde Merakeş şehrini geziyoruz. 11. yüzyılda kurulan Merakeş Murabıtlara başkentlik yapan Fas’ın en önemli şehirlerindendir. 4 milyon nüfusa sahip Merakeş, Fas kültürünü yansıtan şehirlerin başında gelmektedir. Murabitlar ve Muvahhidlerin dışında Sadilere de başkentlik yapmıştır. Kütübiye Camii şehrin en önemli tarihi eserlerin başında geliyor. Kütübiye denilmesinin sebebi bir zamanlar yoğun bir şekilde kitapçıların olması imiş. Bu cami minaresi şehrin dört bir tarafında görülmektedir.
Merakeş önemli bir turizm merkezidir. Turistlerin en fazla ziyaret ettikleri yerlerin başında Sahatü’I-Murabıtin, Sahatü camii’I-Fena, Sahatü’I-Muvahhidin, Sahatü’l-meşvere ve Sahatü’l-hürriyye kesimlerinde yer alan İbn Yusuf Medresesi, Kütübiyye Camii, Kasba Camii, Babü Dükkale Camii ve Çeşmesi, İbn Salih Camii, Mevasin Camii ve Çeşmesi, Fena Camii, Sa’dî türbeleri, Bahiye Sarayı, Darülmahzen Sarayı, Cilavi Sarayı ve surlar gelmektedir. Bu tarihi yerlerin hepsini gezme imkânımız olmadı.
Güzelliği ile dillere destan olmuş Bahiyye köşkünde Endülüs mimarisinin izlerini net bir şekilde görmek mümkündür. Kapıları, duvarları ve tavanları tıpkı bir dantel gibi işlenmiştir. Seramik ve alçı kullanılarak yapılan mozaikler ve tavandaki ahşap işlemeleri ile insanı hayrete düşürmektedir.
Merakeş’te gezdiğimiz önemli yerlerden biri de Majorelle Bahçeleri idi. Çeşit çeşit kaktüsler, palmiye ağaçları ve eğrelti otlarının yer aldığı bu tropik bahçeler, Fransız ressam Jacquas Majorelle’in eseridir. Hastalığı sebebiyle Marakeş’e yerleşen ressam, stüdyosunun da bulunduğu evinin etrafında bu bahçeleri oluşturmuştur. Ressam, Fas hayatını anlatan eserleri ve tablolarında kullandığı Majorelle mavisi denen canlı mavi renk ile ünlenmiştir. Majorelle’in 1962 yılında hayatını kaybetmesinin ardından bahçelerin de bulunduğu mülkü bu kez de Fransız modacı Yves St Laurent satın almış ve bahçeleri yeniden dizayn etmiştir. St. Laurent burayı o kadar sevmiş ki, 2008 yılında öldükten sonra külleri bu bahçeye savrulduğu söylenmektedir.
Birçok kişi için Merakeş demek Camiu’l-fena demektir. Yani Kıyamet Meydanı/Sonsuzluk meydanı. Bu meydan Ortaçağ panayırlarının özelliklerini günümüze kadar taşımıştır. Yılan oynatıcıları, Atlas dağlarından getirdikleri siyah ve rengarenk yılanları dansa kaldırıyorlar. Akrobatlar hünerlerini sergiliyorlar, tiyatro gösterileri, halk oyunları, kına ile desen desen dövme yapan kadınlar, taze meyve sıkıcıları, turistik eşya satıcıları ve daha birçok ilginç oyun, olaylara rastlamak mümkündür.
Merakeş’te ziyaret ettiğimiz önemli yerlerden biri de Medresetü İbn Yusuf idi. İki katlı olan bu medresenin 132 odası vardır. Ahşap süslemeleri ve bölümleri ile dikkatimizi çekti. Avlu, revak, mescit ve mihrabıyla insanı adeta büyülüyor. Merakeş’e gitmeyenleri en azından internetten bu medresenin üç boyutlu fotoğraflarını, panoramik görüntülerini seyretmelerini tavsiye ederim.
Sadiler döneminde kalan mezarlık görülmeye değerdir. Farklı bir anlayışla mezarları inşa etmişlerdir. Bu mezarlık Marakeş’te 1524-1668 yılları arasında hüküm süren Sa’dî Hanedanı’nın 66 üyesinin mezarına ev sahipliği yapıyor. Bunlar arasında Sa’di hükümdarı Ahmad al-Mansur, halefleri ve ailesinin mezarları da bulunuyor. Büyük bir bahçenin arasında bulunan türbeleriyle Sa’di Mezarlığı, bulunduğu atmosfer olarak da görülmeye değerdir.
26 Ocak öğleden sonra İlahiyatçı üç arkadaş Tur’dan ayrı olarak Merakeş’i gezmeye karar verdik. Bu arada bir medrese öğrencisi ile tanıştık. Muhammed adındaki bu arkadaş bizlere kılavuzluk etti. Gezinin sonunda Muhammed ile bir yemek yemeğe karar verdik. Yemeği yedikten sonra Muhammed’in yemek artık ve kırıntılarını poşetlere koyduğunu gördük. Niye öyle yaptığını sorduğumuzda tanıdığı bazı fakirlerin olduğu, bu kırıntıların bile onları ziyadesiyle memnun edeceğini söyledi. Bu manzara karşısında yaptığımız israflar hatırımıza geldi ve duygulandık.
27.01.2017 tarihinde Merakeş’ten ayrıldık. Kazablanka’ya gittik. Bu şehir 1755 yılında meydana gelen Lizbon depreminde neredeyse tamamen yıkılmıştır. 1758’de şehir baştan aşağı inşa edilmiştir. Araplar bu şehre beyaz ev anlamında Daru’l-Beyda demektedir. Zira bu şehirde ağır basan renk beyazdır. Bir liman şehridir. Atlas okyanusunun yanı başında kurulan şehir dört tarafı palmiye ağaçları ile doludur. Fas’ın İstanbul’u denilebilir. Şimdiki kralın babası olan II. Hasan’ın inşa ettiği cami bu şehirde görülmesi gereken en önemli dini ve mimari eserlerdendir. II. Hasan Camii diye bilinen bu camii dünyanın en büyük ve geniş camilerindendir. Aynı anda yüz bin kişi namaz kılabiliyor. Minaresi dünyanın en yüksek minaresi olarak bilinmektedir. Fas tipi köşeli, kalın minare tipinde inşa edilen minaresini yakından görenler ise perspektifine minareyi sığdırmakta zorlanıyor çünkü II. Hasan Camii’nin minaresi tam 210 metre uzunluğa sahip ve dünyanın en uzun minaresi.
Fas denilince hatırımızda kalan bazı hususları da kısaca anlatalım: Fas’ın Argan yağı meşhurdur. Argan yağı hem salatalarda hem de cilt bakımında kullanılmaktadır. Giyim eşyalarında cilbab ve pabuçları yaygındır. Yiyecek ve içecek olarak etli sebze yahnisi Tajin yemeği, etten mamul kuskus yemeği ve pastilya yemeği meşhurdur. Nisnis kahvesi, naneli çay en önemli içeceklerdir. Yeşil çaya nane ve şeker ilave ederek içiyorlar. Naneli çayı çok şekerli yapıyorlar. Biz genellikle şekersiz içmeyi tercih ettik. Sokakta satılan kaynamış salyangoz pek rağbettedir. Mantar (tıpa mantarı) bahçeleri ve kaktüs tarlaları da dikkatimizi çeken alanlardır.
Dini hayatla ilgili bir iki hususu belirtmekte yarar var. Genellikle musluktan abdest alınmıyor. Maliki mezhebinin bir gereği olarak taslarda abdest alınıyor. Temizlik pekiyi değildir. Öğle ezanı iki defa okunuyor. Vakit girişinden bir iki saat sonra ikinci bir ezan daha okunur. Cemaatle kıldığımız vakitlerde gördüğümüz kadarıyla namaz secdeleri uzun tutuluyor. Namaz bir selam ile sona erdiriliyor. İkinci selam okunmuyor.
Fas’ta yaşayan en meşhur kabileler, Zenata, Sinhace ve Ebreke oldukları söylendi.

Çarşılar, hareketli; bize göre ucuz; pazarlık payı sonsuz fazladır. İnsanlar genellikle orta halli fakir, dilenci çok. Bir an gözünüz birine çarpsa, bu para istemesi için kâfi bir sebeptir. Emniyetli, temiz ve görmeye değer bir memlekettir.

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN