Mehmet Salih Arı
Durî’nin İlk Dönem İslam Tarihi adlı eseri ilk olarak
1991 yılında yayınlanmıştı. Okuduğumuz bu eserden yararlandığımızı belirtmek
isterim. Bugünlerde kitabın yeni bir baskısının çıktığını öğrenmiş
bulunmaktayız. Bu yazı, kitabın yeni baskısı okunmadan yazılmıştır. Umarım kitabın
bu yeni baskısında, birinci baskıda görülen bazı hatalar düzeltilmiştir.
Yazıda kitapta görülen hatalar üzerinde durulmayacak; daha çok yazarın görüşleri ve kitap içeriği hakkında bazı bilgiler verilecektir. Ancak Abdulaziz ed-Durî ve M. Abid el-Cabirî gibi tarihçilerin eserlerini Türkçe’ye tercüme etmenin çok zor olduğunu belirtmekle yetineyim.
Yazıda kitapta görülen hatalar üzerinde durulmayacak; daha çok yazarın görüşleri ve kitap içeriği hakkında bazı bilgiler verilecektir. Ancak Abdulaziz ed-Durî ve M. Abid el-Cabirî gibi tarihçilerin eserlerini Türkçe’ye tercüme etmenin çok zor olduğunu belirtmekle yetineyim.
Abdulaziz ed-Dûrî, işlediği konulara vukufiyeti, ilmi
titizliği ve geniş ufkuyla haklı bir takdir kazanmış çok sayıda eser ve
makalenin sahibidir. O, aynı zamanda ekol sahibi bir tarihçi ve fikir adamıdır.
İslâm tarihinin ilk devirleri hakkındaki yorum ve açıklamaları ile hususi bir
nazariyenin sahibi olmuş ve bu nazariye birçok tarihçi tarafından kabul
edilmiştir. Yazdığı birçok makalede bazı oryantalistlerin görüşlerini nakzeden
ciddi, seviyeli ve derinlemesine tezler takdim etmiştir.
Durî, ne yazık ki, müsteşriklerden etkilenen ve tarihi
onların gözüyle gören bir kişi olarak suçlanmıştır. Tarihçilerin bir kısmı ise,
Durî’yi bazı çalışmalarıyla oryantalistleri daha objektif bir noktaya getirmeyi
başarabilmiş bir alim olduğunu belirtirler. Mesela, müsteşrikler arasında
yaygın olan ve hala tartışılan İslâm medeniyetinin, Greko-Romen ve Sasanî
medeniyetinin bir uzantısı olup olmadığı konusunda Durî’nin tavrı açıktır ve
onun müsteşriklerden etkilenip etkilenmediğini gösteren iyi bir misaldir. Durî,
İslâm medeniyetinin kendine has bir medeniyet olduğu tezi üzerinde ısrarla
durmuştur. Değişik sahalarla ilgili olarak yaptığı çalışmalar nihayetinde bu
hedefe yöneliktir. Ona göre İslâm medeniyeti, Greko-Romen ve Sasanî
medeniyetlerinin ve Yakındoğu kültürlerinin İslâmî bir şemsiye altında devamı
değildir. Bu sahada ciddi araştırmalar yayınlamıştır. Ama Durî’nin milliyetçi bir
eğilime sahip olduğu birçok kişi tarafından kabul edilmektedir. Bu görüşlerini
değişik kitap ve makalelerde izah etmiştir. İlk
Dönem İslâm Tarihi adlı eserinde de bu görüşlerine rastlanmaktadır.
Abdulaziz ed-Durî, başlangıçta tarih objesiyle tarihçi
sujesi arasındaki ilişkilerin içeriğini saptamaya çalışır, daha doğrusu, tarih
yazarlarının tarihsel veriler karşısındaki tutumlarını değerlendirir. Ona göre
İslâm tarihçileri, zihinsel dünyalarında taşıdıkları önyargılarla hareket
ettiklerinden tarih incelemelerinde çeşitli yanılgılara düşmüşler.
Durî’nin haklı olarak üzerinde durduğu gibi tarih, bir
malumat deposu ve salt bir kronoloji değildir. Tarih, bir yanda geleneksel
ilimler, öbür yanda sosyal bilimlerin çevrelediği merkezî bir yere oturtulursa hâlihazırda
sahip olduğumuz düşünce ve imajların birçoğunda köklü değişiklere yol
açacaktır. Bu haliyle tarih, alışılagelmiş harcı alem gevezelikler uzmanı
görüntüsünden sıyrılıp, sosyal bilimler arasında köprü vazifesi gören geçirgen,
saydam bir analiz yöntemine dönüşecektir.
İslâm’ın ilk dört yüz yılının siyasal, iktisadî, kültürel ve
fikrî açıdan geniş kapsamlı ve dikkatli bir analizden geçirilmesi gerekiyor. Bu
özel ihtimamın nedeni İslâm medeniyetine damgasını vurmuş genel özelliklerin,
akımların, bu dönemde ortaya çıkmış ve netleşmiş olmasıdır. (s. 9)
Durî’ye göre medeniyet genel olarak insan ve çeşitli saha ve
özellikleriyle ortamın ilişkisi neticesinde oluşur. (s. 63) Tabii çevrenin
etkisi, özellikle bedevî toplumlarda daha güçlü olarak hissedilir. Bu nedenle
Arapların ortamlarının durumunu uygun olarak medeniyet ve kültürlerini meydana
getirmeleri tabii idi. İşte bu şekilde ticaret yolları üzerindeki topluluklar
ticaretle, ziraî alanlara sahip olan toplumlar ziraatla uğraştılar. Ne ona ne
de buna imkân bulamayanlar bedevî oldular. Bu durum zamanla birbirinden farklı
hayat tarzları oluşturdu. Bu tarzlar farklı yönlerde ilerledi. Sonunda bozkır
kültürü (badiye) ve yerleşik hayat (medenilik) kültürü gibi ayrımlar meydana
geldi. “Bu şekilde, Yakındoğu tarihi, bozkırın münbit arazilere taşması ve
badiye ile hadıra (yerleşim yeri) arasındaki sürekli mücadele olarak
özetlenebilir. Beşeri çoğunluk bozkıra ait olurken, kültürel etki genel olarak,
en azından ilk süreçte yerleşikliğin olur.” (s. 69)
Durî, tarihsel yöntem ile ilgili çeşitli tespitlerde
bulunduktan sonra, bu yaklaşımları ilk dönem İslâm toplumlarına uygulayarak,
tarihsel oluşumu ve toplumsal değişimi, kabile asabiyetiyle hadari asabiyeti
arasındaki çatışmada aramaktadır. Nitekim ona göre İslâm öncesi Mekke toplumu
medeni bir toplumdu ve Mekke hadari bir yerdi. Çeşitli çelişkilerin ve
çatışmaların yaşandığı bir alandı. İslâm gelmeden önce tek ilaha doğru bir
evrim vardı. Araplar basit, ilkel putperestlik inançlarından uzaklaştıkça
İslâm’a yaklaşıyorlardı.
Aslında yazarın İslâm’ın gelişi yaklaştığı bir dönemde Mekke
topluluğunda tek ilaha doğru bir evrimden söz etmesi ve üstelik hanifleri örnek
vermesi, geçerli bir tez değildir. Çünkü tek ilaha inanç, Hanif dininin o günkü
Mekke toplumunda kalan son izleriydi. Yoksa belirli bir evrimin öncesine
tekabül eden bir ön aşama değildi. Ayrıca, Câhiliye dönemi Mekke şehrinin
medeni bir yapı olarak tanımlanması da tartışılır. Eğer, Mekke medeni bir
toplum idiyse, “Medine” niçin ortaya çıkmıştı?
Durî’ye göre Câhiliye dönemi, tasvir edildiği gibi anarşinin
hüküm sürdüğü medeni bir iflas dönemi değil, köklü bir medeniyet dönemiydi.
Durî, tarihçilerin, hem Arapların ümmi ve bedevi olduklarını söylediklerini hem
de İslâm’ın ilk yıllarında estetik bir şiirin zengin bir edebiyatın varlığından
söz etmelerini bir paradoks olarak değerlendirir ve “Araplardan hadis, tarih,
tefsir ve fıkıhla uğraşanların çokluğu sizleri dehşete sürükler” der.(s. 74)
İslâm tarihinin temel değişim ve gelişim dinamiğini,
kabilevî akım ile İslâmî akım arasındaki çatışmaya bağlayan A. Durî, konuyla
ilgili çeşitli örnekler verir. Hz. Peygamber’in vefatıyla kabilevî akım tekrar
gün yüzüne çıkmıştı. İlk belirtisini hilafet seçiminde ortaya koydu. Yine Hz.
Ebû Bekir’in ridde savaşları mürtedlere karşı değil, kabilevî geleneklerin
yeniden dirilmesine karşılık yapılmıştı.
Durî’ye göre ridde, fıkıh kitaplarındaki formülasyonların ve
yaygın kanaatlerin aksine genel olarak dinden dönme hareketi olarak
adlandırılamaz. “Ridde gerçekten putperest kabilelerin Medine otoritesine girme
düşüncesine muhalefetlerinden ve diğer bazılarının Peygamberle yaptıkları
antlaşmalarda sembolize edilen Medine hegemonyasını sona erdirmek arzusundan,
genel olarak kabile asabiyetinden ve dini tutuculuktan doğdu.” (s. 83) Ridde
savaşları Medine hükümetinin ve genel olarak İslâmî akımın zaferiyle
sonuçlandı; ama bu demek değildir ki, kabilevî anlayış tükendi ve direncini
yitirdi. İslâmî akımın fetihlerde üst üste başarılar kazanması kabilevî akıma
geri çekilmek zorunda bırakmış ama tam olarak yok edememişti.
Nihayet fetihlerin durduğu bir merhalede farklı sosyal,
ekonomik faktörlerin de tesiriyle yeniden atağa kalktı ve Hz. Osman (r.a.)
dönemindeki fitneyi oluşturdu. Durî’ye göre fitne, eski kabilevî mefhumların,
geleneklerin ve sosyo-kültürel yapının İslâm’ın yerleştirmeye çalıştığı mefhum,
yapı ve hedeflere saldırgan bir aksülamelini temsil ediyordu. İlk nazarda bunun
net olarak görülememesi olayların giriftliği ve bu tepkinin kendisini İslâmî
motiflerle bezemesi sebebiyledir. Fitne, Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle
bitmemiş, aksine devam ederek, Hz. Ali’nin hilafetindeki çatışmalara ve nihayet
hilafetin Emevilere intikal etmesine sebep olmuştur.
Durî, İlk Dönem İslâm
Tarihi adlı kitabında mevalinin tek bir kitle olmadığını ve farklı hedef ve
endişelerle İslâm’a girdiğini belirtir. Bunu Emevî ve Abbasî döneminde mevali
kaynaklı hareketlerden verdiği misallerle açıklar. Ona göre Şuubiyye, Arapların
baskısından bıkıp isyan eden bir grubun hareketi değil, aksine İslâm’ın yıktığı
Sasanî imparatorluğunu diriltmek isteyen aristokrat ve bürokrat sınıfının İslâm
otoritesine ve onu temsil eden Araplara bir tepkisiydi. Durî, bazı Gulatlar için
de aynı görüşleri taşıyor. (Karmatiler, Hurremiye, Sebeiyye Keysaniye fırkaları
gibi) Buna ilave olarak Emevî döneminde mevaliyi hor gören bakış açısının
kabilevî anlayışı temsil eden gruplardan kaynaklandığını ve İslâmî akıma mal
edilemeyeceğini söylemektedir.
Durî, tarihte kopmalara, kesintilere yer olmadığı kanaatini
taşır. Bu nedenle tarihi bir bütün (küll) halinde inceleme taraflısıdır.
Tarihin, siyaset, felsefe, ekonomi, coğrafya, sosyal ve kültürel değişik
parçalarıyla, bir bütünlük içerisinde, ele alınmasıyla bizleri daha sağlıklı
sonuçlara götürebileceğini ileri sürer. Onun içindir ki çoğu çalışması
-spesifik olanlar hariç- bunu tatbike yöneliktir. Bunun neticesi olarak da Durî
çalışmalarında çok az başlık kullanır. Bunun yerine olayları kendi tabii seyri
içinde resmetmeye çalışır. O, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.), veya Raşidûn,
Emevîler, Abbasiler gibi ayırımların bizi yanıltacağını söyler. Başlıklar
Durî’ye göre okuyucuyu uyarmak, istediği yeri kolayca bulmasını sağlamak
içindir.
Durî, tarihçilerin İslâm toplumundaki değişimleri, rüya ve
masallara başvurarak açıklamalarını eleştirerek, yine Emevî ve Abbasî dönemiyle
ilgili örneklemelerde bulunur. Ona göre bilimsel ve felsefî çalışmaların
Abbasiler döneminde başladığını ileri süren tarihçiler yanılgılara
düşmüşlerdir. Oysa bu çalışmalar, Emeviler döneminde başlamıştır. Abbasi
dönemindeki bilimsel faaliyetleri de Me’mun’un rüyasıyla ya da Mansur’un
midesinin rahatsızlığı ile açıklamak tutarlı değildir. Tarihçi Durî’nin, İslâm
tarihçilerinin yanılgılarını saptaması ve tarihsel çalışmalarda yöntemi
vurgulaması, İslâm tarih araştırmalarında önemli bir arayıştır. Ancak getirdiği
örnekler, çoğunlukla belirli hanedanları (Emevîler gibi) ve dönemleri
meşrulaştırmak gibi bir tutumu da içinde gizlemektedir.
Durî tarih kitaplarındaki çelişkileri de gözler önüne
sermektedir. Tarih kitaplarındaki Harun Reşid ile ilgili yazılanları
değerlendiren şu ifadeleri ilginçtir: “Harun Reşid takva sahibi, edepli,
haramları mübah sayan bir mübtela; asker, mücahid ve yürüyerek hacca giden bir
hacı; vaktini cariyeler ve genç erkekler arasında geçiren bir lüks düşkünü;
halkının iyiliği için sabahlayan, durumu anlamak için geceleri tebdili kıyafet
dolaşan, aynı zamanda da ihmalkâr, gevşek bir kişidir. Bütün bu tezatlar bir kişide
toplanıyor!”
Yazara göre, İslâm politik bir sistem getirmemişti. Bu
nedenle Arapların siyasal geleneklerini miras aldı. Her ne kadar şura
geleneğini vurguluyor idiyse de, biat, ona göre, Arap siyasal geleneğinin bir
parçasıydı. Halbuki politik sistemin biçimsel yönü Arap gelenekleriyle
benzerlik taşımakla beraber, içeriği tümüyle ilahıydı ve bu içerikle birlikte
biçim de dönüşüme uğramıştı. Durî’ye göre ümmet sosyo-politik bir oluşum olup
ümmet genişledikçe ülke de büyür. Peygamber dini otoriteyi kerim şahsında
toplamıştı ve dini alanla siyasi alanı birbirine ayırmamıştı. Aksine bunları
birbirini gerektiren unsurlar olarak gördü. Ümmetin birliğini koruyan şey
dindi.(s. 76)
Yine Durî’ye göre, İslâm’ın yayılması, dinin yayılması
anlamına gelmiyordu! Kabilevî akımın ve topraklarının genişlemesiydi. (s. 85)
Durî’nin savaşı teşvik eden faktörün ekonomi olduğundan söz etmesi, eleştirilir
bir görüştür. Tarihçilikte öznelliğin yanılgılarından kurtulamayarak, aynı
olayın değişik rivayetlerinden savaşın imanî bir gaye ile yapıldığı görüşü
seçilmeyerek, ekonomik motivi önceleyen rivâyet seçilmiştir. Böylece, İslâm’ın
yayılışında ekonominin önemli olduğu, tezini kanıtlamaya çalışıyor.
Yazarın, “İslâm Arapları birleştirme hareketiydi. Ebû Bekir
yarımadayı birleştirdi.” (s. 85) değerlendirmesi ve onun, Hz. Ömer’in, Sasanî
ve Bizans paralarına Arapça yazılar işlemesi ve asker için Arapça divanlar
meydana getirmesini Araplaştırma yönünde atılan önemli bir adım gibi
değerlendirmede bulunması, başlangıçtaki vurgulamalara rağmen kendisini
öznellikten kurtaramayacaktır. Halbuki Hz. Ömer’in bu çabaları bir Araplaştırma
eğilimini taşımıyordu. O, kurulmakta olan toplum için bütün halklar arasında
ortak bir iletişim kanalı kurmak istiyordu.
Tarihçi Durî’nin, İslâm tarihçilerinin yanılgılarını
saptaması ve tarihsel çalışmalarda yöntemi vurgulaması, İslâm tarih
araştırmalarında önemli bir arayıştır. Durî’nin, ilk dönem İslâm tarihine dair
yazdığı bu eser, hem tarih alanında uzmanlaşanlara hem de tarihe merak saran
okuyuculara geniş ufuklar açan önemli bir kitaptır. İslâm tarihini farklı
okumak isteyenlere ışık tutacaktır.
[1] İlk Dönem İslâm Tarihi -Bir
Önsöz-, Abdulaziz Durî, çev. Hayrettin Yücesoy, Endülüs Yayınları,
İstanbul 1991, 160 s.
0 yorum:
Yorum Gönder