21 Kasım 2019 Perşembe

Bizim Evin Enteli

Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Havanın renginin kurşuniye döndüğü akşam vakitleriydi. Sokakta herkes bir telaş içinde. Eve bir an evvel ulaşma aceleciliği herkesin kafasında. Evine dedikse evin kendisi değil, eşine, çocuğuna veya ana babasına kavuşmaydı işin aslı. Son teknoloji saatler çıksa da, akıllı telefonlar icat olunsa da, yine de insanlar güneşin inişine bakıyorlardı.  Akşamın kurşuni ağırlığını sokakta değil, ailenin içinde karşılamak derdindeydiler. Bu ağırlık bir başına çekilmezdi.

Bizimkinin acelesi yoktu. Gidip boş eve, yalnızlığını mı demleyecekti. Demleye demleye katrana dönmüştü zaten. Yalnızlığın baskısını azaltmak için her çareye başvurdu. Evin odalarını, odaların eşyalarını bile zaman zaman değiştirdi. Bir yenilik olur da şu yalnızlık denilen ağır baskıdan kurtulurum diye…  Olmadı. En iyisi yalnızlığı dışarda karşılamak diye düşündü. Kalabalıklar içinde… Sinema, tiyatro, biraz eğlence… Gene olmadı. İçine yatmıyor, yetişme tarzına uymuyordu. Fakat yalnızlık takıntı haline gelmiş, bir türlü kurtulamıyordu. 
Kendisinden yaşça büyük bir arkadaşına açtı bu durumu. Kestirip attı o da.
-Evlen oğlum dedi. Bu meretin ilacı budur. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle…
-Kendime göre bir eş arıyorum ağabi, dedi. 
-Kendime göre derken?
-Şöyle huyu huyuma suyu suyuma uysun, eh biraz da entelektüel olsun…
-Yani okumuş kız arıyorsun.
-Yok, entelektüel…
-O da ne oğlum?
-Yani şöyle entelektüel meseleleri konuşacağım biri olsun… 
-Ara bakalım, dedi dudaklarına biraz tebessüm yayarak. Sonra ciddileşti. Kafasını kaşıdı, elini çenesine koydu, tekrar başını kaldırdı, gözünü ıraklara dikti, daldı gitti. 
-Hey gidinin gençliği! Ben de senin gibiydim. Yel gitti, tozu kaldı; sel gitti, tortusu…
-Nasıl yani?
-Otur şöyle… Ben anlatayım sen dinle… Bir zamanlar fırtına gibiydim. Hatta “fırtına” diye bir lakap bile takmışlardı bana… Entel olmaktı bütün derdim. Şekilden manaya, sözden öze… Gerçekleştirmek için gözüme kestirdiğim ve entelektüel diye bildiğim herkesin peşine takıldım. Onlar gibi giyinmeye, onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Entelektüel görünmenin birinci şartı giysi idi. Rahat görüneceksin ama farkın olacak… Bir fular takacaksın boynuna, rengi kimsede olmayacak. Saçınla, sakalınla kendini belli edeceksin. Kravat takıyorsan bile hafif aykırı olacak. Farklı görünmek için gerekirse hacı amcanın kalpağını bile şöyle bir yamultarak takabilirsin başına. Sakalın hafif bakımsız gibi görünecek. Ama bakmadan bakımsız görünmez. Aldırmıyor görüneceksin ama hiçbir şeyi kaçırmayacaksın.
-Bu ne ağabi böyle? Bölük pörçük, parça bulanık…
-Eee oğlum! Entelektüel olmak kolay mı?
-Konuşma sitilin ve kullandığın kelimeler çok önemli. Şöyle hafif çeneni yukarı kaldırıp, karşındakine üstten bir bakış fırlatıp, ağzını doldurarak, mümkünde biraz da gırtlak sesi katarak başlayacaksın söze… Öyle mahallenin hocasının, öğretmeninin, esnafının kelimelerini kullanmayacaksın. Avrupaî kelimeler. İngilizceden, Fransızcadan, felsefe bildiğini göstermek için mümkünse Latince ve Yunanca kökenli kelimeler kullanacaksın. 
-Ama bunları kimse anlamaz ki!
-Anlamayacak zaten. Konuşmana bunlar gizem katar. Kimse anlamaz ama seni büyük adam sanırlar. Özellikle biraz özgüven arayan gençler, hayran hayran yüzene bakarlar… O zaman biraz daha koyulaştıracaksın. Hep aynı şeyi söyleyeceksin ama bunu fark ettirmeyeceksin. Biraz zorlanarak cümle kuracaksın. Düşünceli ve derinlik sahibi adam görüntüsü vereceksin.  Ağır ağır çıkartacaksın kelimeleri ağzından, sonra güm diye bırakacaksın orta yere. Kuyudan su çekip şar diye boşaltmak gibi. Arada bir de siz Türkçede nasıl söylüyorsunuz diye karşındakilere soracaksın. 
-O niye ki? 
-O kadar evrensel bir entelektüel olmuşsun ki, neredeyse Türkçeyi unutmuşsun görüntüsü vermen için. Sen onlardan değilsin artık. Başka bir dünyanın adamı. Bir fenomen. Siz nasıl diyordunuz. Olay adam…  Tam oldu mu bilmiyorum. Gençlerin idolü. Yarı Tanrı gibi bir şey…
-Biraz abartmadın mı?
-Abarttım hakikaten. Her şeyi bıraktım entel olmanın peşine düştüm. Artık bu benim için büyük bir takıntıydı. Hakikatin kendisiydi. O insanlar hakikate ermişlerdi. Ermek ne demek!? Hakikati avuçlarının içine almışlar, avurtlarında istedikleri gibi evirip çeviriyorlardı.  
-Vay be!
-Ben de tam öyle dedim. Vay be! Bunlar gibi bir olabilsem! Fakat bir türlü tutturamadım. Ne ettiysem onları anlayamıyordum. Tam anladım dediğim yerde ip kopuyor, büyü bozuluyordu. Uç ucuna getiriyorum, tutturamıyordum. Düğüm atmaya hiç gelmiyordu. Ya eriyor ya kopuyordu. Sonra düşünmeye başladım. Gerçekten bu adamlar anlamlı bir şeyler söylüyorlar mı? Sonra kendime kızdım. Sen kimsin ki koca adamları sorgulayacaksın?  Sıfır noktasından tekrar başladım. Deli gibi okuyordum. Best seler, siz nasıl diyordunuz? Gülüyor bu arada. Yani en çok okunan kitapların müdavimi olmuştum. Okuyordum ama bir türlü benimseyemiyordum. Sonra felsefe kitapları okumaya başladım. İyi gelmişti. Fena değildi. Epeyce bilgi sahibi olmuştum. Fakat okuduğum felsefe kitapları ile onların konuşmaları özellikle kullandıkları kavramlar arasında sanki bir dağ vardı. Olmadı, onların mahalleye daldım. Onların diliyle okumaya başladım. Fakat bir türlü ilerlemiyordu okumam. Sonra birisiyle konuşmaya karar verdim.
-Oğlum! Önce sen şu kafayı değiştir, öyle gel dedi. Geçmişte kalmış gelenekçi kalıntıları at…
Haklıydı. Bu kafayla olmuyordu. Tamam dedim. Hepsini yaptım. İğnenin deliğinden geç dese oradan da geçecektim. Bir gün bir rüya gördüm. Başımda fötr şapka, boynumda fular, dizleri pörsütülmüş kot kumaştan bir pantolon, caminin merdivenlerinden yukarı doğru çıkıyorum. İki minareli görkemli bir cami. Aha! O da nesi? Miraler birden eğildi. İki el gibi yakamdan tuttu ve beni sarsmaya başladı. 
-Sen ne oldun, ne ettin kendine böyle? dediler…
Kan ter içinde yataktan fırladım. Banyoya koştum. İçimde ne varsa boşattım. Aynaya baktım sapsarı olmuşum. Sonra zihnimi geriye doğru taradım. Tıpkı şu an gibi akşamın alacakaranlığında iki minareli caminin önünden geçerken. Camiye bakmıştım, içim burkulmuştu. Kendimi yalnız ve kötü hissetmiştim. İnsanlar çıkıyorlardı camiden, yüzlerinde mutluluk. Birden sırtımı döndüm ve oradan uzaklaştım. İçimde bir şeyler eridi ve aktı. Rüzgarda kaldım, üşüttüm diye düşündüm. Attım gördüklerimi zihninim en derin tarafına.
Sonra ne oldu?
O derin taraf beni kendine çekti. Bir türlü kurtulamıyordum. Sorgulamaya başladım. Ben entelektüel oldum ama ne oldum? Ne olduğumu bir türlü çözemiyordum. Fırtınalar arttı, dalgalar kabardı, ben çırpınmaya başladım. Bir sahil bulup atmalıydım kendimi. Boğulacaktım. Sonu gelmez bir denizde boşuna kulaç çekiyordum. Hâlbuki denizin kıyı tarafı daha güvenli ve daha dingindi. Ben ise maceraya kapılmış, ortada kalmıştım. Artık takatim yetmiyordu. Sahile yakın dingin yerde durmak en akıllıcaydı. Oradan denizi anlamak ve anlamlandırmak da daha kolay ve mümkündü.
-Yani?
-Yanisi yok oğlum! Entelektüel olmaktan vaz geçtim. Kendim olmaya karar verdim. 
-İşte bu! 

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar