5 Mayıs 2019 Pazar

Şeyh

Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Yeni dönmüştüm memlekete. Hatırımda kaldığı kadarıyla bir yaz günüydü. Gündüz sıcaklığının tavan yaptığı günlerdi. Akşamların serinliği dışarı çıkmanın cazibesini de artırıyordu. Böyleydi Anadolu bozkır havası. Gündüz kavurur, akşam savururdu. Hele gençler, akşam oldu mu, evde duramaz bir yerlere savrulurdu. Eee, ne diyelim serde gençlik var. Böyle günlerde evlerin dışı içinden cazip olurdu. Evde olanlar bile evin içinde değil, dışında otururdu. Her evin küçük de olsa bir bahçesi veya hayatdenilen bir dış yaşam alanı vardı o zamanlar.

Üç beş kafadar arkadaş bir olduk birlik olduk aktık sokaklara. Sokaklara dedimse serseri bir akış değildi. Bir hedefimiz ve görme merakımızı celbeden bir olay vardı. Arkadaşım, komşu bir evde o gün bir zikir meclisi olacağını söyledi. Herkese açıktı ve biz de gidebilirdik. Doğrusu o güne kadar hiç zikir meclisinde bulunmamıştım. Kulaktan dolm bilgilerim vardı, ancak görmek başka bir şey olmalıydı. Eskiler ne demişler “görmek duymak gibi değildir”. Duymak salt bilgi; görmek ise, daha ileri bir kesinlikti. Bunun daha ilerisi ise, yaşayarak tecrübe etmekti.
Gidişimiz bütün  bu hedefleri gerçekleştirmeye matuftu. Görecektik ve zikir meclisine katılmak suretiyle olayı yaşacaktık. Bu da bizi bir hayli heyecanlandırıyordu. Adımlarımızı sıklaştırıp bir an önce varmak için acele yürüdük. Vardık eve. Bizi güler yüzle karşıladılar. Bir apartman dairesiydi. Aslında bu tür meclisler için çok da müsait bir yer değildi. Demek ki insanlar eskiden birbirlerine  daha bir katlanabiliyorlardı. Komşularının şikayetçi olmaması da bunu gösteriyordu. Zira O kadar insanın bulunduğu  evde gürültü olması kaçınılmazdı. 
Girdiğimizde sofralar kurulmuştu. Sofra dedimse hepsi topu iki çeşit yiyecek vardı. Anadolu’nun meşhur arap aşı. Tam ortasında bol baharatlı canım tavuk çorbası. Aslında bu, bir kış yemeğiydi. Ama bazen nispeten serin yaz gecelerinde de yenilebiliyordu demek ki. Herkes kaşığına aldığı yağsız pişmiş hamuru bol baharatlı tavuk çorbasına batırıyor ve deyim yerindeyse ağzına dokundurmadan boğazından midesine  gönderiyordu.  Çünkü o lokmayı çiğnemek hem zevksiz hem de o yemeğin adabına aykırı idi. 
Hoşça sohbetler eşliğinde yemek yenildi, sofralar çarçabuk kaldırıldı. Şeyh efendinin huzurunda toplandı.  O ana kadar şeyhin kim olduğunu anlamamıştım. “Aha, bu da ne?” dedim içinden. Sesli söylediğimi zannederek birden ağzımı kapadım.  Bir de baktım ki, ne göreyim, şeyh denilen kişi, benim yedi yıl okuduğum okulun yanıbaşında bulunan caminin müezzini. Yedi yıl o okula gittim geldim, o mescitte namaz kıldım, ama hiç bir şeyhlik emaresi hissetmedim bu adamda. Ta bugüne kadar...
Zikir başladı. Hem de büyük bir tempoyla. Sonradan öğreniyorum ki, bu bir Kâdirî zikriymiş. Epeyce hareketli bir zikir meclisi. En çok dikkatimi çeken müritlerin son derece hareketli tavırlarına karşın şeyhin aynı oranda sakin olması. Hatta biraz aşırı gidenleri yüz mimikleri ve bakışlarıyla  sakinleştirmesi. Zikir havasına kendimi çok verebildiğimi söyleyemem. Bel ki benim tabiatıma uygun değildi. Ama zikir çekenlerin uyumundan ve şeyhin sakinliğinden çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. 
Hareketli zikir bitti, herkes sakinleşti ve buldukları boşluklara oturdular. Ardından usul öyleymiş, ders alacak olanlar teker teker gelip diz üstü vaziyette şeyhin huzurunda durdular. Tarikat dersi alacaklardı. Günlük neyi, ne kadar ve ne zaman yapmaları gerektiği hususunda şeyhin tavsiyeleri oldu.
Sonunda şeyh, ders alanlara döndü. Gözünü gözlerine dikti. Çok önemli şeyler söyleyeceği belliydi. Ders almamıştık ama biz de dikkat kesilmiştik.  Şöyle etrafıma bakındım, herkesin gözü adeta şeyhin üstüne mıhlanmış gibiydi. Yaşlısı genci hasılı herkes onun ağzından dökülecek kelimelere odaklanmıştı. Tane tane konuşmaya başladı. Bütün sözleri yeni ders alanlara söylüyordu ama ara sıra da gözlerini bütün cemaatin üzerinde gezdirerek sanki kızım sana söylüyorum gelinim sen de işitder gibiydi.
-Kardeşlerim! İlk dersinizi alarak bu aleme ilk adımınızı atmış bulunuyorsunuz. Bu alem dedimse sakın başka bir aleme intikal ettiğiniz vehmine kapılmayın. Hepimiz Allah’ın yarattığı alemin birer küçük unsurlarıyız. Ne var ki, Rabbim bizlere akıl vermiş, irade vermiş; göz, kulak, burun gibi duyular vermiş;  yol göstersin diye peygamberler göndermiş; dağların altından kalkamadığı bir sorumluluğu da, bunca nimetin külfeti olarak sırtımıza yüklemiş... Niye mi? Eh, bu kadar nimete bir şükrümüz olsun diye... Hatırlayalım da, bunca nimete nankörlük etmeyelim diye... 
-Bu alem dediğim, hal alemi. Hal alemine giren anı yaşar. Çünkü elindeki tek sermayesi içinde bulunduğu andır. Geçmiş elinden kaçmış, gelecek eline geçmemiş. Sufi, elinde olanın kıymetini bilendir. Aslında bütün insanlar böyle olmalı değil mi? Geçmişe takılıp kalan, geleceğin hayaline kapılan elindeki anı kaybetmeye mahkumdur.    
-Kardeşlerim! Siz bu yola girdiniz ya, sakın diğer mümin kardeşlerinizin yolundan ayrıldığınızı zanetmeyin. Bütün müminler aynı yoldadır. Sizin onlardan farkınız, aynı yolda kendinize uygun bulduğunuz ve içine girdiğiniz bir kafile içinde bulunmanızdır. Kendinize bir yol gösterici seçmişiniz ve onun kılavuzluğunda daha emin hedefe uluşacağınızı düşünüyorsunuz. Bu onların ulaşmayacağı anlamına gelmez. Şunu da unutmayın: Bu dünya imtihan meydanıdır. Herkes, istisnasız Yüce Allah’ın sınamasına tabidir. Mürşit bildikleriniz de.  O yüzden kafileye girdik diye, ne oldum delisine dönüp kendinizden geçmeyin. Kulağınız mürşitte, gözünüz yolda olsun. Ya mürşit bildiğiniz, sizi yoldan çıkarır da yanlış yola sokarsa ve ancak ölüm meleğiyle karşılaştığınızda kendinize gelirseniz, ne yaparsınız? Hiç bir şey? Öte dünyada “ben bu adama tabi olmuştum, o beni yoldan çıkardı” demeniz de bir fayda vermez. Fravun ve yanındakilerin durumuna düşmemek lazım. Mürşide bağlanın ama gözünüzü de yoldan ayırmayın! Eskilerin dediği gibi “bu yolun haramîleri çoktur”. Hakikî ile haramîyi ayırt etmek size düşer. Son pişmanlık da fayda vermez. Allah aklı ve fikri boşa mı verdi size? Aklınızı kullanın, kafanızı çalıştırın, iradenizi de kimseye kiraya vermeyin. Bakın sahabî efendilerimize, nasıl titizleniyorlar? Olacaksanız onlar gibi olun!
-Kardeşlerim! Burasını bir okul gibi düşünün. Dersinizi yaparsanız, sınıfı geçersiniz; yapmazsanız sınıfta kalırsınız. Biz de kayıt silme yoktur. Kalbinizde iman, gönlünüzde Kur’an; kıbleniz Kabe, yolunuz müstakim olduğu sürece ders yapsanız da yapmasanız da kapımız her daim size açıktır. 
-Kardeşlerim! Sakın cemaatten ayrılmayın. “Cemaat de nedir?” diye soruyorsanız. Bilin ki, cemaat, Ulu Peygamber’in sünneti üzere, O’nun ve kutlu dostlarının yolundan gidenlerdir. Aman ha, cemaati küçültüp de şu küçük halka olarak görmeyin. Müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin her zaman yanında ve yolunda olun. Tarikata girdik diye aykırı ve ayrıksı insanlar olmayın. Kalbinde zerre miktarı iman olan bir mümine O Ulu Peygamber sahip çıkarken biz kim oluyoruz da mümin kullar arasında ayrım yapıp, yargılayıp haklarında hüküm veriyoruz? Yüce Allah bizleri böyle cüretkarlıktan korusun kardeşlerim. 
-Vakit buldukça derslerinizi yapın. Ders yapacağız diye kendinizi, ailenizi, akrabalarınızı, komşularınızı ve mümin kardeşlerinizi ihmal etmeyin. Farz namazları camide, nafile ibadetleri evde ve imkan ölçüsünce kendinizle başbaşa yapın. Yani yaptığınız nafile ibadetler, Rabbinizle aranızda kalsın. Ben bile bilmeyeyim. Çünkü benim için değil, Allah için ibadet yapıyorsunuz. Unutmayın ki, bu dersler nafile kısmına girer. Sakın Allah’ın farz kıldığı ibadelerle kıyaslamayın. 
-Din kolaylıktır. Hakka vasıl olmak için üzerinde gidilen düz ve doğru bir yoldur. Tasavvuf bu yolda bir kılavuz eşliğinde gitmenin bir usulüdür. Kılavuzu da usulü de değiştirmek isterseniz, bu sizin bileceğiniz bir şeydir. Kalbinde iman olduğu sürece burada kalanı da, gideni de kardeş biliriz. Yoldan çıkmak üzere olanın elinden tutar, yolda kalanın yanında oluruz.
-Kardeşlerim! Hangi meslekte olursanız olun, erbanın en iyisi olun. İşçiyseniz patronunuzun, patronsanız işcinizin hakkı üzerinizde kalmasın. Terziyseniz en güzel ve en sağlam elbisiyi yapın. Ulu Peygamber’in buyurduğu gibi “Bizi aldatan bizden değildir”.  Günde yüz rekat namaz da kılsanız, bin kere Allah da deseniz; ahlakınız Kur’an, yolunuz Sünnet olmadıkça pek bir işe yaramaz. Boşa zahmet çekmeyin. Maden bu kadar zahmeti çekiyorsunuz, o halde kendinize çeki düzen verin.
-Hiç bir müslümandan selamı esirgemeyin. Hiç bir insana hor bakmayın. Yaptınız nafile ibadet ve zikirlerle üstün olduğunuz vesvesesine kapılmayın. Kimin üstün olduğu veya olacağı, yarın Hak huzurunda ortaya çıkacaktır. Çünkü Allah sizin kalbinize bakacaktır. Ben veya başkası hiç kimse sizin kalbinizi bilmez. Orası bize kapalıdır. Biz sizlerin dış görünüşünüze ve dışa yansıyan davranışlarınıza ancak muttali oluruz.  Bütün insanları kandırabilirsiniz, ama Allah’ı asla!
-Yolunuz açık, yoldaşınız Allah’ın desteği olsun... Rahmet eli üzerinizde, nusret eli ardınızda bulunsun... Kur’an ışığınız, zikir hatıranız, dua gücünüz olsun... Sünnet yolunda ve sevâd-ı azam olan cemaat içinde olasınız her daim...
-Son sözümüz alemlerin Rabbi Yüce Allah’a hamd ve şükür olsun...
Haspolat / Lefkoşa
26 Şaban 1440 / 1 Mayıs 2019

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar