Bir
İlahiyat Kızılelması: Araplara Dinlerini Öğretmek!
Prof.
Dr. Şaban Öz
Bizim orada [Doğanyol] Bıyıklı Salih diye biri vardı. Rahmetli bir gün gelip enişteme “Osman” diyor “Araştırdım seninle biz amcaoğluyuz!” “İyi” diyor eniştem ama sormadan da edemiyor Salih Dayının günahı kadar sevmediği birinin adını vererek “Biz onunla da akrabayız, o zaman sen de onunla akraba oldun demektir!” Salih Dayı biraz durup, “Yok be emmeoğlu o kadar da düşmedik” diyor…
Efendim, “Araplar bu dini
bilmiyor”, “Araplar bu ayeti doğru anlamamış”, “Araplar düşünmüyor”, “Araplarda
eleştirel düşünce yok”, “Araplarda ilim kes-kopyala-yapıştır”… Hadi itiraf
edin, bunlardan en az birini duymuşsunuzdur! Hatta hatırlayın yakın zamanda
ilahiyat camiasında “gemi azıya alan” bir güruh, işi “Peygamber de Kur’an’ı
anlamamış olabilir”e kadar ulaştırmıştı! Tövbe hâşâ Peygamberin anlamadığı yerde
Arapların adı mı olurmuş (!)
Eyvallah! O zaman şöyle
yapalım: “Tenkit ettiği hadisin metnini oku!” “Arapların anlamadığı ayetin
metnini oku!” Yok! “Efendim zaten gerek de
yok, çünkü o hadis uydurma!”, “Efendim, biz ezberci eğitime karşıyız”, “Efendim
okumak marifet mi?”!!
Sonuç: Araplar dinlerini
bilmiyor! E o zaman, öğretelim ağabey!
Hatırlayın sağda solda
açılan “Arapça İlahiyat”ları! Arapların dilini öğrenip onlara dinlerini
öğreteceğiz! İnşallah, maşallah, çokça da âmin…!
“Onların açılış amacı o
değildi”
Neydi?
Arap dünyasına ilahiyat
birikimini taşıyacak öğrenciler yetiştirmekti!
Çok güzel!
Peki, Arap dünyasına
ilahiyat birikimini taşıyan kaç hocan vardı ki, öğrenciler yetiştirecekti? Bu
fakültelerde kaç ders yüzde yüz Arapça yapılıyordu acaba? Lise düzeyi Arapça
metin okuma “çalışmalarını” sayarsak %40!
“Kral çıplak” edebiyatı
yapmayacağım! Ama kabul edelim ki, Türk İlahiyat birikiminin sınırları
Türkiye’nin yüzölçümüyle (gönül coğrafyamız bile değil) sınırlı! Türkçe okunan
bir dil değil! Türkçe İslamî ilimlerin dili değil! Türkçe yazdığınız hiçbir
şeyin ne Batı’da ne Doğu’da ve hatta ne ülkemizde bir karşılığı var!
10 yıldır ülkemizde neredeyse
bütün ilahiyat fakültelerinde Suriyeli akademisyenler var. Hiç şahit oldunuz
mu, birinin bir gün gelip bir hocaya bir şey sorduğuna? Sormaktan vazgeçelim,
Türkçe bir kitap veya makale okuduğuna şahit oldunuz mu? Tamam, biraz daha
aşağı çekeyim: zorunluluk halleri hariç yazdıkları makalelerde, kitaplarda
“bizimkilerin” çalışmalarını referans olarak verdiklerini gördünüz mü?
Görmedik! Görmediniz!
Görmeyeceğiz!
1994 yazında Arapça için
Şam’da iken tanıştıklarımızın ilk sorusu “Müslüman mısınız?” oluyordu! Hatta
dondurmacının biri, Müslüman olduğumuzu öğrenince sevinçten bir topak dondurma
fazla koymuştu külahlarımıza! Şimdi bu fikrî zeminden gelen arkadaşlar, bizden
“din öğrenecekler!”
Eğmeden, bükmeden, dümdüz
söyleyeyim: “Araplar mevâliden din öğrenmez”!
Sadece Türklerden değil,
Farslılardan, Pakistanlılardan da öğrenmezler!
“Resulullah’ın adı
hutbede anılınca bazıları boyunlarını uzatıyordu” diyerek hutbede Resulullah’ın
adını zikretmekten vazgeçen bir zihin dünyasının velev ki asırlar geçmiş olsa
da değişmeyeceğini bütün iddiasıyla birlikte söyleyebiliriz.
Efendim Fuat Sezgin!
Yapmayın Allah aşkına,
Araplar merhum üstadı Türkçe yazdıklarıyla değil, Almanca yazdıklarıyla Arapça
çevirileriyle tanıdılar, kabul ettiler! Zorunluluk hali dışında kabul etme de
yanlış anlaşılmasın “din öğrenme” değil, farklı bir yorum arayışına mebni bir
kabul etme!
Geçenlerde burada
yaşadığım bir olayı paylaşayım; İlk Siyer
Kaynakları’nın Arapça çevirisi bitince dedik bir daha dil kontrolü
yaptıralım. Burada görevli bir Arap Hoca ile konuştuk, “tamam” dedi. Bir hafta
sonra vazgeçti. Konuştuk, “Neden isminin çalışmada yer almasını istemiyorsun?” “Bu
çalışmada sahabenin hata yapabileceğini söylüyor” “Sahabe masum [günah
işlemekten korunmuş] mu?” “Yok değil” “E o zaman? Oryantalistlerin bile kitaplarını
çeviriyorsunuz buna niye itiraz ediyorsunuz?” İşte tam bu sırada o tarihsel
zihin kodu devreye girdi: “Onlara ilim için bakıyoruz ama bu eğitim için!”
Aslında müthiş bir itiraf: Referans için, farklı bakış için kabul ederiz ama
sizden öğrenmeyiz!
Yine iddialı bir ifade
olacak ama “Arapların bizim çalışmalarımızı Batı üzerinden kabul etmeleri çok
daha kolay olacaktır”
Kısacası Araplar diyorlar
ki, “O kadar da düşmedik emmoğlu!”
Efendim onlar da mahrum
kalır, çok mu lazım, aman almasınlar…
Adamlar, eksikliğimizi
şimdiye kadar hissetmediler, muhtemelen bu şekilde devam ederse birkaç yüzyıl
daha hissetmeyecekler!
O zaman önümüzde iki
seçenek var; ya geçen bir yüzyıl boyunca olduğumuz gibi kendimiz çalıp kendimiz
dinleyecek, kavgalarımızla akademinin şanını kurtaracak, müthiş tespitlerde
bulunup harika tezler üreteceğiz ya da ürünlerimizi “test edilebilir” hale getirip
uluslararası arenaya arz etmenin yollarını arayacağız!
Yeterince kendi kendimizi
eğlendirdiğimizi düşünüyorum. O yüzden ikinci seçenek önümüzdeki tek yol gibi
duruyor!
O zaman çözüm?
“Efendim, Arap hocalar getiririz,
öğrencilerimize Arapçayı öğretiriz, onlar yetişir, üretir, çevirir….” Sahi ne
demişti Hoca Nasreddin, “Peşin parayı görünce nasıl da gülersin”!
Aslında hepimizin bildiği
tek yol var: Çeviri hareketini başlatmak!
İngilizce, Fransızca,
Almanca ve Arapça…
Türk Beytü’l-Hikme’sini
kurmak!
Bir üniversite
bünyesinde…
Bize ait olan kaliteli
her yayını, mezhebine, düşüncesine bakmaksızın çevirmek!
Yüzyıllık devasa Türk
ilahiyat birikimini dünyaya taşımak!
Ulaşılabilir,
erişilebilir, anlaşılabilir bir şekilde…
Veya biz böyle de
mutluyuz mu desek…
[Not: “Akıl vereceğine
yapsana” diyen olur mu bilmiyorum ama yakın zamanda bunun için bir iki kapı
çaldığımda benimle güzel eğlenmişlerdi. Başvurumu önce Atatürk Dil ve Tarih
Kurumuna sonra Türk Lehçelerine en sonunda da Diyanet’e gönderdiler. Diyanet de
çok uzatmadan “zaten biz yapıyoruz” deyivermişti!]

Hocam kalemine sağlık. Alanda dünyaya referans olacak eserlerin tercüme fikri en azından buradaki birikimin farkına varılması açısından önemli bir başlangıç olabilir.
YanıtlaSilM.Yaşar