Ebû Ömer b. Dâvud
Hayattan daha etkili bir öğretmen olmasa gerektir. Ebeveynlerimizin, öğretmenlerimizin, büyüklerimizin öğütleri anlamlı ve haklı olsa da çoğu zaman hayatımızda karşılık bulamıyor. Nasihatler deneyimlerle perçinlenince daha anlamlı hale geliyor.
İlk defa camiye ne zaman gittiğimi dindar bir çevrede güçlü dinî duygularla ne zaman karşılaştığımı hatırlamıyorum. Ama böyle bir ortamda doğduğum kesin. O zamandan bugüne birçok nasihatle, dinî tehdit ve mükâfat vaadiyle dolu konuşmalar dinledim. Bazen bunların muhatapları arasındaydım, ama çoğu zaman şahit olarak söylenenleri dinledim, gördüm. Sonuçta din adına tehdit ve mükâfat vaatleri peşin alışveriş değildi. İnsanlar inansalar da genellikle kestirilemeyen vaatler yerine peşin kazancı tercih ediyorlar. Ayrıca ahlaksızlığa mazeret oluşturacak birçok yol da var. Tövbenin istismar edilmesi gibi…
Yıllar önce “çorba parası” diyerek yoldan geçen kamyonculardan
5-10 lira toplayıp bunu günlük hatırı sayılır bir kazanca çeviren dini bütün
görünen bir memurun, parayı alırken helallik aldığını söyleyerek aldıkları
parayı rüşvetten çıkardıklarını duymuştum.
Öte yandan görünürde inandığını söyleyen hatta bunu riya
derecesinde insanların gözüne sokan, başkalarının dinî özelini beğenmediğini
söyleyerek kendisini dini bütün bir insan olarak sunan hatta dinin endazesi
edasıyla konuşan birçok kişinin çıkar söz konusu olduğunda dinin sabitelerini
ezip geçtiklerini gördüm. Ahlakı kullanarak ahlaksızlık, emanet ve güven
duygusunu kullanarak hırsızlık yapanları duyuyor ve maalesef şahit de
olabiliyoruz.
Bir kişinin ahlaksızlığını, bir diğerinin hırsızlığını
başkasının bilmemesi onun eylemini temize çıkarmaz. Hırsız hırsızdır, ahlaksız
da ahlaksızdır. Başkalarının bilip bilmemesi çok önemli değil. Ancak
bilinmemesi ona kendini ahlaklı ve emin göstermesi için gerekçe
oluşturabiliyor. Dahası riva ve münafıkça bir tutumu zırh olarak kullanmak
istiyor. Neticede güvene dayalı açılan kredi, istismar hususunda insana cesaret
veriyor. Başkalarını kandırabileceğini düşünen insan münafıkça bir tutumu
karakter haline getirebiliyor. Bu kişinin kendisini dinî konularda endaze
olarak göstermesinin önemi yok.
Bizi kandıran ve yanıltan en önemli zaaflarımızdan birisini
oluşturan dinin dayandığı güven duygusu olsa gerektir. Güven duygusunu mebzul bir
şekilde başkalarının emrine amade etmemek lazım. Bi-namuslara namuslu muamelesi
yapmak onları namuslu yapmaz.
Bunlar deneyimlerimizin ve zamanın öğrettikleri…
Kötüleri engellemek için âdil bir kanun da gerekiyor.
Toplumu ahlakla yönetmek mümkün mü? Soruyu “Bu sorun dinle çözülür mü?” şeklinde de sorabiliriz.
Kısmen evet… Bazı insanları inançları frenleyebilir. Ama bir yere kadar… Toplumu
gücünü adaletten alan kanun ve yaptırımlarla yönetmek lazım. Bununla birlikte
bu da kötüleri ve kötülüklerini tamamen yok etmeyecektir. Gerçekçi hedef,
kötüleri toplumun genel yapısına zarar verebilecek düzeyin aşağısında tutmak…
Ancak bugün kötülük daha görünür durumda maalesef…

0 yorum:
Yorum Gönder