Fetihlerle Genişleyen Tarih Yazım Kültürü - I
Prof. Dr. Cahit
Külekçi
İslâm medeniyetinde tarih yazımının gelişmesi fetihlerle genişleyen siyasî sınırların nasıl anlaşılacağı sorusuyla yakından ilişkilidir. Müslümanlar Şam, Anadolu, İran, Asya ve Mısır'a ulaştıklarında karşılarında köklü devlet gelenekleri, farklı inanç toplulukları ve yüzyıllar boyunca biriktirilmiş bilgiler buldular. Bu karşılaşma Müslümanların geçmişi anlatma biçimlerini etkiledi ve kayda geçirilmesi gereken olayların kapsamını büyüttü.
Hicaz'da Hz. Peygamber'in (as) hayatı etrafında oluşan hafıza giderek
hükümdarların, şehirlerin ve toplumların geçmişini içine aldı. Böylece fetihler
Müslüman tarihçilere hem yeni temalar/konular kazandırdı hem de başka
medeniyetlerin tarih yazım tecrübelerine erişim sağladı. Fetihler sürecinde
devralınan miras Müslümanların kendi dinî ve toplumsal ihtiyaçları
doğrultusunda yeniden işlendi. Bu çerçevede İslâm tarih yazıcılığının geniş bir
medeniyet faaliyetine dönüşmesi, bu karşılaşmalar üzerinden açıklanması
mümkündür.
Takdir edilmelidir ki ilk dönem Müslümanların geçmiş bilgisi büyük ölçüde
kabilelerin soyları, savaşları ve şiirleri çevresinde genelde şifahî usulle korunuyordu.
Eyyâmü'l-Arab’a dair anlatılar, toplulukların mücadelelerini hatırlatıyor,
nesep bilgisi aidiyetin sınırlarını belirliyordu.
İslâm'ın doğuşuyla birlikte bu hafızaya yeni bir zaman ve insan anlayışı da
eklenmişti. Zira Kur'ân kıssaları önceki toplumların tecrübelerini ahlâkî
sorumlulukla ilişkilendirerek geçmiş üzerinde düşünmeye çağırıyordu ve bu çağrı
dahi o dönemki tarih yazıcılığının dönüşümüne işaret etmekteydi.
Öte yandan Hz. Peygamber'in (as) tebliği, hicreti ve Medine'deki
faaliyetleri de sahabenin bizzat şahit olduğu olayların korunmasını gerekli kılmıştı
ve böylece tarihî merakın merkezine yakın zamanda yaşanmış ve dinî hayatı
doğrudan etkileyen gelişmeler yerleşti. İşte fetihler sırasında karşılaşılan
birikimin benimsenmesini kolaylaştıran zemin de tam burada oluşmuştu. Gerçekte
de Müslümanlar, genişleyen coğrafyaya kendi hatırlama alışkanlıklarını da
taşıyorlardı.
Müslümanlarda okuma ve yazma kültürünün mutlak dayanağı vahiydir. Nitekim
tarih yazıcılığı konusundaki gelişmelerin zihnî temelinde de vahyin bilgiye
verdiği değer vardır. Alak Sûresi’nin ilk âyetlerindeki okuma emri ve hemen
devamında yer alan kaleme yapılan vurgu, öğrenmeyi insanın yaratılışı ve
sorumluluğuyla birlikte ele almaktadır. Buradaki hitabın vahye ait olduğu
açıktır. Hz. Peygamber'in (as) uygulamaları ise bu yönelişi toplumsal hayatta
görünür hâle getirmektedir.
Yazının/kitâbetin vahyi korumakta, haberleşmede ve anlaşmaları/vesikaları
kaydetmekte kullanılması bilginin kalıcı bir biçimde aktarılmasına imkân
sağlamıştır. Bu çerçeveden bakıldığında okuma ve yazma, Müslümanların dünyayı
tanıma çabasında birbirini tamamlayan faaliyetlerdir. Geçmişin bilgisi de bu
bağlamda aynı çabanın içinde yer bulmaktadır. Vâkıa insan öğrendiğini kayda
geçirdikçe kendi ömrünü aşan bir hafızanın oluşmasına katkı sunar.
Hz. Peygamber'in (as) yazmaya ilişkin teşvikleri somut rivayetlerde de açıkça
görülebilir. Abdullah b. Amr, kendisinden duyduklarını kaydetmek konusunda
tereddüde düştüğünde Resûlullah'tan yazmayı sürdürmesini isteyen bir cevap
almıştır.
Mekke'nin fethi sırasında yapılan konuşmanın Yemenli Ebû Şâh için yazıya
geçirilmesi de doğrudan bir kayıt talebinin karşılanmasıdır. Bu iki örnek,
işitilen bilginin korunmasında yazıya ivedilikle başvurulduğunu gösterir.
Şu var ki tüm bu aktardıklarımızdan modern anlamda kurulmuş bir tarih yazım
metodolojisi çıkarılamaz. Bununla birlikte sözün kaybolmasını önleme ve
başkalarına ulaştırma iradesi de açıkça görülür. Sonraki kuşakların hadisleri,
biyografileri ve fetih haberlerini derlerken ihtiyaç duyacakları kayıt anlayışı
için bu uygulamalar anlamlı bir başlangıç sunmaktadır. Dinî teşvik ile
tarihçilik arasındaki ilişkiyi bu düzeyde kurmak gelişmenin aşamalarını daha
anlaşılır kılacaktır.

0 yorum:
Yorum Gönder