30 Mayıs 2023 Salı

“Uhud” Hayatımızın Neresinde? Biz “Uhud’un” Neresindeyiz?


“UHUD” HAYATIMIZIN NERESİNDE? BİZ “UHUD’UN” NERESİNDEYİZ?[1]

Doç. Dr. Cuma Karan

“Bizim Uhud’umuz neresi? Ve biz Uhud’un neresindeyiz?” soru ile başladık yazımıza. Uhud, tek bir dağ silsilesi olarak Medine’ye, 5 kilometrelik yani bir saatlik yürüme mesafesinde coğrafi bir mekân.  Bedir gazası/savaşında mağlup olan müşriklerin intikam almak amacıyla Müslümanlarla karşı karşıya geldikleri bir yer. Bu yer Kur’ân-ı Kerîm’de ve İslam tarihinde kendisinden çokça bahsedilen, Müslümanların yüze yakına şehit verdiği, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden bahsedilen ve Hz. Peygamber’in: “Biz Uhud’u’ severiz o da bizi sever” dedikleri salt bir coğrafi mekân mı?  Veya geçmişte yaşanmış ve bitmiş tarihi bir vakıa mı? Dinlerin ilahi mesajlarını, semboller ve mekânlar üzerinden verdiği bilinen bir hakikattir. Tarihte de insanlar duygularını, inançlarını ve amaçlarını aynı şekilde semboller, mekânlar ve figürler üzerinden ifade etmişlerdir. Küçük bir kara parçasının bile, nice büyük devletleri karşı karşıya getirdiği, değer yüklenen bir sembole hakaretin ise aynı şekilde devletleri savaşın eşiğine getirdiği tarihi bir gerçektir. Bu değişmez tarihi gerçek, dün de öyle idi, bugün de öyle, yarın da öyle olacaktır. Yani nesneler, mekânlar ve semboller üzerinden verilen mesajlar hep var olagelmiştir.

Bu anlamda baktığımız zaman da Uhud; birçok sembolü, mesajı içinde barındıran, üzerinde zamanın ve tarihin sınırlarını taşıyan bir savaşın gerçekleştiği yerdir. 24 Mart 625’te fiili olarak bitmiş bir savaş olmakla beraber, mesajlarıyla zamanın devam ettiği süre içerisinde bütün içeriğiyle devam eden doğrudan veya dolaylı olarak Kur’ân-ı Kerîm’in 100’e yakın ayetine konu olmuş adeta sembol bir savaştır. Allah ve Resulü de bu savaş üzerinden Müslümanlara ve insanlara kıyamete kadar mesaj vermektedir. Böylesi bir savaşı; bitmiş, tarihe karışmış, sıradan bir olay olarak kabul edebilir miyiz? Devletlerin tarihinde, taşıdığı değer ve yüklendiği misyon itibariyle önemli savaşlar ve önemli günler vardır. Bu önemli değerlerin unutulmaması için her sene, sembolik anmalar ve törenler yapılır ya, işte Uhud Savaşı da bu anlamıyla unutulmaması gereken kadim bir sembol ve her daim anmamız/anlamamız gereken tarihi bir zaman dilimidir.

Uhud’un neresindeyiz? Veya sembolleştirerek soralım; bugün Uhud, hayatımızın neyini ve neresini temsil eder?  Zira orada dikkat çeken kavramlar, öne çıkan mekânlar, önem atfedilen eylemler ve dikkat çekilen isimler vardır. Uhud sadece bir dağ mıdır? Yoksa, yüzlerce ayete konu olan ve o kadar da şehide şahitlik yapan bir makber, bir dava mıdır?  Kur’ân’ın bu kadar gündemini meşgul eden bir olayın sıradan bir savaş olduğunu düşünebilir miyiz? Öyle ise sorumuzu tekrarlayalım; “Uhud Savaşı” hayatımızın neresinde? Veya biz onun neresindeyiz?

 Uhud'da Cebel-i Rumât dediğimiz Okçular/Ayneyn tepesi vardı, hayatımızın Okçular tepesi neresidir? Ayneyn tepesinde bizim okçularımız kimlerdir? Kimleri takip ediyor ve gözetliyoruz? Dostlarımız, kardeşlerimiz gibi düşmanlarımız da belli midir?

Hz. Peygamber’in Uhud’da konumlandırdığı ordu ile, elbette hedeflediği bir amaç vardı. Bugünkü hayatımızda o savaştaki yerimiz neresidir?  Okçu muyuz?  Piyade miyiz?  Yoksa tereddüt geçiren, kalbi tam mutmain olmamış şüphe ordusunun birer neferi miyiz?

         Yahut yaşlı ve engelli haliyle “gidişi var dönüşü yok, ancak ölüm ancak şahadet, ölümü dirimi Medine’ye döndürme Allah’ım!” diyen Amr b. Cemûh muyuz?  Yoksa Abdullah b. Übey ile dönen grubun mensubu muyuz? Yahut ganimet umudu ile savaşa katılan ancak dağılma anında Medine’ye kaçıp Ebu Süfyân’nın affı için Abdullah b. Übey’den şefaat bekleyenlerden miyiz?

Acaba Hz. Peygamber Efendimiz’in etrafında kenetlenen, ölümüne sözleşen; Talha’lar, Ali’ler, Sa’d b. Ebi Vakkas’lardan mıyız?

Evlendiği ilk gecenin sabahında Hz. Peygamber’in çağrısıyla Uhud’a koşarken gusle vakit bulamayan Hanzala mıyız? Yoksa bir gün öncesinden Uhud’a gelip çukurlar kazan ve Hz. Peygamber’in düştüğü o çukurların sahibi Hanzala’nın babası Amr b. Râhib miyiz? Veya Hanzala’nın kayınbabası olan Hz. Peygamber’i düşmanla baş başa bırakan Abdullah b. Übey b. Selül müyüz? Babası ve kayınbabasının düşman olduğu Hz. Peygamber’e hayatını feda eden Hanzala’ya ne kadar yakınız?  Gusle vakit bulamadan savaşa koşarken biz bugün gusül ve abdestli halimizle hangi savaştayız?

Hz. Peygamber, 15 yaşından küçük oldukları için 14 genci Uhud yolundan Medine’ye geri çevirmişti; “Medine ve kadınlardan siz sorumlusunuz” deyip onları onore etmişti. Sahi, bugün gençlerimizin Uhud’u neresi? Veya onlar Uhud’un neresindeler? Gençlerimiz nereye koşuyor? Ve gençlerimizi onore edecek Uhud’a bedel bir “Medine Savunmamız” var mı? şikâyet ettiğimiz gençlere bugünün şartlarında ne önerebiliyoruz?

Dağılma ile Uhud dağ eteğinde savaşma yerine onun eteklerine kaçan sath-ı müdafaa yerine nefsi müdafaa’ya yönelen neferlerden miyiz? Sahi, Uhud bir dava ise biz bu davanın neresindeyiz? Daha doğrusu, bizler için Uhud bir dava mı? Davanın merkezinde o gün Hz. Peygamber idiyse bugün Hz. Peygamber’in davası hayatımızın merkezinde mi? Ya da neresinde?

Mesela Uhud Savaşı ile ilgili yüze yakın ayetten biri olan şu ayet bize bir şey hatırlatıyor mu acaba? “O zaman siz dönüp hiç kimseye bakmadan yukarı doğru çekiliyordunuz; peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu, kaybettiklerinizin ve başınıza gelenlerin üzüntüsüne katlanabilmeniz için (söz tutmamanıza karşılık) Allah size tasa üstüne tasa verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Âli İmrân, 3/153)

         Evet, Uhud'da dikkat çeken isimler vardı. Bu isimlerden biri de Seyyidu’ş Şüheda olan Hz. Hamza idi.  Hz. Hamza, İslam ordusunun ganimetten dolayı okçuların mevziyi terk etmekle dağılma sürecine düçar olması üzerine: Allah’ın Nebîsi’ne itaat etmedik, Ebu Süfyan’a fırsat verdik, yeterince davana hizmet edemedik deyip oruçlu ağzıyla af dileyerek şehadete koşan Hamza mıyız? Yoksa bunun edebiyatıyla işi yürütenlerden miyiz?

Hz. Hamza’nın kesilmiş, parçalanmış bedenini gören Hz. Peygamber’in intikam sözü üzerine inen ayet, intikamda bile adaleti emrederken normal günlük hayatta bile acaba adaletle aramız nasıl? Sahi tanışıyor muyuz adaletle? Yoksa adliyeye gidince mi aklımıza geliyor? Serlevhamızda; “Adalet mülkün temelidir.” ifadesi yazılıdır, güzel de acaba mülkümüzün temelinde “adalet” var mıdır?

Allah Resulü: “Bu kılıcın hakkını kim verecek?” diye sorduğunda “hakkı nedir ya Resulullah?” sorusu üzerine Allah Resulü; “hakkı kırılıncaya kadar elinden düşmemesi” dedikten sonra; “ben alayım diyerek düşmanın safını darmadağın eden ve daha sonra da az kişiyle ölümüne Hz. Peygamber'i koruyan Ebû Dücâne mıyız?

         Allah Resulünün vücuduna gelen oklara siper olan Talha gibi bugün onun davasına gelen saldırıya karşı siper olabiliyor muyuz? O gün bu uğurda elini kaybeden Talha’nın yerine biz hayatımızda bu uğurda neyi kaybedebiliyoruz?

Az sayıda Müslüman ile birlikte, Hz. Peygamber’in kuşatıldığı o çemberde Hz. Peygamber’i cansiperane müdafaa eden ve düşmana fırsat vermeyen kahraman hanım Nesibe bnt. Ka’b mıyız? Yoksa bugün, dişiliğini ortaya koymak suretiyle ahiretimizi yok etmeye çalışanlardan mıyız? Veyahut Nesibe bnt. Ka’b Peygamber’in önünde, müşrik kafirlerin karşısında elinde kılıç ile savaştığı halde, İslam kadınının toplumun inşasında en temel role sahip bireyi olduğunu unutan erkeklerden miyiz? Kadını, eğitim gibi en önemli işlerinde istihdam edenlerden miyiz? Sahi bugün İslam toplumunda kadın hayatın merkezinde mi? İslam’ın ona biçtiği rol ile bizim ona yüklediğimiz rol mesafesi kaç senelik? Kadının kimliğinden ne haber?

Sahi, bugün biz Uhud’un neresindeyiz? Okçular tepesinden “ganimet ganimet” diyerek mevzii terk edenlerden miyiz? Sağa sola koşan firarilerden mi, yoksa Hz. Peygamber şahsının merkezinde onun davasının müdafilerinden miyiz? Hz. Peygamber’in kuşatıldığı çemberi Hubâb b. Münzir gibi yarmaya mı çalışıyoruz? Çemberin merkezine mi gidişatımız yoksa dışına mı?  

Biz bugün O’nun davasının neresindeyiz? Allah Resulünün ölüm haberi geldiğinde Müslümanların bir kısmı “elinde olanı bir kenara atıp artık her şeye bitti, bir şey yapmanın da anlamı kalmadı” demişlerdi. Biz de bunu diyenlerden miyiz? Ya da Enes b. Nadir gibi: “Peygamber öldüyse bizim de artık yaşamamızın bir anlamı kalmadı, haydi ölüme” diyen davasını yaşayan şehid-i İslam mıyız? Yoksa; şanın, şerefin, malın, mülkün, makamın, ırkın, onun bunun …şehidi miyiz?

Sahi biz, Uhud'da mıyız ve orada neyiz?

Duyduk mu Kuzman diye birini? Tanıyor muyuz böyle bir ismi? 

Evet, Kuzman’ın savaşa gitmediğini gören Medineli kadınların: aa, sen olsa olsa savaşa katılmayan bir kadın olmalısın demeleri üzerine kuşanıp Uhud’da ön safta savaş naraları atmış; haydi şanınız için, kabileniz için, hurmalıklarınız için savaşınız diyerek müşriklerden toplam öldürülen yirmi üç kişiden dokuzunu tek başına öldürmüştü. Sahabiler arasında dillere destan olan başarısı ve yiğitliği Hz. Peygamber’e anlatılınca, Hz. Peygamber herkesi şok eden bir cevapla; “evet o cehennemliktir” demesinden kısa bir süre sonra canına kıyarak cehennemi boylamıştır. Ama aslında o, düne kadar müşriklerin karşısında savaşmış büyük bir mücahit idi.

Sahi, bizim de gerçekten bütün uğraşımız İslam için mı? Yoksa Kuzman’ın da uğrunda çarpıştığı kutsal saydığı değerler için mi? Sahi kutsalımızın ölçüsü din mi, dünya mı? Gerçekten çalışıyor gibi görünürken acaba Kuzman gibi başka hedeflerimiz mi var? Uhud’ta Müslümanların öldürdüğü toplam 23 müşrikten bizzat 9 müşriki kendisi tek başına öldürürken herkesin gıpta ile baktığı Kuzman’a yakınlığımız var mı?  Mesela ortak noktalarımız ne? ya da Kuzman’dan ne kadar uzağız? Gerçekten uzak mıyız? “Kuzmanizme” ile kuşatıldığımızın farkında mıyız?

Sizce Kuzman sadece bir isim mi yoksa bir anlayış, bir tipoloji mi? Kuzman enaniyet, benlik, şan, şeref, kabilesi, ırkı ve hurmalığı için savaşmıştı. Hâlbuki Uhud bütün bunlardan beriydi. Zira Uhud anlamı gibi “tek” idi. Dolaysıyla o tek sıra dağın eteğinde “tek olan Allah'ın davasına canını feda etmekti.” Ama Kuzman’ının derdi başkaydı; şandı, şerefti, ırkıydı, sahip olduğu hurmalıkları ve toprağıydı. Evet, davası için hayatını ortaya koyan Hz. Peygamber’in ümmeti olarak bugün bize bıraktığı davanın neresindeyiz? Koşuşturmalarımız hurmalıklarımıza mı yoksa İslam’ın kutsal değerlerine mi? 

Mekke’nin en zengin ailesinin çocuğu olup bütün zenginliği elinin tersiyle iten, Uhud’da İslam’ın bayraktarı olan Mus’ab mıyız? Yoksa asabiyet davasının bayraktarı mıyız? Sahi, uğruna fedayı ömrü ettiğimiz bayrak; İslam mı, yoksa makamımız, mezhebimiz, ırkımız, ticaretimiz hasılı dünyevi menfaatlerimiz mi? Gerçekten Uhud'da mıyız ya da kendimizi öyle mi zannediyoruz? Uhud’u anma ve anlama günümüz var mı? “Buna gerek mi var” diyorsunuz? Uhud ile ilgili inen ayetler bizi de ilgilendiriyor mu acaba? Emin miyiz?

Ah Uhud!  Yüze yakın ayete konu olmuş olan seni nasıl da Hind, Vahşi ve Hz. Hamza’nın ciğeriyle kapattık? En çok da bize hitap eden o ayetleri görmemezlikten gelerek ciğerlerimizi soğuttuk mu? Kendimizi aldatmak veya Kur’an’ın o mesajlarına kendimizi kapatmak nasıl bir duygu?  Artık Uhud’ta Hz. Hamza’yı Vahşi’yi ve Hindi’i konuşma yerine ne zaman kendimizi konuşacağız?  Uhud edebiyatı yerine Uhud’un hakikatine geçecek miyiz? Daha doğrusu var mı böyle bir niyetimiz?

    Uhud kimileri için, şehadetin, kimileri için de ganimet toplama ümidi idi. Kimi şehadete koştu, kimi de ganimete. Sahi biz hangisine koşuyoruz?

Ne zaman kendimize biçilmesi gereken rolü hayatımızın her tarafına yayılmış olan Uhud’umuzda yerine getireceğiz? Sahi rolümüzü öğrendik mi? neresindeyiz? Hamza mıyız, Kuzman mıyız? Yoksa savaştan kaçan, can derdine düşen, nifak kalpli, davasından pişmanlık duymuş, dava düşmanlarına sığınacak kadar zavallı bir dava kaçkını mıyız? 

Hayatımızın Uhud’unda biz kimi temsil ediyoruz? Nesibe gibi Peygamber fedaisi miyiz, yoksa Hind gibi intikam alıcısı mıyız? Evet, ne dersiniz; Uhud’un neresindeyiz? Hatta Uhud’umuz var mı? Hamza mıyız, Kuzman mıyız?

“İçinizden, cihad edenleri belirtmeden ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi zannettiniz?” (Âli İmrân, 3/142) ayetiyle Uhud sahabiler için imtihan iken acaba biz ne ile imtihan olunuyoruz? Uhud’umuz hangisi?  Yoksa imtihana çağrılmaya da mı gerek görülmedik? O kadar mı kötüyüz?

    Her konuda ümmetinin görüşünü önemseyen, böylesi bir savaşın öncesinde ve sonrasında da hayatın merkezine aldığı “istişare” ile aramız nasıl? “Onlarla istişare et (ve şâvir hüm fi’l-emr” ilahi emrin kapsamından ne haber? Hayatımızı kapsıyor mu? Hz. Peygamber’in istişare ahlakındaki puanımız ne durumda? Karnemize bakabiliyor muyuz? Sahi, bu konuda da sınıfı geçecek miyiz?  

“Okçular tepesini boş bırakmayalım” diyoruz da hedefimiz belli mi gerçekten? Hedefimizin vahdeti oluşturma adına müşrikler olduğu kesin mi?  Konumlandığımız tepe Hz. Peygamber’in belirlediği tepe mi yoksa nefsimizin veya başkalarının bize belirlediği tepe mi? Gerçekten Uhud’ta olduğumuzdan emin miyiz?

Sahi, sahâbilerin Uhud’da kaybettiklerini konuşuyoruz da bizim Uhud’umuzdan ne haber? Onlar hayatlarında bir kez kaybederken biz hayatımız boyunca kaç kez kaybettik? Saya biliyor muyuz? Ve final sorumuz da her şeye kusur bulan ve kimseyi beğenmeyen bedbin nefsimize: “Kazandığımız bir zaferimiz var mı?” ve cevabı bizde kalsın: “Mağlup muyuz? Muzaffer miyiz?”                    

Ey Uhud! Hep üzerine çıktık, çokça resim çektik ama üzerinde taşıdığın hakikate hiç inemedik. Bari özrümüzü sen kabul eyle ne olur, seni anlamadığımızdan ve yaşamadığımızdan “özür diliyoruz.”

                  

                                                            Doç. Dr. Cuma KARAN

Trabzon, Nisan/2023

 



[1] Uzun süreden beridir üzerinde çalıştığım Uhud ile ilgili çalışmamı hazırlarken hissiyatımdan kalemime yansıyan bu ifadelerin ilk muhatabı nefsimdir. Belki de sizin de nefsinize şifay-ı hitap olur diye paylaşıyorum. 


 

10 yorum:

  1. güzel bir yazı müellifini tebrik ediyorum.

    YanıtlaSil
  2. Sayın Yazar niye böyle bir üslup kullanmaya ihtiyaç hissetmiş? Merak konusudur. Bir İslam tarihçisi anakronizme varacak şekilde bir anlatımla olayları anlatmamalıdır. Ayrıca Uhud'da meydana gelen tüm sahnelerle niye kendimizi mukayese ediyoruz? Olayla ilgili bir kapalılık varsa aydınlatılmalıdır.

    YanıtlaSil
  3. Maşallah kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
  4. Eline kalbine sağlık. Çok teşekkür ederim. Allah razı olsun

    YanıtlaSil
  5. Farklı bir bakış açısından ele alındığı için Allah razı olsun

    YanıtlaSil
  6. Uhud’un penceresinden nefsime farklı bir açıdan bakmamı sağladı.Mükemmel bir bakış açısı.Kaleminize sağlık..

    YanıtlaSil
  7. Hayata iyi hazırlananların, Dünyada işini iyi yapanların, sunnetullaha uygun hareket edenlerin galip geldiği bir yaşanmışlıktır. Uhud.

    YanıtlaSil
  8. Diline yüreyine sağlık hocam saygılar

    YanıtlaSil
  9. Tarihçi sadece tarihi tarafsız bir şekilde anlatmakla mı yükümlüdür? Yoksa tarihi olaylardan dersler de çıkarmalı mıdır? "Uhud'da savaş oldu.. Sebepleri, Sonuçları şunlardır.." gibi bilgiler tüm İslam tarihi kitaplarında zaten mevcuttur. Oysa bugüne bir şeyler söylediğimizde, tarihi vakıaları bugüne taşıdığımızda daha faydalı bir okuma yapılmış olur. Yazar tam da bunu yapmıştır. Hocamız, çok önemli tarihi bir vakıadan çok önemli dersler çıkarmamız gerektiğini ve nefsimizi ıslah etme yönünde bize bu vakıanın katkılar sunabileceğini çok güzel ve naif bir üslupla dile getirmiştir. Tebrik ve teşekkür ediyorum.

    YanıtlaSil
  10. Allah Sizden Razı Olsun Değerli hocam

    YanıtlaSil

Yazarlar