8 Aralık 2023 Cuma

Emevîler Döneminde Zekât Uygulamaları


EMEVÎLER DÖNEMİNDE ZEKÂT UYGULAMALARI

Prof. Dr. Adem APAK

İslâm tarihinde Muaviye b. Ebû Süfyan’ın Hz. Hasan’dan halîfeliği devralmasıyla başlayıp Mervan b. Muhammed’in öldürülmesine kadar geçen döneme Emevî Asrı adı verilir. Gerek Hz. Peygamber (sav) devrinde yaşamış sahâbe ile ondan sonraki nesil arasında bir zaman köprüsü olması, gerekse bu süreçte meydana gelen hadiselerin Müslümanların zihninde derin izler bırakmış olması sebebiyle, Emevîler devleti İslâm tarihinin üzerinde en fazla tartışma yapılan dönemini teşkil eder. Bu tarihi sürece dair akademik, entelektüel ve popüler ilgi ve alâka günümüzde devam etmektedir.


Dört halîfe döneminde istişare sonucunda seçilen halîfelikten güç kullanılarak ele geçirilen yönetim sistemine geçilmesi, bunun akabinde devletin kurucusu Muaviye b. Ebû Süfyan tarafından halîfeliğin saltanata dönüştürülmesi; buna tepki olarak gerçekleştirilen Hz. Hüseyin muhalefetinin Kerbelâ faciasıyla sonuçlanması, yönetimin uygulamalarına karşı çıkan Medine’nin işgal ve yağmaya tâbi tutulması, Mekke’nin muhasara altına alınması ile Kâbe’nin yakılması, muhtelif bölgelerde pek çoğu ashâb çocuğu olan binlerce Müslümanın öldürülmesi, ayrıca muhtelif sebeplerle meydana gelen kabile savaşlarında sayısız insanın katledilmesi gibi hadiseler Emevîler döneminde öne çıkan siyasî ve toplumsal olaylar olarak özetlenebilir. Bir devlet için çok kısa sayılabilecek bir ömür olan 90 yıllık süreçte bu kadar çok izler bırakan hadiselerin yaşanması, o devletin ve tarihinin tartışmalara sebep olmasını tabii kılar. Bundan dolayıdır ki gerek dünyada gerekse ülkemizde İslâm tarihi araştırmaları içinde Emevîlere dair akademik ve popüler çalışmalar diğer İslâm devletlerine nispeten daha fazla olmuştur. Ancak İslâm tarihinin bu en hareketli döneminin pek çok tarafının hala aydınlatılmaya ihtiyacının olduğu da bir gerçektir. Döneme ait çalışmaların çokluğunda tarihi bir sürecin aydınlatılması niyeti kadar, bir takım mezhep ve ideolojik anlayışların propaganda gayretinin etkin olduğu da unutulmamalıdır. Zira Emevîler tarihi boyunca zikri geçen bazı aktörlerin kişilikleri ve faaliyetleri tarih disiplini olduğu kadar siyasetin de konusu olmuş, başka bir ifadeyle tarihî şahıslar ve hadiseler siyasallaştırılmıştır. Bu durum dönemin hadiselerinin izah edilmesini daha da karmaşık hale getirmiştir. Tarihi hadiselerin siyasallaştırılmasında öncü rol şüphesiz Şii temayüllü alim ve tarihçilerindir. Şii meşrepli bazı tarihçiler, İslâm tarihinin en parlak dönemlerinden birine sahne olmuş bu dünya devletini neredeyse kötülükler imparatorluğu şeklinde takdim etmeye çalışmışlardır. Onlara göre Emevî halîfelerinin büyük bir kısmı Allah’ın dinini dünyevî menfaatleri adına istismar eden, Allah’ın kullarını köle edinen, ilahî emirler konusunda lakayt davranan, idare ettikleri insanlara sürekli zulmeden, en önemlisi de İslâm dininin getirdiği bütün değişimleri görmezlikten gelip İslâm toplumunda cahiliye dönemi Arap anlayışını hâkim kılmaya çalışan insanlardır. Bu sebeple Ömer b. Abdülaziz dışındaki Emevî halîfelerinin neredeyse tamamı, dünyayı önceleyip dini ikinci planda tutan, kan dökücü, zındık, mülhid, bidatçi, hatta kâfir sayılmışlardır. Emevîlere karşı bu menfi bakış yazılan tarih kitaplarında da itirazsız kabul görmüş, bununla paralel olarak Emevî halîfeleriyle ilgili olarak olumlu değerlendirmeler çok sınırlı kalmıştır.

Siyasi gelişmelerin yanı sıra Emeviler döneminde kurumlaşma faaliyetleri de önemli bir aşama kaydetmiştir. Esası Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’in tatbikatına dayanan uygulama ve kurumlar daha sonraki Hulefâ-i Raşidin ve Emevîler döneminde de zamanın şartlarına göre tezahür etmiş ve rol oynamıştır. İslam dininin beş esasından biri olan zekât ibadeti ve uygulamalarının umumi kaide ve çerçevesi de Hz. Peygamber (sav), onun ardından da Hulefa-i Raşidin döneminde konulmuştur. Muaviye ile başlayan Emevîler döneminde ise temel esaslar değişmemekle birlikte teferruata müteallik bir kısım uygulama farklılıkları, bazen de siyasi, ekonomik ve bölgesel farklılıklardan kaynaklanan uygulama farklılıkları gözlenmiştir. Bu çalışmada Emevi asrında Muaviye’den başlamak üzere bilhassa Ömer b. Abdülaziz dönemindeki zekât uygulamaları, bilhassa uygulamaların farklı yönleri dikkate sunulacaktır.

         A.   Muaviye Dönemi

Muaviye’nin Medine valisi Mervân b. Hakem bir gün minbere çıkarak halka halife Muaviye’nin kendisine halkın hakkı olan tahsisatın eksiksiz size ödenmesini emrettiğini, kendisinin de bu konuda gayret gösterdiğini, ancak ödenen sürekli tahsisat ve ödemeler dolayısıyla (bu seferki ödeneklerin yüz bin dirhem eksik olduğunu, bu nedenle halifenin kendisine bir yazı göndererek, Yemen’den gelecek zekât merkeze ulaştığında bu eksiğin tamamlanacağını bildirmişti. Ancak insanlar şu sözlerle valiye itirazda bulunmuşlardır: Hayır, Allah’a yemin ederiz ki ondan (zekâttan) tek bir dirhem almayacağız. Başkasına ait bir hakkı hiç alır mıyız? Yemen’den gelecek mallar zekâttır. Zekât ise öksüz ve yoksulların hakkıdır. Oysaki bize verilen tahsisat cizye ve fey kaynaklarından karşılanmaktadır. Muâviye’ye yaz, ödeneklerimizin kalan kısmını hemen göndersin.” Bunun üzerine Mervân Medinelilerin itirazlarını Şam’a bildirmiş, Muaviye de tahsisatın kalan kısmını Şam’dan Mervân’a göndermiştir.[1] Buradan zaman zaman devletin halka ödemesi gereken maaşları tamamlamada zekât gelirlerinden faydalandığını gösterir. Medineliler bu uygulamaya itiraz edip zekât malını kabul etmemişlerdir. Ancak başka belde halkı için benzer bir durum söz konusu olduğunda onların ne tür tepki gösterdiklerine dair herhangi bir bilgiye ulaşamadık.

         B.    Ömer b. Abdülaziz

Ömer b. Abdülaziz’in halktan zekât almadaki temel prensibi onun bir amiline gönderdiği şu talimatnamesinde açıkça ortaya konulmaktadır: «İnsanları fidye, sofra külfeti ve vergi mükellefiyetinden muaf tut. Aslında vergi denen bu mükellefiyet insanların mallarını eksiltmektir. Allah buyurur ki: “İnsanların mallarını eksiltmeyin ve yeryüzünde fesat çıkararak fenalık etmeyin.[2] O hâlde sana zekât getiren kimsenin zekâtını al. Kim de sana zekâtını vermezse Allah onu hesaba çekecektir.»[3]

Ebu Ubeyd’e göre denizden çıkarılan şeyler hakkında Resulullah’a yahut ondan sonra işbaşına gelen halifelere sahih bir yolla isnad edilen bir rivayet bize intikal etmiş değildir. Dolayısıyla Allah Rasûlü (sav) denizden çıkarılanları, zekâttan muaf tutmuştu. Bununla birlikte Ömer b. Abdülazîz, denizden çıkarılan şeyleri, karadan çıkarılan madenler mesabesinde değerlendirmiştir. Onun bu konudaki Ömer’in görüşü, madenlerin zekâta tâbi olduğu şeklindeydi.[4] İbn Sa’d’da geçen bir rivayete göre Ömer b. Abdülazîz madenlere zekât koymuştur ki, bu durum, konuyla ilgili ilk uygulama idi. Kendisi halifeliği sırasında amillerine şöyle bir talimat göndermiştir: Halifeliği sırasında şöyle yazmıştı: Madenlerden humus (beşte bir) alınmayacak, fakat zekât alınacaktır.[5]

Balıkların zekatıyla ilgili olarak Ömer b. Abdülazîz, Umman amiline yazdığı bir mektupta «İki yüz dirhem kıymetine ulaşmadıkça balıktan vergi almamasını istemiştir: «Eğer balık iki yüz dirhem kıymetine ulaşırsa ondan zekât al.» [6].

Ömer b. Abdülaziz’in toplanan zekâtın sarfıyla ilgili olarak amillerine verdiği talimat elimizdedir. Buna göre halife zekâtın öncelikle toplanan yere sarf edilmesini esas almıştır. Nitekim amillerine: «Zekâtın yarısını (yerinde) harcayın. Yarısını da bana gönderin,» şeklinde talimat göndermiştir. Ravi, onun ertesi yıl ise zekâtın tümünün yerinde taksimini emrettiğini bildirir.[7] Bu hususta Ebu Ubeyd yaygın uygulamayı şöyle aktarır: «Zekât (hayvanların sulandığı) su ehline taksim edilir. Burada ehil kimse yoksa mal sahibi en yakın su bölgesine bakar. Burada bulduğu ehil kimselere zekâtı taksim eder. Burada da bulamazsa yakınlık derecesine göre sonraki bölgelere (bakar).[8]

İbn Sa’d’ın rivayetine göre Ömer b. Abdülaziz, bazen zekâtı kalbi İslâm’a ısındırılmak istenen kişilere (müellefe-i kulûb) vermiştir. Nitekim kendisi kalbi İslâm’a ısındırılmak için Bıtrîk’a (Patrik) zekât malından vermişti.[9]

Yine İbn Sa’d’a göre Ömer b. Abdülazîz’den önceki idareciler, öşür ve zekât mallarından Allah Resûlü’nün (sav) mescidini cuma günleri için tütsülerler; Ramazan ayında da koku sürerlerdi. Ömer b. Abdülazîz halife olunca tütsülemenin bırakılmasını ve eskiden yapılan kokulama işlemlerinin izlerinin de yok edilmesini emretmiştir.[10]

         C.   Hişam b. Abdülmelik

Halife Hişam döneminde zekâtın borçlulara destek niyetiyle de harcandığını, ancak bunun devlet tarafından görevi ihmal suçu olarak değerlendirilip, borçluya zekât fonundan yardım eden amilin cezalandırıldığına dair bir rivayet bulunmaktadır. Hişam b. Abdülmelik zamanında el-Hakem b. Cevvâd el-Muttalib el-Mahzûmî Irak bölgesinde zekât amilliği yapıyordu. Kureyş’in ileri gelenlerinin boynuna bir borç düşmüştü. Kureyşli şahsın hurma ve ekin tarlarından oluşan bir malı vardı. Bu borç sebebiyle bu malların satılmasından endişe etti. Hemen Irak’ta bulunan Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’ye gitmek için Medine’den çıktı. Hâlid, yanına gelen Kureyşlilere iyilik yapardı. Adam Feyd’e geldiğinde orada el-Hakem b. el-Muttalib’i gördü. el-Hakem Medine, Hicâz ve Necid’in bir bölgesinin zekâtlarını toplamakla görevliydi. Kureyşli adam el-Hakem’in yanına geldiğinde ayağa kalktı; onu minderine oturttu ve geliş sebebini sordu. Adam başından geçenleri el-Hakem’e anlattı. el-Hakem, “Burada zekât mallarından bazı mallar vardır; sen de borçlusun ve zekâtı en fazla hak edenlerden birisin” dedi ve o malları Kureyşliye verdi. Malın toplam miktarı, 4 bin dinar idi. Onun borcu ise ancak 3 bin dinara yakındı. el-Hakem ona, “Allah senin yolunu kısalttı” dedi. Bunun üzerine Kueyşli adam dönmeye başladı. el-Hakem de onu yolcu etti. el-Hakem zekât toplama görevinden azledilince hesap vermeye başladı. Onu bu göreve tayin eden yönetici kendisine “Dinarlar ve dirhemler nerede?” diye sorduğunda el-Hakem, “Bize açılan elleri onlarla doldurduk ve [mağdurların] haklarını ödedik” dedi. Bunun üzerine el-Hakem hapse atılmıştır. (276/B). Bunun üzerine Ensârlı bir şair onun durumunu şu şekilde dile getirmiştir:

Ey dostlarım! Cömertlik hapistedir, ağlayın cömertliğe!

Çünkü cömertliğin yolları kapandı üstümüze.

İyiliğin sahibni görürsün, seğirtiyor gözleri hapiste,

Her akşam ve her kuşluk vakti… (Ensab, 10).

Muaviye döneminde de olduğu gibi, Hişam b. Abdülmelik zamanında da Medinelerin atalarının zekât malları ile verilmesi teşebbüsünde bulunulmuş, ancak şehir halkının buna itirazı sebebiyle zekâtın atâ şeklinde verilmesinin önüne geçilmiştir: Hişâm b. Abdülmelik’in halifeliği zamanında Medinelilere atâ verilmesi emredildi. Fakat fey, atâ için kâfi gelmeyince halife atâların Yemâmelilerin gönderdiği zekâttan tamamlanmasını emretti. Bunun üzerine onların zekâtları Medinelilere verilmek üzere hayvanlara yüklendi. Konuya ilişkin haber Medinelilere ulaşınca onlar “Allah’a yemin olsun ki, biz atâlarımızı insanların zekâtından ve kirlerinden almayacağız. Biz atâmızı feyden alacağız. Develere yüklenmiş olan zekât malları geldi. Medineliler develeri Medine dışında karşılayıp geri çevirmeye çalıştılar. Elbiselerinin yenleriyle develerin yüzlerine vurarak, bir taraftan da şöyle diyorlardı: “Allah’a yemin olsun ki, biz onları Medine’ye sokmayacağız. Çünkü onların üzerinde zekât malları vardır.” Böylece develer geri çevrildi. Durum halife Hişâm b. Abdülmelik’e ulaştırıldığında atâlarının zekât mallarından verilmemesini, atâlarının tamamı feyden verilmek üzere başka malların yüklenip götürülmesini emretti. (İbn Sa’d).

 

 

 



[1] Ebû Ubeyd, s. 348-349.

[2] Hûd, 11/85.

[3] Ebû Ubeyd, s. 632.

[4] Ebû Ubeyd, s. 441-442.

[5] İbn Sa’d, VII, 346.

[6] Ebû Ubeyd, s. 441-442.

[7] Ebû Übeyd, s. 704.

[8] Ebû Ubeyd, s. 704.

[9] İbn Sa’d, VII, 344.

[10] İbn Sa’d, VII, 386.


 

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar