22 Mart 2020 Pazar

Yasak Karşısında İnsanların Halleri

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Kur’an kıssaları bize çarpıcı tarihi tecrübeler sunmakta. Onlardan bir tanesi de bir deniz kıyısında yaşayan ve geçimlerini balıkçılıkla sağlayan bir Yahudi topluluğu hakkında. Sebebin ve olayın özel olması tecrübenin genel olmasına engel değil. Yüce Allah bu tecrübeyi Kur’an’ın tüm muhataplarına bildirdiğine göre bizim de almamız gereken bir hisse bulunsa gerek. 

Önce konumuz olan ayet-i kerîmeleri topluca görelim:
"وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَوَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ. فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ."

“Sor bakayım onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu. Hani cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Balıklar cumartesi öbek öbek gelirken diğer günler gelmiyorlarmış. Bu yüzden yoldan çıkmışlardı. İşte böylece onları sınamıştık. Nitekim içlerinden bir grup şöyle demişti: Ne diye bu insanlara öğüt veriyorsunuz ki? Allah onların belasını verecek, helak edecek ve şiddetli bir azaba çarptıracak. Uyaranlar ise onlara cevaben demişlerdi ki: bu uyarımız Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diyedir! Kim bilir belki de yaptıklarından sakınırlar. Böylece onlar yapılan bunca uyarıyı dikkate almayıp burunlarının dikine gittiklerinde, içlerinden uyarıcıları kurtardıktan sonra bu zalimleri ağır bir cezaya çarptırdık. Çünkü onlar yasakları çiğnemek suretiyle yoldan sapmışlardı.” (A’raf 7/163-165)
*
Tefsirler yardımıyla kıssayı anlamaya çalıştığımızda görünen manzara şöyleydi: Olay, balıkçılığın önemli geçim kaynağı olduğu bir kıyı kentinde geçiyor. İşin içinde cumartesi yasağı olduğuna göre, bunlar Yahudiler olmalı. 
İşler yolunda giderken bir gün bir şeyler oluyor her nasılsa, balıkların hareketlerinde bir değişim meydana geliyor. Balık denen akılsız varlıklar bazı günler sürü sürü gelirken bazı günler kıyının yüzüne bakmıyor. Şehir halkı şaşkın. Bu akılsız varlılara bir akıl mı veren oldu? Buna bir anlam veremiyorlar. Özellikle cumartesi günü kıyı adeta balık kaynıyor. Eee cumartesi de avlanmak yasak. Ne olacak şimdi? Nereye kadar böyle gidecek bu iş? Fakat bu balıklar niye diğer günler kaçıyor da cumartesi günü geliyor diye hiç düşünmüyorlar da yasağı delmenin bir yolunu arıyorlar şehrin şımarıkları?
Yıllar önce Bosna Hersek’e gitmiştik. Eh oraya gitmişken Blagay Tekkesine uğramamak olmazdı. Muhteşem bir yerde, muhteşem bir tekke. Fotoğrafını bile görseniz hayran kalırsınız. İsterseniz şöyle bir internetten açın bakın! Hak vermezseniz, gelin yüzüme ne derseniz deyin. Aklınıza başka bir şey gelmesin. Korona virüslü günlerde yaşıyoruz da. Kimseye bir şey sıçratmayın bu günlerde, aman ha! Gözünüzü seveyim uzaktan. Önlemlere harfiyen uyun, kendinizi de yakınlarınızı da koruyun... O şehir halkından beter oluruz sonra Allah korusun!
Efendim ne diyorduk? Bosna’dan bahsediyorduk. Oraya gidişimiz savaştan sonraydı. Tekkeye vardığımızda savaş esnasında yaşanan bir olay anlatıldı. Hırvatlar ağır silahlarla Müslümanlara saldırdıklarında garibanlar Tekkenin bulunduğu kayanın duldasına sığınmışlar. Kaya da kaya, koca bir dağ! Bu onları top menzilinin dışında tutmuş ve böylece canlarını Allah’ın izniyle kurtarmışlar. Sığınmışlar ama ne yiyecekler ne içecekler? İçecek belli, dağın altından çıkan koca bir nehir. Eee yiyecek? Bakıyorlar hiç balığın bulunmadığı nehrin çıktığı noktada bir anda bir sürü balık. Bayram ediyorlar tabi. Günlerce o balıkları tutup pişirip yiyerek hayatta kalıyorlar. Gerçekten etkileyici bir olay. Bunu anlattılar ve işte bu büyük bir keramet dediler. Doğru, Allah’ın ikramı anlamında keramet olduğu kesin. Kul sıkışmayınca Hızır imdada yetişmezmişderler. Derler de, olağandışı (harikun li’l-ade) anlamında bir keramet midir bu? Yani balıklar o an orada mı yaratıldı yoksa nehrin alt tarafında zaten vardılar, bir sebeple, doğal yoldan mı buraya geldiler? Çünkü keramet olağan dışıdır. Ya sebebin olmaması ya da sonucun olmamasıdır. Hem sebep hem sonuç ikisi birden varsa, bu olağan bir olaydır.
Ben de onlara başka bir ihtimale göre bir yorum denemesi yaptım. Sorum şuydu: İnsanlar niye buraya sığındı? Can korkusundan değil mi? Evet! Balıklar da canlı da. İnsanların üzerine düşen top mermileri onların da üstüne düşüyor. Onlar da can havliyle sığınacak bir yer arıyor. Bu yüzden nehrin yukarısına kaçıyorlar ve bu kayanın duldasına sığınıyorlar. Tıpkı insanlar gibi. Tabi ki buradaki insanlara da can simidi oluyorlar. İstanbul simidi kadar olmasa da karınlarını doyuruyorlar netice. Yorumumu hiç beğenmediler. Ne olacak işte? Kelamcı dediler. Geçti gittiler. Niye? Kafalarında tek cevap olsun istyorlar! Kafa konforları bozulmasın yeter ki. Eh üzülmedim. Baktıkları açıdan haklıydılar. Onlar gibi baksam ben de öyle düşünürdüm. Ama ben de haklıydım. Bu kent halkının hikayesini yazmaya başlayınca o olay aklıma geldi. Haklılığımı bir kez daha teyit etti. 
Şehir halkının hikayesine tekrar dönelim. Soru şu: Bu balıklar bu insanlardan niye kaçıyor? Acaba nasıl davrandılar da onları ürküttüler? Balıklar da onları nasıl çözdüler? Yani her gün avlanırken cumartesi günü avlanmadıklarını. Yüce Allah insanları zaman zaman mucize ve keramet gibi olağandışı olaylarla sınarken genelde adetullah yani olayların doğal akışı içinde sınar. Buradaki de öyle görünüyor. En azından ben öyle anlıyorum. İşin hakikatini tabi ki Allah bilir!
Başınıza gelenler yapıp ettiklerinizdendir” diye buyuyor ya Yüce Allah. Buradaki de tam öyle değil mi? Demek ki bırakın insanları balıklara bile zulmeden bir topluluk söz konusu. Balıkların doğallığını bozmuşlar. Balıklar da onları çözmüş. Akılları yok ama Allah’ın inayetiyle zalime uzak, mazluma yakın duruyorlar. Buna rağmen içlerinden azılı grup zulme devam ediyor. Hem de cumartesi yasağını delme pahasına. Eeee, ne diyelim? Balıklar kadar olamazlarsa, olacağı budur işte! 
Bir başka grup da üzülüyor buna. Sayıları da çok değil anlaşılan. Gene de sorumluluk duyuyorlar. Allah yarattı, göz verdi, kulak verdi üstüne bir de akıl. Allah niye verdi bunları imtihan için. Ellerinde olanlar çoğalınca şükretsin, azalınca sabretsinler; yasağa uysunlar, yasalara saygılı olsunlar diye. Böyle düşündüler. Uyarmak lazım dediler. Hem kendi sorumluluklarını yerine getirmek hem de düştükleri çukurdan onları çıkartmak için. Dikildiler karşılarına. Yapmayın kardeşler, etmeyin! Yukarıdaki Allah’tan korkun, yerdeki kuldan utanın. Kendinizi de, koca kent halkını da tehlikeye atmayın. Çok şey istemiyoruz azıcık sorumluluk. Yasaklara uyun, yasaları koruyun. Bu bozgunculukla var olan üç beş balığı da kaçıracaksınız.
Dinlerler mi hiç! Adı üstünde bozguncu.
Sessiz, sakin, etliye sütlüye karışmayan veya o bozguncuların yola gelmeyeceğini tastamam anlamış bir başka grup vardı. Onlar da bu uyarıcılara üzülüyorlardı. Zavallılar boş yere nefes tüketiyor diye geçiriyorlardı içlerinden. Bunlardan bir cacık olmaz. Uğraşmak boşuna bu bozguncu tayfasıyla. Böyle düşüncelere dalıp gidiyorlar ama hiçbir şeye de karışmıyorlar, sadece uzaktan gözlüyorlardı. Ancak çok dertlenmiş, içlerine oturmuş olacak ki, bir gün çıkıverdiler önlerine öğüt verenlerin. Durun be dostlar! Bunlardan adam olmaz. Boş yere nefesinizi tüketmeyin, kendinizi bu kadar yormayın! Neyi, kime ispat ediyorsunuz? Nedir sizin derdiniz? 
Cevap çok etkileyiciydi: Biz bilemeyiz! Belki ıslah olurlar belki de olmazlar. Ama bir şeyi çok iyi biliyoruz: Yarın Allah’ın huzuruna çıkacağız. Orada bir mazeretimiz, sizin anlayacağınız bizi kurtaracak bir gerekçemiz olsun diyoruz. Kendimizi kimseye de ispat etmek gibi bir derdimiz yok. Allah bilsin yeter! O bizim olduğu kadar sizin de Rabbiniz da. Nasıl siz böyle durabiliyorsunuz? Biz de bu tavrınızı anlamıyoruz. 
Bu cevabı beklemiyorlardı, sustular. Ama tavırlarını da değiştiremediler. Ya tam anlamışlardı ya da kaçıyorlardı. Ama belli ki içlerinin bir tarafında bir kıpırtı vardı. O kadar da duyarsız ve duygusuz değillerdi. Ne ki, bir türlü harekete geçemiyorlardı. Eh bütün duyarlılığı kaybolmuş bir toplumda bu kadarlık da olsa duyarlılık gösterenlerin bulunması hiç yoktan iyiydi. Ne buyurmuş Yüce Peygamber? “Bir yerde kötülük gördüğünüzde elinizle düzeltin, olmazsa dilinizle tepki verin, hiç değilse kalbinizle onaylamayın, içinizde bir karşı duruş duygusu her zaman olsun!”Demek ki, elleriyle düzeltmeye öğüt verenlerin güçleri yetmemiş, dilleriyle tepki vermişler. Ötekiler de içlerine atıp tepkilerini ancak orada ortaya koyabilmişler. Bozgunculara diyemediklerini de öğüt verenlere diyebilmişler.
Bu kadar bozgunculuk olur da Allah’ın adaleti olmaz mı? Kimini ensesinden kimi de perçeminden yakalar ilahî adalet. Zira zulümle abad olunmaz. Mazlumların âhı yerde kalmaz. Kim bilir, belki bu dünyada olayların doğal akışı içinde şımarıklığın dip yaptığı bir anda, beklenmedik zamanda aniden çıkıverir zalimin karşısına, çarpıverir alnının çatına. Bazen burada olmaz, ama emin ol, ilahi adalet asla ıskalamaz. Onu büyük toplantı yerinde perçeminden yakalar da alnını karışlar. O gün varını yoğunu hatta bütün sülalesini vermek ister de hiçbir işe yaramaz. Ne demişler? Aheste çıkar mazlumun âhı, ama mutlaka çıkar. Bu yüzden sakın ha, âh alma, sonunda âh edersin!
*
Efendim ben böyle tek düze bir çırpıda anlattım kıssayı. Bilesin ki, o kadar da kolay anlaşılacak ve yorumlanacak kadar basit değil bu olay. On dört asırdır insanlar bu konuda kafa yormuşlar. Nice güzel ve çarpıcı yorumlar ortaya koymuşlar. Onları da dinleyip, bir zahmet okuyup anlamak ve değerlendirmek lazım. Tek açıdan bakıp tek yönlü, sığ ve sabit fikirli olmamak için.
Soru şu: Kıssadaki iki grubun akıbetini anladık da üçüncüye ne oldu? Benim tek düze hikaye etmem kıssayı epeyce anlaşılır kılmış olmalı. Üçüncü grup bana göre masum. Ama herkes böyle düşünmemiş. Bendeniz masum diyenlerin düşüncesini tercih ettim. İyi de ettim ama ötekilerin düşüncelerini de bilmek gerek. O kadar düşünmüşler, söylemişler, yazmışlar onlara hak ettikleri değeri vermek, torunları olarak bizim boynumuzun borcu. 
Tekrar soruya dönelim: Bu üçüncülerin akibeti bildirilmediğine göre acaba bunlar ilahî muamelede iki gruptan hangisine dahil edildi? Birinciye dahil edildi diyenlerin gerekçesi hazır: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Bunlar haksızlığa kayıtsız kalarak adeta onay vermişler. Öyleyse bozguncular gibi muamele görmeliler. İyi de durum bu kadar açık değil. Bir kere adamlarda bir tepki var. Güm güm olmasa da içlerinde bir vicdan kıpırtısı olduğu aşikar. Böyle düşünenler diyorlar ki: Bunlar kurtuluşa eren ikinci grubun safında ama biraz arkada. Demek ki her olayın görüntüsü baktığımız yere göre değişiyor. Bakış açısına göre bir yargı ortaya çıkıyor.
Ancak temkinli düşünen de yok değil. Maturidî onlardan biri. Hak Teala bildirmediyse bize kafa yormak düşmez diyor. Kıssalar konusunda hep böyledir Büyük İmam. Allah’ın bildirdiğinin ne ötesine geçin ne de berisinde kalın. Gerçek dışı beyan tehlikesinden kendinizi kurtarmış olursunuz. Bu duruş da saygıyı hak ediyor. Koca İmam. Ona saygı duymayacağız da kime duyacağız. Ama canım, Semerkandî var, Zemahşerî var, Razî var, Nesefî var, Safedî var… Var oğlu var. Hepsi de deve dişi gibi alim. Hepsine saygı duyacağız ve haklarını teslim edip her birine dua edeceğiz. Bu bizim o yüce insanlara teşekkürümüzdür. Ne güzel bir sözdür! Kula teşekkür etmeyen Rabbine şükürde bulunamaz.   
27 Rece

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar