12 Ocak 2021 Salı

Adaletin İntikamı

Doç. Dr. İbrahim BARCA

 

چه خوش گفت فردوسی پاک زاد

که رحمت بر آن تربت پاک باد

میازار موری که دانه‌کش است

که جان دارد و جان شیرین خوش است

 

 

Pak olan türbesine rahmet insin asil Firdevsi’nin ki

ne güzel demiştir:

 “Tane taşıyan karıncayı bile incitme.

Zira o da can sahibidir. Can ise hoş ve tatlıdır.”

(Şeyh Sadi eş-Şirazi)

 

Günümüzde inançlıların birçoğunun inançlarını ve amaçlarını yitirmesi ve yitirdikleri amaçlarının yerine kendilerini ikna edebilecek bir amaç koyamamaları; akıl, bilinç ve ruh dâhil her yönden diğer canlılar gibi olduklarını düşünmeye başlamaları; önceden tabiata ve tabiat ötesine yükledikleri anlamların anlamsız ve yanlış olduğuna inanmaları; her şey hakkında şüphe içine düşmeleri adaleti de olumsuz etkilemiştir. Aksi durumda adaletsizlikler ve zulümler olmuyor değildi. Fakat zaman içinde yavaş da olsa adalet gerçek manada gelişme gösteriyordu. Adalet önceden deruni ve sahici bir şekilde gelişme ve ilerleme gösterirken, bugün zamane insanın bu halinden dolayı sahte ve daha çok zahiri bir şekilde güya ilerlemektedir. Aslında adalet şu an dairesel bir devinim içine hapsolmuş ve onu bu döngüye hapseden insandan intikam almaktadır. Aslında bu durumda karşılıklı etkileşim yaşanmaktadır. İnsan, bu halde olduğu için, adalet de olumsuz etkilenmekte ve insanın onu hapsetmesine karşılık o da insanı bu haline hapsetmektedir. Bu meyanda adaleti ve adaletin konularını tanımaya ve tanıtmaya yarayacak düşüncelerin, çalışmaların ve aktivitelerin bu dairesel döngünün yeniden ilerleyen bir düz düzleme evrilmesine katkı sunabileceği düşüncesindeyim.

Adalet halifeyi kraldan ayıran en önemli özelliktir. Bu yüzden Hz. Ömer (ra), bir gün etrafındakilere “Bilmiyorum ben gerçekte kral mıyım yoksa halife miyim?” diye sormuştur. Orada bulunanlardan birisi, “İkisi arasında fark vardır. Halife hak olanı alır ve hak olan yere koyar. Allah’a hamd olsun ki sen işte öylesin. Kral ise insanlara zulmeder, oradan buradan alır, oraya şuraya koyar,” diye cevap verdi.[1] Bu durum, “adil kral halifedir, zalim halife ise kraldır” şeklinde de ifade edilebilir.

Adalet siyasettir ve siyaset adalettir. Her türlü ve her kademedeki siyaset adil olduğu kadar siyasettir. Adil olmayan siyaset, siyaset değil, zulümdür. İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye, insanlar anlasın diye siyaset kavramını kullandığını ifade ettikten sonra adil siyasetin tamamen adalet ile aynı olduğunu zikretmiştir.[2]  Ferdi ve toplumsal bağlamda adalet, herkese hakkının verilmesi ise eğer tevhid Allah’a hakkını vermektir, haşir hem Allah’ın hem de adaletin hakkını vermektir, nübüvvet hem Allah’ın hem de elçilerinin hakkını vermektir.

Adalet, faziletlerin tümüdür. İbn Miskeveyh’e göre adalet faziletlerden bir bölüm değildir,  faziletlerin tümüdür. Yine ona göre zulüm de rezilliklerin bir bölümü değil, rezilliklerin tümüdür.[3]   

Adalet akıllı olmak, aklı kullanmaktır. İmam Gazzâlî, “Adaleti sağlamak akıllı olmaya delalet eder”   demiştir.

Adalet esasların esasıdır. Ba‛lebekî, “Acemler ve Araplar adaletin esasların esası olduğu konusunda ittifak etmişlerdir” demiştir.[4]  

Adalet, hiç kimseyi kayırmamaktır, kuralları ve kanunları herkes için işletmektir. Hz. Ömer, Hâlid b. Velîd’in malının yarısına ve Amr b. Âs’ın sarığının yarısı ile ayakkabısının tekine kadar malının yarısına el koymuştur.[5] O, bu malları haksız bir şekilde elde ettiklerine inanmış ve bu malı onlardan alıp gerçekten hak edenlere vermek istemiştir. Hz. Ömer, mallarını müsadere ettiklerinin kim olduğuna, toplumdaki makamlarına ve geçmişteki hizmetlerine bakmamıştır.

Adalet, dünya ve ahiret mizanıdır. İbnü’l-Arabî, “Adalet, yeryüzünde konulmuş mizandır ve adalet ahirette da kullar arasında hakem olacak, adalet şeriatçe emredilendir, mülk cesetse adalet ruhudur ve adalet olmayınca mülk harap olur.”[6]

Adalet; adaletsizliği görmek ve göstermektir. Ebû Hanîfe, Abbasi halifelerinden el-Mansûr tarafından kadılığa tayin edilmek üzere görevlendirilmek istendiğinde, teklifi kabul etmeyip halifeye şöyle cevap vermiştir: “Allah’tan kork ve bu görevi Allah’tan korkanlardan başkasına verme. Vallahi, ben senin iyi halinde bile razı olmadıklarındanım, ya senin öfkeli hâlinde hâlim nasıl olur acaba? Benden daima memnun kalacağından emin değilim. Bir davada aleyhine hüküm verirsem ve sen beni Fırat nehrine atıp boğmak veya hükmümü iptal etmek arasında bırakırsan, ben boğulmayı tercih ederim.”[7] 

Adalet sahibi manasındaki adl, Allah’ın isimlerindendir. Allah’ın tam ve değişmez mutlak manada adil olduğunu ifade eder. Zira Allah, tüm noksan ve eksik sıfatlardan münezzehtir. Ancak mümkün alemdeki her şey değişkendir ve değişiklikleri kabul etme özelliğine sahiptir. Bu yüzden ilahi adalet için mutlaklık söz konusu iken mümkün alemdeki mutlaklık ancak mecazi olabilir. Bununla beraber, neticede tüm adaletlerin kökeninde ilahi adalet yer aldığı için değişen tabii, toplumsal ve ferdi adalet çeşitlerinin özü ilahidir ve o öz değişmezdir.

Değişen adalet var ve adaletin değişmeyen ilahi özü var. Allah’ın farklı devirlerde farklı peygamberler ve kitaplar göndermiş olması, ilahi adalet dışındaki adalet çeşitlerinin –mutlak denilse de- değişebileceğine bir delildir. Değişmeyen ise tabii, toplumsal ve ferdi adaletin içinde var olan ilahi adalet özüdür. Hz. Peygamber’in adaletli olduklarından dolayı kendisinden önce yaşamış Fars kralı Enüşirvan’ı ve çağdaşı Habeş kralı Necaşi’yi övdüğü nakledilmiştir.  Eğer bu haberler sahihse, anlaşılan onların farklı dinden olmaları ve hatta kendi dönemlerinde ve coğrafyalarında bizzat onlardan kaynaklanan bazı haksızlıkların meydana gelmiş olması onların adil olarak nitelendirilmelerine engel teşkil etmemiştir.  Çünkü adalet –ilahi adalet ve ilahi adalet özü hariç- zaman ve mekana göre değişebilen ve mutlaklığı bile mecazi yön taşıyan bir olgudur. Bunu en iyi kavrayanlar ve bu doğrultuda hareket edenler tüm insanlık tarihinde adil olarak vasıflandırılmışlardır ve bu vasfı hak etmektedirler. Geçmişte yaşamış adil denilen bazı insanlara bugün bakıldığında o denli adil olmadıkları düşünülebilir. Ancak o adil diye tavsif edilmiş insanlar hakkındaki bu düşünce ve hüküm adil değildir. Zira adaletin çok boyutluluğunun, dinamik yapısının, mutlaklığındaki mecaziliğin ve değişmeyen ilahi özünün farkına varılmamış ve kavranılmamış olunması; bu haksız, yanlış düşünce ve hükmü doğurmaktadır. Fârâbî, Medine-i Fâzıla ütopyasında ideal yöneticinin sonradan daha iyi olanı gördüğü için eski hükümleri değiştirebileceğini; ideal yöneticinin halefinin de selefinin eski hükümlerini değiştirebileceğini belirtmiştir. Çünkü selef, o yeni hali görseydi kendisi de bizzat kendi hükümlerini değiştirirdi, demektedir.[8]  Hz. Ömer (ra) bir defasında, gece boyunca ağlayan bir çocuk sesi duyar, annesini çok defa uyarmasına rağmen çocuğun ağlama sesi bir türlü durmaz. Sonunda Hz. Ömer, kadına, sen nasıl kötü bir annesin ki çocuğu susturamıyorsun tarzında serzenişte bulunur. Kadın, Ömer, sütten kesilmeyen çocuklara bir atiyye bağlamıyor, ben de çocuğumu sütten kesmeye çalışıyorum, ama çocuk işte, bunu kabul etmiyor, dedi. Hz. Ömer, kaç aylık, diye sorunca, kadın da şu kadar aylık diye cevap verir. Hz. Ömer, tamam acele etme, dur, der. Akabinde Hz. Ömer, cemaatle sabah namazına durur. Çocuğun ağlama sesinden insanlar, sabah namazında ne okuduklarını bile anlayamazlar. Namazı kılıp selam veren Hz. Ömer, Ömer’e veyl olsun! Kim bilir, şimdiye kadar kaç Müslüman çocuğun bu şekilde canını aldı, diye söylendi ve  “artık yaşına bakılmaksızın tüm doğan Müslüman çocuklara atiyye verilecektir”, duyurusunu her tarafa yaymak için görevliler gönderdi. 

Adalet hakkında daha birçok tanımlama yapılabilir. Ancak biz, bu yazımızda bazı İslam alimlerinden ve Müslüman yöneticilerden onun bazı yönlerini açıklayan örneklerle yetindik. Adaleti tanımak ve tanıtmak, yazımızın başında da dile getirdiğimiz gibi adaletin gelişmesine katkı sunar. Fakat adaletin konusu olan canlı ve cansız varlıkları da yeniden tanıma ve tanıtma adaletin gereğidir. Zira doğru tanımlanamayan ve anlam verilemeyenlere gerçek mana da adil olunamaz.  Şeyh Sadi eş-Şirazi’nin doğru tanıma ve anlam verme, buna mukabil adil olmaya dair güzel beyitleri ile yazımızı sonlandırıyoruz. Bu beyitler, yazımızın başında bulunmaktadır.  

 



[1] Ebû Abdillâh Muhammed b. Sa‘d b. Menî‘ el-Kâtib el-Hâşimî el-Basrî el-Bağdâdî, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 10 c., 1. baskı, Kâhire: Mektebetü’l-Hâncî, 2000, 3: 286.

[2] İbnü’l-Kayyim Cevziyye Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ebî Bekr ez-Züraî ed-Dımaşkî el-Hanbelî, et-Turuku’l-hükmiyye fi’s-siyâseti’ş-şerʿiyye,  Kahire: Matbaatü’l-Adâb ve’l-Müeyyed, 1317, 14.

[3] Ebû Alî Ahmed b. Muhammed b. Ya‘kūb b. Miskeveyh el-Hâzin, Tehzîbü’l-Ahlâk, thk. İmâd el-Hilâlî, Beyrut: Menşûrâtü’l-Cemel, trz., 344.

[4] Ba‛lebekî, Muhammed b. Muhammed b. Abdülkerîm, Hüsnü’s-sülûk fî siyaseti’l-mülûk, thk Fuâd Abdülmünim Ahmed, Riyad: Darü’l-Vatan, 1416, 55.

[5] Cüveynî, İmâmü’l-Haremeyn, el-Giyasi/İslam’da Başkanlık Sistemi, trc. Abdullah Ünalan, İstanbul: Mevsimler Kitap, 2016, 174.

[6] Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed et-Tâî el-Hâtimî, Tedbîrâtü’l-ilâhiyye fi islâhi’l-memleketi’l-insâniyye, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2003, 52.

[7] Corci Zeydân, Tarîhü’t-temedüni’l-İslâmiyye, 5 c., Beyrut: Menşûrâtü Dâru Mektebetü’l-Hayât, trz., 1: 238.

[8] Ebû Nasr Fârâbî, Kitâbü’s-Siyâsâti’l-medeniyye, thk. Fevzî Mihterî Neccâr, Beyrut: Tab‛etü’l-Katolikiyye, 1964, 81.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN