18 Ocak 2021 Pazartesi

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Yazdı: Uludağ’ın Gözyaşları

 


Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma

İstanbul’un hızlı yaşamı Yaşlı Tarihçi’yi öylesine bunaltmıştı ki, neredeyse, yazdıklarının ahengini sürdüremeyecek, okuduklarını anlayamayacak hâle gelmişti. Ne var ki o, hem okumalıydı, hem de yazmayı hayal ettiği birkaç yazıyı da yazmalıydı. Kâinatı yaratmış olan Allah, son peygamberinin şahsında okumayı emretmemiş miydi bütün insanlara?... Onun için okumalıydı…

Bu okuma, arının, bir gram bal için sayısız çiçekleri koklaması, öpmesi ve benliğindeki dağarcığına bir katre bal koyması için, ulaşabildiği en nadide nergislerden, menekşelerden, güllerden, şebboylardan, lalelerden, gevenlerin, kendisi gibi küçük tomurcuklarından; pınarların en derinlerindeki sularından bal özü devşiren arının, cehdi gibi olmalıydı…

Okumak, böylesi bir sevda olmalı… Yoksa cümleler gözümüzün önünden kayıp geçerken, bu sevda dolaşmıyorsa beynimizde, hem dimağımızı, hem gözlerimizi, hem de altından da değerli olan zamanımızı, Okyanus dalgaları arasında kaybetmiş oluruz… Sahifeler bitmiş, dimağımız yorgun, hayaller gerçeklere karışıp benliğimizi Dicle şelalelerinde taşlara çarparken görürüz…

Gözlerin gördüğü, aklın aklettiği müddetçe… Çünkü yıllar, başını almış, ha bire kilometreler kat ediyordu ömründen… Ve ömür yolu öyle bir yoldur ki, nerede başlayıp, nerede duracağını sadece onu yaratmış olan Allah bilir! Peki, ne yapmalıydı?

Hayat grafiği, buna kader de denebilir; onunla o kadar oynamış ve onu sevdiği atmosferden/atmosferlerden o kadar çok uzaklaştırmıştı ki, okumayı, okumayı sevmeyi yitirmemek için yine seyahate, İmâm Şafi’înin dediği gibi, gurbete çıkmalıydı…

ما في المَقامِ لِذي عَقلٍ وَذي أَدَبِ

مِن راحَةٍ فَدَعِ الأَوطانَ وَاِغتَرِبِ

 

سافِر تَجِد عِوَضاً عَمَّن تُفارِقُهُ

وَاِنصَب فَإِنَّ لَذيذَ العَيشِ في النَصَبِ

 

إِنّي رَأَيتُ وُقوفَ الماءِ يُفسِدُهُ

 

إِن ساحَ طابَ وَإِن لَم يَجرِ لَم يَطِبِ

 

وَالأُسدُ لَولا فِراقُ الأَرضِ مااِفتَرَسَت

وَالسَهمُ لَولا فِراقُ القَوسِ لَم يُصِب

 

وَالشَمسُ لَو وَقَفَت في الفُلكِ دائِمَةً

لَمَلَّها الناسُ مِن عُجمٍ وَمِن عَرَبِ

 

وَالتِبرُ كَالتُربِ مُلقىً في أَماكِنِهِ

وَالعودُ في أَرضِهِ نَوعٌ مِنَ الحَطَبِ

 

فَإِن تَغَرَّبَ هَذا عَزَّ مَطلَبُهُ

وَإِن تَغَرَّبَ ذاكَ عَزَّ كَالذَهَبِ

 

Yaşlı Tarihçi, seyahati, İmâm Şafi’î’nin “Gurbet Şiiri”ni aklından geçirirken, parmakları çoktan anahtarı çevirmiş, kapıyı kapatmıştı bile…

Evinin kendisi gibi yaşlı olan merdivenlerinden inip sokağa çıkınca, kendisini okumayla ilgili düşüncelere öylesine kaptırmıştı ki, neredeyse sokakta olduğunu fark etmeyecekti… Sırt çantalarından en küçüğünü almış olmasına rağmen, o bile ağır geliyordu kalsiyumu bitmek üzere olan kemiklerine ve ipliğe dönmüş damarlarına… Ve sadece kendisinin duyacağı şekilde:

-         Bismillah! Ver elini Uludağ! Ver elini Uludağ! deyip yürümeye başladı.

Yeni Kapıya gitmek için Sofular yokuşundan inerken, birilerinin, “Hoca nereye böyle?” gibi sorularına muhatap olmamak için, yaşlılığın el verdiği nisbette hızlı yürüyordu. Onun derdi birileriyle konuşmamak değil, lafı uzatıp Mudanya’ya gidecek vapuru kaçırmamaktı… Ama bütün bu konuşmaktan kaçış manevralarına rağmen, manav Osman, “Hoca nereye böyle?” diye sormasın mı?

Tarihçi fazla uzatmadan:

-         Sağ dönersem anlatırım Osman! dedi ve Sofular’dan inişine devam edip, terler içerisinde, zorbelâ rıhtımda bekleyen vapura yetişti.

Hava rüzgârlı olduğu için, vapur ine-çıka dalgaları yarıyor, âdeta yolcularına tahterevalli oynatıyordu…

Vapur Mudanya kıyısına vardığında, yağmur ve rüzgâr durmuş, yerini tatlı bir bahar havası almıştı.

Diğer yolcular gibi yaşlı Tarihçi de vapurdan inip, Bursa otobüsüne bindi ve yarım saat içinde Bursa’ya vardı. Kimseye görünmemek için, köşedeki çay ocağına girip, buram buram kokan “Bursa simidi”nden bir tane alıp, şekersiz çayıyla yemeğe başladı. Kendisine göre hem simit hem de çay gayet güzel olduğundan, onlarla iktifa etti ve dışarı çıkıp sağa sola bakınmaya başladı. Onun dalgın dalgın sağa-sola baktığını gören bir taksi şoförü:

-         Amca nereye gidiyorsun? Götüreyim; fazla paranı da almam! Aslında ben taksici değilim; bu işi emekli maaşıma destek olması için yapıyorum, dedi.

Tarihçi de, taksi ücretlerini öğrenmek için sordu:

-         Uludağ’a kaça gidersin?

Böyle bir soruyu beklemeyen taksi şoförü, şaşkın şaşkın sordu:

-         Uludağ mı dediniz, Uludağ’ın neresini soruyorsun?

Tarihçi, “Ayı Çeşmesi!” deyince taksi şoförü iyice şaşırdı ve sormadan edemedi: Amca susadıysan, sana su alayım; bunun için dağa gitmeye gerek yok! dedi.

Tarihçi, “ben oraya gitmek istiyorum. Gitmişken, tabi suyunu da içerim. Sen söyle bakayım, beni kaça götürürsün?

Derken, bir fiyatta anlaştılar ve yola çıktılar.

Taksici;

-         Amca, sen arkada otur; rahat edersin! dedi. Tarihçi de, taksicinin dediğini yaptı ve arka koltuğa oturdu.

Taksici hem Uludağ’a doğru tırmanıyor; hem de bu garip yolcuyu anlamaya çalışıyordu… Öyle ya! Sabahın bu vaktinde ne işi ola ki “Ayı Çeşmesi”nde? Taksici merak ediyor amma, fazla soru da soramıyordu. Ya müşterisi huysuz ve sinirli birisiyse? Onun için susmayı tercih edip yoluna devam etti. Neticede yolcunun ne istediği, Ayı Çeşmesi’ne neden çıkmak istediği, onu ilgilendirmiyordu. Kaldı ki, lüzumsuz sorularla müşterisini neden kızdırsın ki? Onun için sadece kendisine bir şey sorulmadan konuşmamayı tercih etti ve bir an önce “Ayı Çeşmesi”ne varmak için yoluna devam etti…

Derken, “Ayı Çeşmesi”ne vardılar…

Onlardan önce gelmiş olanlar, ellerindeki bidonlara, şişelere su doldurmak için kuyruğa girmiş, sıralarını bekliyorlardı.

Bizimkiler de, yani Yaşlı Tarihçi’yle taksi şoförü de, su içmek için bekleyenlerin arkasından kuyruğa girdiler.

Bu şekilde birkaç dakika geçince, kuyruktaki gençlerden birisi sormadan edemedi ve Yaşlı Tarihçi’ye:

-         Amca, kabınız falan yok; suyunuzu nereye koyacaksınız?

Zaman zaman espri yapmaktan hoşlanan Yaşlı Tarihçi, eliyle karnını göstermesin mi?!

Tarihçinin bu cevabına şaşıran genç ve onun önündekiler;

-         Amca! Mademki su almayıp sadece içeceksiniz, gelin için ve beklemeyin…

Tarihçiyle taksici su almak için gelmiş olan bu nazik insanlara teşekkür edip, sularını içtikten sonra arabaya gidince, Tarihçi taksiciye:

-         Kardeşim, şehre inmek için başka bir yoldan inmemiz mümkün mü? diye sordu. Taksici,

-         Evet efendim mümkün deyince; Tarihçi, “hadi o zaman oradan gidelim!” dedi.

İniş yolunun, Bursa’yı da gören bir tümseğinden geçerken, hiç beklenmedik bir şekilde taksici,

-         İsterseniz biraz inip şu ağaçlara, çiçeklere, güllere bakalım… Hem biraz da kuş seslerini dinleriz. İstanbul’da özlemişsinizdir kuş seslerini, ağaçları, çiçekleri, tabiatı…

Artık Tarihçiyle taksici birbirini tanımaya, anlamaya başlamışlardı... Meğer taksici de, Tarihçi gibi, yeni emekli olmuş bir öğretmenmiş! Artık taksici-müşteri muhabbeti bitmiş; yerini iki meslektaşın sohbeti almıştı…

         Derken, taksicinin gözleri, bir ara bir çam ağacının tepesinde henüz bitmemiş olan karlardan eriyen suların damlalarına ilişti ve Tarihçiye:

-         Hocam! Ağacın tepesinde henüz bitmemiş olan o kardan eriyip şu gül çiçeğine düşen gümüş gibi su damlalarını görüyor musunuz? diye sordu.

Karlardan eriyip gül ağacına düşen su damlacıklarını süzmekte olan Tarihçi, yutkundu, cevap veremedi ve su damlacıklarının düştüğü yere iki gözyaşı düştü.

         Erimekte olan kar damlalarıyla Tarihçinin gözyaşları birbirine karışıp gülün yapraklarından süzülerek gül ağacının dibine düşüp toprakları arasında kaybolunca, Tarihçi titrek sesiyle konuşmaya başladı:

-         O gördüğün damlalar, kar damlaları değil, tarih dile gelmiş geçmişine ağlıyor…

Tarihçinin söylediklerinden hiçbir şey anlamayan taksici, bir şey sormaktansa susmayı tercih etti.

Taksici susuyor, gözü yaşlı Tarihçi, meslektaşı olan “öğretmen taksici”ye anlatmaya devam ediyordu:

-         Evet Hoca! O gördüğün damlalar, eriyen karın damlaları değil, tarihe ağlayan Uludağ’ın gözyaşlarıdır!

Tarihçi, eriyen karın gül ağacına dökülen kar damlacıklarına eşlik eder gibi ağlıyor, gözyaşları akıyor ve avucu içerisinde sıktığı şoförün elini daha da sıkarak, konuşmaya devam ediyordu:

-         Uludağ, tarihine ağlıyor Hoca… Gördüğün damlacıklar, kar suyunun damlaları değil, eteklerinde kurulmuş olan ve asırlarca Yüce Yaratıcının ahkâmını dünyaya duyurma uğruna cihad cephelerinde can veren şehitlere ağlayan Uludağ’ın gözyaşlarıdır… Uludağ, cihad uğruna er meydanında şehid olan Sultan Murad Hudâvendigâr’a ağlıyor… Uludağ, eteklerinde, zamanının en güçlü devletini kurup İstanbul’u[1] fetheden büyük uygarlığın âkıbetine ağlıyor… Uludağ, saltanat uğruna ağabeyi Sultan Beyazıt’la savaştıktan sonra yenilen ve Rodos şövalyelerine sığındıktan sonra, Avrupalılar tarafından ülkeden ülkeye sürülüp Fransa’nın kuzey-batısında, Bourganeuf köyündeki zindana konan Cem Sultan’ın akıbetine ağlıyor… Dünyanın en büyük devletlerinden birisi olduktan sonra, rehavete kapılan ve zaman zaman küçük çocukların saltanatı altında gücünü yitiren Devletin, çapsız devlet adamlarının idaresi altında satvetini yitirmesine ağlıyor… Bir zamanlar “i’lây-ı Kelimetullah” uğruna cihad edip, kendinden sonraki nesillere miras bırakanların, o yüce ilkeyi terk edip başka ilkelere bağlanmalarına ağlıyor… Anlayacağın Hoca, Uludağ, eteklerinde kurulmuş olan uygarlığın günbegün yok oluşuna ve bu yok oluşun serencamına ağlıyor… Koca “Devlet-i Aliyye-yi Osmaniyye”nin varisleri, geçmişlerinin mirasını öylesine unuttular ki, atalarının tarihlerini okuyup anlamamaları için, Arapça harfleri yasaklayıp, Latin harflerini, yazılarının alfabesi gibi benimseyip, dedelerinin kitaplarını okuyamaz hâle geldiler. Okuyamadıkları için de, “tarihlerinin cahili” oldular…

Tarihçi akan gözyaşlarını sildikten sonra taksiciye dönüp, devam etti:

-         Olanları görüyor musun Hoca? Tarihimizle ilgili içimi yakan öyle çok şeyler var ki, hangisini anlatayım, ve hangisine ağlayayım? Benim Uludağ gibi bitmez, kurumaz gözyaşlarım yok ki! İyisi mi Uludağ’ı serbest bırakalım ve o, makûs tarihimiz için ağlasın ve döksün gözyaşlarını…

Tarihçiyle taksici, Bursa’ya inen tali yoldan yaslı yaslı yol alırlarken, çam ağacının tepesinde eriyen son karın damlacıkları da akmaya devam ediyor, Uludağ’ın gözyaşlarına ortak oluyorlardı…

 



[1] İstanbul’un gerçek adı Konstantiniyye değil, İstanbul’dur! Bk. Fetihten önceki kronikler.

0 yorum:

Yorum Gönderme

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN