BUÜ İlahiyat Fakültesi
Hz. Peygamber’in (s.a.v) aynı adı taşıyan iki hanımından biri olan Zeyneb bint. Cahş (r.ah.) Mîlâdî 588 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Annesi Hz. Peygamber’in (s.a.v) halası Ümeyme bint. Abdülmuttalib’dir.[1]
BUÜ İlahiyat Fakültesi
Hz. Peygamber’in (s.a.v) aynı adı taşıyan iki hanımından biri olan Zeyneb bint. Cahş (r.ah.) Mîlâdî 588 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Annesi Hz. Peygamber’in (s.a.v) halası Ümeyme bint. Abdülmuttalib’dir.[1]
Doç.
Dr. İbrahim BARCA
چه خوش گفت فردوسی پاک زاد
که رحمت بر آن تربت پاک باد
میازار موری که دانهکش است
که جان دارد و جان شیرین خوش است
Pak olan türbesine rahmet insin asil
Firdevsi’nin ki
ne güzel demiştir:
“Tane taşıyan karıncayı bile incitme.
Zira o da can sahibidir. Can ise hoş
ve tatlıdır.”
(Şeyh Sadi eş-Şirazi)
Günümüzde inançlıların birçoğunun inançlarını ve amaçlarını
yitirmesi ve yitirdikleri amaçlarının yerine kendilerini ikna edebilecek bir
amaç koyamamaları; akıl, bilinç ve ruh dâhil her yönden diğer canlılar gibi
olduklarını düşünmeye başlamaları; önceden tabiata ve tabiat ötesine yükledikleri
anlamların anlamsız ve yanlış olduğuna inanmaları; her şey hakkında şüphe içine
düşmeleri adaleti de olumsuz etkilemiştir. Aksi durumda adaletsizlikler ve
zulümler olmuyor değildi. Fakat zaman içinde yavaş da olsa adalet gerçek manada
gelişme gösteriyordu. Adalet önceden deruni ve sahici bir şekilde gelişme ve
ilerleme gösterirken, bugün zamane insanın bu halinden dolayı sahte ve daha çok
zahiri bir şekilde güya ilerlemektedir. Aslında adalet şu an dairesel bir devinim
içine hapsolmuş ve onu bu döngüye hapseden insandan intikam almaktadır. Aslında
bu durumda karşılıklı etkileşim yaşanmaktadır. İnsan, bu halde olduğu için,
adalet de olumsuz etkilenmekte ve insanın onu hapsetmesine karşılık o da insanı
bu haline hapsetmektedir. Bu meyanda adaleti ve adaletin konularını tanımaya ve
tanıtmaya yarayacak düşüncelerin, çalışmaların ve aktivitelerin bu dairesel
döngünün yeniden ilerleyen bir düz düzleme evrilmesine katkı sunabileceği
düşüncesindeyim.
Adalet halifeyi kraldan ayıran en önemli özelliktir.
Bu yüzden Hz. Ömer (ra), bir gün etrafındakilere “Bilmiyorum ben gerçekte
kral mıyım yoksa halife miyim?” diye
sormuştur. Orada bulunanlardan birisi, “İkisi arasında fark vardır. Halife hak olanı alır ve
hak olan yere koyar. Allah’a hamd olsun ki sen işte öylesin. Kral ise insanlara
zulmeder, oradan buradan alır, oraya şuraya koyar,” diye cevap verdi.[1] Bu
durum, “adil kral halifedir, zalim halife ise kraldır” şeklinde de ifade
edilebilir.
Adalet siyasettir ve siyaset adalettir. Her türlü ve
her kademedeki siyaset adil olduğu kadar siyasettir. Adil olmayan siyaset,
siyaset değil, zulümdür. İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye, insanlar anlasın diye
siyaset kavramını kullandığını ifade ettikten sonra adil siyasetin tamamen
adalet ile aynı olduğunu zikretmiştir.[2] Ferdi ve toplumsal bağlamda adalet, herkese
hakkının verilmesi ise eğer tevhid Allah’a hakkını vermektir, haşir hem
Allah’ın hem de adaletin hakkını vermektir, nübüvvet hem Allah’ın hem de
elçilerinin hakkını vermektir.
Adalet, faziletlerin tümüdür. İbn Miskeveyh’e göre
adalet faziletlerden bir bölüm değildir,
faziletlerin tümüdür. Yine ona göre zulüm de rezilliklerin bir bölümü
değil, rezilliklerin tümüdür.[3]
Adalet akıllı olmak, aklı kullanmaktır. İmam Gazzâlî,
“Adaleti sağlamak akıllı olmaya delalet eder” demiştir.
Adalet esasların esasıdır. Ba‛lebekî, “Acemler ve
Araplar adaletin esasların esası olduğu konusunda ittifak etmişlerdir”
demiştir.[4]
Adalet, hiç kimseyi kayırmamaktır, kuralları ve
kanunları herkes için işletmektir. Hz. Ömer, Hâlid b. Velîd’in malının yarısına
ve Amr b. Âs’ın sarığının yarısı ile ayakkabısının tekine kadar malının
yarısına el koymuştur.[5]
O, bu malları haksız bir şekilde elde ettiklerine inanmış ve bu malı onlardan
alıp gerçekten hak edenlere vermek istemiştir. Hz. Ömer, mallarını müsadere
ettiklerinin kim olduğuna, toplumdaki makamlarına ve geçmişteki hizmetlerine
bakmamıştır.
Adalet, dünya ve ahiret mizanıdır. İbnü’l-Arabî, “Adalet,
yeryüzünde konulmuş mizandır ve adalet ahirette da kullar arasında hakem
olacak, adalet şeriatçe emredilendir, mülk cesetse adalet ruhudur ve adalet
olmayınca mülk harap olur.”[6]
Adalet; adaletsizliği görmek ve göstermektir. Ebû
Hanîfe, Abbasi halifelerinden el-Mansûr tarafından kadılığa tayin edilmek üzere
görevlendirilmek istendiğinde, teklifi kabul etmeyip halifeye şöyle cevap
vermiştir: “Allah’tan kork ve bu görevi Allah’tan korkanlardan başkasına verme.
Vallahi, ben senin iyi halinde bile razı olmadıklarındanım, ya senin öfkeli
hâlinde hâlim nasıl olur acaba? Benden daima memnun kalacağından emin değilim.
Bir davada aleyhine hüküm verirsem ve sen beni Fırat nehrine atıp boğmak veya
hükmümü iptal etmek arasında bırakırsan, ben boğulmayı tercih ederim.”[7]
Adalet sahibi manasındaki adl, Allah’ın
isimlerindendir. Allah’ın tam ve değişmez mutlak manada adil olduğunu ifade
eder. Zira Allah, tüm noksan ve eksik sıfatlardan münezzehtir. Ancak mümkün
alemdeki her şey değişkendir ve değişiklikleri kabul etme özelliğine sahiptir.
Bu yüzden ilahi adalet için mutlaklık söz konusu iken mümkün alemdeki mutlaklık
ancak mecazi olabilir. Bununla beraber, neticede tüm adaletlerin kökeninde
ilahi adalet yer aldığı için değişen tabii, toplumsal ve ferdi adalet
çeşitlerinin özü ilahidir ve o öz değişmezdir.
Değişen adalet var ve adaletin değişmeyen ilahi özü
var. Allah’ın farklı devirlerde farklı peygamberler ve kitaplar göndermiş
olması, ilahi adalet dışındaki adalet çeşitlerinin –mutlak denilse de-
değişebileceğine bir delildir. Değişmeyen ise tabii, toplumsal ve ferdi
adaletin içinde var olan ilahi adalet özüdür. Hz. Peygamber’in adaletli
olduklarından dolayı kendisinden önce yaşamış Fars kralı Enüşirvan’ı ve çağdaşı
Habeş kralı Necaşi’yi övdüğü nakledilmiştir.
Eğer bu haberler sahihse, anlaşılan onların farklı dinden olmaları ve
hatta kendi dönemlerinde ve coğrafyalarında bizzat onlardan kaynaklanan bazı haksızlıkların
meydana gelmiş olması onların adil olarak nitelendirilmelerine engel teşkil
etmemiştir. Çünkü adalet –ilahi adalet
ve ilahi adalet özü hariç- zaman ve mekana göre değişebilen ve mutlaklığı bile
mecazi yön taşıyan bir olgudur. Bunu en iyi kavrayanlar ve bu doğrultuda
hareket edenler tüm insanlık tarihinde adil olarak vasıflandırılmışlardır ve bu
vasfı hak etmektedirler. Geçmişte yaşamış adil denilen bazı insanlara bugün
bakıldığında o denli adil olmadıkları düşünülebilir. Ancak o adil diye tavsif
edilmiş insanlar hakkındaki bu düşünce ve hüküm adil değildir. Zira adaletin
çok boyutluluğunun, dinamik yapısının, mutlaklığındaki mecaziliğin ve
değişmeyen ilahi özünün farkına varılmamış ve kavranılmamış olunması; bu
haksız, yanlış düşünce ve hükmü doğurmaktadır. Fârâbî, Medine-i Fâzıla
ütopyasında ideal yöneticinin sonradan daha iyi olanı gördüğü için eski
hükümleri değiştirebileceğini; ideal yöneticinin halefinin de selefinin eski
hükümlerini değiştirebileceğini belirtmiştir. Çünkü selef, o yeni hali görseydi
kendisi de bizzat kendi hükümlerini değiştirirdi, demektedir.[8] Hz. Ömer (ra) bir defasında, gece boyunca
ağlayan bir çocuk sesi duyar, annesini çok defa uyarmasına rağmen çocuğun
ağlama sesi bir türlü durmaz. Sonunda Hz. Ömer, kadına, sen nasıl kötü bir
annesin ki çocuğu susturamıyorsun tarzında serzenişte bulunur. Kadın, Ömer,
sütten kesilmeyen çocuklara bir atiyye bağlamıyor, ben de çocuğumu sütten
kesmeye çalışıyorum, ama çocuk işte, bunu kabul etmiyor, dedi. Hz. Ömer, kaç
aylık, diye sorunca, kadın da şu kadar aylık diye cevap verir. Hz. Ömer, tamam
acele etme, dur, der. Akabinde Hz. Ömer, cemaatle sabah namazına durur. Çocuğun
ağlama sesinden insanlar, sabah namazında ne okuduklarını bile anlayamazlar.
Namazı kılıp selam veren Hz. Ömer, Ömer’e veyl olsun! Kim bilir, şimdiye kadar
kaç Müslüman çocuğun bu şekilde canını aldı, diye söylendi ve “artık yaşına bakılmaksızın tüm doğan
Müslüman çocuklara atiyye verilecektir”, duyurusunu her tarafa yaymak için
görevliler gönderdi.
Adalet hakkında daha birçok tanımlama yapılabilir.
Ancak biz, bu yazımızda bazı İslam alimlerinden ve Müslüman yöneticilerden onun
bazı yönlerini açıklayan örneklerle yetindik. Adaleti tanımak ve tanıtmak,
yazımızın başında da dile getirdiğimiz gibi adaletin gelişmesine katkı sunar.
Fakat adaletin konusu olan canlı ve cansız varlıkları da yeniden tanıma ve
tanıtma adaletin gereğidir. Zira doğru tanımlanamayan ve anlam verilemeyenlere gerçek
mana da adil olunamaz. Şeyh Sadi
eş-Şirazi’nin doğru tanıma ve anlam verme, buna mukabil adil olmaya dair güzel
beyitleri ile yazımızı sonlandırıyoruz. Bu beyitler, yazımızın başında
bulunmaktadır.
[1] Ebû Abdillâh Muhammed b. Sa‘d b. Menî‘
el-Kâtib el-Hâşimî el-Basrî el-Bağdâdî, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 10 c., 1. baskı,
Kâhire: Mektebetü’l-Hâncî, 2000, 3: 286.
[2] İbnü’l-Kayyim Cevziyye Ebû Abdillâh Şemsüddîn
Muhammed b. Ebî Bekr ez-Züraî ed-Dımaşkî el-Hanbelî, et-Turuku’l-hükmiyye
fi’s-siyâseti’ş-şerʿiyye, Kahire:
Matbaatü’l-Adâb ve’l-Müeyyed, 1317, 14.
[3] Ebû Alî Ahmed b. Muhammed b. Ya‘kūb b. Miskeveyh el-Hâzin, Tehzîbü’l-Ahlâk,
thk. İmâd el-Hilâlî, Beyrut: Menşûrâtü’l-Cemel, trz., 344.
[4] Ba‛lebekî, Muhammed b. Muhammed b. Abdülkerîm, Hüsnü’s-sülûk fî
siyaseti’l-mülûk, thk Fuâd Abdülmünim Ahmed, Riyad: Darü’l-Vatan, 1416, 55.
[5] Cüveynî, İmâmü’l-Haremeyn, el-Giyasi/İslam’da Başkanlık Sistemi,
trc. Abdullah Ünalan, İstanbul: Mevsimler Kitap, 2016, 174.
[6] Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed et-Tâî el-Hâtimî, Tedbîrâtü’l-ilâhiyye
fi islâhi’l-memleketi’l-insâniyye, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2003,
52.
[7] Corci Zeydân, Tarîhü’t-temedüni’l-İslâmiyye, 5 c., Beyrut:
Menşûrâtü Dâru Mektebetü’l-Hayât, trz., 1: 238.
[8] Ebû Nasr Fârâbî, Kitâbü’s-Siyâsâti’l-medeniyye,
thk. Fevzî Mihterî Neccâr, Beyrut: Tab‛etü’l-Katolikiyye, 1964, 81.
GENEL MANZARA
Acayip bir yıl geçirdik. Ne varsa gördük: Koronası-çekirgesi, salgını-savaşı, ambargosu-savunması, cinayeti-tacizi, arsızı-hırsızı; pisliğini örteni, gözünü yumanı, kulağını tıkayanı, aklımızla alay edeni; insanlık düşmanı ırkçıları, İslam korkusu üreten zorbaları, yersiz yurtsuz masumları… Hepsini bu geçtiğimiz yıl içinde gördük vallahi! Bunlar hem bizim evde hem dışarıda. Anlayacağınız her yanda. Eskilerin dediği gibi umum-i belvâ. Herkesin başına bela, herkes bir şekilde müptela. Genci-yaşlısı, kadını-erkeği, amiri-memuru, köylüsü-kentlisi, işçisi-patronu… Hiç fark etmiyor, yakalıyor, yakasını bırakmıyor, ya biri ya öteki. Bir boşluğun, sarhoşluğun, gafletin, açığın veya açlığın olmaya görsün! Hele bir de varsa hırsın ve hevesin, gemlenmez arzuların, görünme ve gösterme tutkuların; peşindeysen hazların, baştan çıkaran havaların, uçuran gazların, süründüren tozların, esrarlı ortamların, saçma tılsımların, kötü alışkınlıkların, akla ziyan taşkınlıkların…
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
PROGRAMLARIN HAZIRLANMASINDAKİ KAYGILAR
Kuruluşundan itibaren ilahiyat programları dönemsel kaygılar doğrultusunda hazırlandığından her dönemin rengini almış ve yine her dönemde tartışma konusu olmuştur. Öte yandan Yüksek İslam Enstitüleriyle başlayan İslam medeniyet ögelerinin tamamını kapsayacak program kaygısı, ders maddelerinin çoğalmasını, ders yoğunluğunun artmasını beraberinde getirmiştir. Böylesi geniş çerçeve içinde akademik derinliği yakalamak ve mesleki yeterliliği elde etmek oldukça zorlaşmıştır. Bu şekilde dönemsel kaygılarla hazırlanan programların olumlu ve olumsuz yönlerini şöylece sıralamak mümkündür:
Prof. Dr. Cağfer
KARADAŞ
Ismayıl Hakkı
Baltacıoğlu 1949’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi açılması oturumunda şunları söylüyordu:
“Ismayıl
Hakkı Baltacıoğlu (Kırşehir) – … Bir İlahiyat Fakültesi kurulmasından maksat
medreseyi diriltmek değildir. Çünkü Fakülte ile medreseyi ayıran çok temelli
bir karakter vardır. O da şudur: Medresenin çalışması nassi, apriyori,
kablettecrübîdir. Fakülteler ilim evleri olduğundan, bunlar mukayeseye,
müşahedeye ve en sonunda da mümkün olursa, izaha çalışmaktadır. Yani birincisi
sübjektif olduğu kadar, ikincisi objektiftir. O halde hükümetin şayan-ı dikkat
olan isteği şudur: Bütün manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir
fakülte meydana getirmek. Öylesine bir fakülte ki, diğer fakültelerden hiç bir
surette ayrılığı olmayacaktır.
Bizim
istediğimiz İslâm İlâhiyatı Fakültesidir. Ama medrese değil, ilmi karakter
taşıyan İslâm İlâhiyat Fakültesi. İslâm dinini; İslâm mezheplerini … ilmî
surette tedkik edecek bir ilmî fakülte.
İlâhiyat
Fakültesini açmayı büyük bir olay olarak kabul ediyorum kendi hesabıma. Bunun
feyizlerini ve nimetlerini daha sonra göreceğiz.
Şimdi benim
nazar-ı dikkati celbetmek istediğim nokta şudur: Kısaca tebarüz ettireyim.
İlahiyat Fakültesi İslâmiyeti bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında,
meselelerinde müspet ilimlere dayanmalıdır. Bu budur, efkâr-ı umumiyece bu
vuzuh faydalıdır.
Bu İlâhiyat
Fakültesi Atatürk inkılâbından sonra ikinci defa Türkiye’de açılıyor. İlk defa
Atatürk İnkılâbından sonra İstanbul Üniversitesi içinde kurulmuştu. O İlâhiyat
Fakültesinde benim de mesuliyetim vardı. Bir nevi sosyoloji fakültesi yaptık.
Fakat burada yani Fakültede İslami bilimler esas, sosyolojik bilgiler yardımcı
olacaktır.”
*
İslam dünyası XIX. yüzyıldan itibaren batıdaki iki gelişmeden oldukça etkilendi. Birincisi yukarıdaki konuşmada da ifade edildiği gibi pozitivist (müspet ilimlere dayanan) anlayışla ortaya konulan başta sosyoloji olmak üzere sosyal bilimleri adeta kutsama ve bunları dini bilimlerin yerine ikame etme. Hatta pozitivist yaklaşımla dinî bilimlere ayar çekme. İkincisi ise batıdaki Kitab-ı Mukaddes çalışmalarını Kur’an ve Hadislere uygulama. Bu iki çaba bizim köklü ilim geleneğimizin ihmal edilmesini ve ilimler sınıflamasının tersyüz edilmesini beraberinde getirdi.
Değerli kardeşlerim, meslektaşlarım, öğrencilerim ve dostlarım,
Covid 19 bulaşması teşhisi sebebiyle hastanede tedavim devam
etmektedir. Şükürler olsun tedavi süreci başarılı bir şekilde ilerliyor. Bu
süreçte dualarıyla, telefonla arayarak, mesaj göndererek ve çeşitli
platformlarda duygularını ve dualarını esirgemeyen herkese teşekkür ederim.
Arayan kardeşlerimden dönüş yapamadıklarımın mazur
görmelerini istirham ederim. Bilvesile insani ve İslami görevimiz gereği hem
Allah’ın emaneti olan canımızı korumak hem de bizim açımızdan canımız gibi değerli
ve korumamız gereken başkalarının hayat haklarına zarar vermemek için alanın
uzmanlarının ve yetkililerin talep ettikleri tedbirleri alma hususunda
hassasiyet gösterilmesini istirham eder, dualarınızı beklerim.
İhsan Süreyye Sırma
Bertrand Russell ateist bilim filozofu idi. Dinlerin kanıtlanamazlığını
savlamak için meşhur Çaydanlık örneğini verir. Şöyle der:
"Eğer
ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında
dönen porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en
güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu
ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini
kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte
oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir
küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı
düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca
onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak
öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun
varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o
kuşkuyu duyan kişi, yakınçağda bir ruh doktoruyla, daha önceki
çağlardaysa bir Engizisyon yargıcıyla görüştürülürdü."
İLAHİYAT FAKÜLTESİ 120. YILI
≈
1
YÜKSEK DİNÎ EĞİTİMİN KISA TARİHİ
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
İslam eğitim tarihini, 1400 yıl önce Hz. Peygamber’in Mekke’de ilk toplantı yeri kabul edilen Daru’l-Erkam’la başlatılabilir. Burası mütevazı sayıdaki ilk Müslümanların vahiy bilgisini aldığı, dini terbiyeden geçtiği ve Müşriklerin eziyetlerine karşı dayanma bilinci ve iradesinin kazanıldığı ilk ve tek okuldu.
Nuru Osmaniye camisinin Cağaloğlu’na bakan bahçe kapısından yeni çıkmıştı ki, soldaki dükkânların birinin TV’sinden şu haber geçiyordu:
“Yine deniz, yine göçmen faciası! Müslüman ülkelerden, gayrimüslim ülkelere göç etmek üzere Akdeniz’de yol alan “şişme bot” patladı ve onlarca göçmen denize döküldü… Alınan haberlere göre yaşlı ve çocukların çoğu boğuldu; geri kalanları da yüzerek kurtulmaya çalışıyorlar… Bu zavallı mültecileri kurtarmaya giden ekipler, ancak beş kişiyi kurtarabildiler. Donmak üzere olan mültecilerden genç bir kadın, “Bebeğim! Bebeğim!” diye çığlık atıyordu. Çocuğunu kurtaramamış; Akdeniz’in sularında kaybetmişti yavrucağını…..”
Efendim! Ölçü her daim hayatımızda. Ama her nedense ya mağdur olunca ya zarar görünce ya bir şeyler eksilince ya da işler ters gidince gündemimize giriyor. Bu da ölçü bilincimizle alakalı olsa gerek. Yoksa ölçüyü herkes bilir hatta ölçülü olmanın gerektiğini de. Ama bilinç hususunda bir ölçü eksikliğimiz kesin. Kesin de, bu eksiklik nasıl giderilir? Bildiğim tek yol, hatırlatmak. Hatırlatmak, hatırlamayı; hatırlamak da bilinci getirir belki.