23 Ağustos 2016 Salı

Prof. Dr. Muhammed Harb Hoca'yla Röportaj

islamtarihi.info: Hocam öncelikle bizleri kırmayıp kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Muhammed Harb: Estağfirullah efendim.

islamtarihi.info: Türkiye’de Osmanlı tarihi denince, en tanınmış akademisyenlerden birisisiniz. Bizlere şahsi hayatınızdan ve eğitim hayatınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

-Üniversitye ilk girdiğimde yer bulamadım. Babam beni edebiyata sevk etmek istiyordu. Ben ise hukuku seviyordum. Böyle bir durumda ne yaparsınız; sabredeceksiniz.  Okul başladı bir iki ay geçti; sabrettim.  Ama baktım ki yürümüyor. Babam edebiyat noktasında ısrar ederken hukuk mezunlarının Mısır’da o dönem iş bulamamalarını düşünüyordu. Babam hala ısrar ediyordu. Nasıl yaparım da hukuka giderim diye düşündüm. Kendi içimden gelecek yıl hukuka giderim diye geçti. Tabi ki bu çocukça bir düşünce idi. Öğrenci işlerinde bir memure vardı. Seni bir bölüme göndereceğim dedi. Beni Osmanlı döneminden kalma bir paşa olan İbrahim eş-Şevarbı Bey’e gönderdi. O dönem oranın yöneticisiydi kendisi. Bölümüm meğer şark dilleri bölümüymüş. Ben bölümümün adını dahi bilmiyordum. Bu bölümde İbranice, Farsça, Türkçe ve Fransızca dilleri vardı. Bunların hiçbirini istemiyordum. Fakat gitmek zorunda kaldım. Birkaç ay geçmişti. Diğer öğrenciler biraz ilerlemişlerdi. İbranice tabi farklı bir dil, alfabesi de farklıydı. İlerlemişlerdi de; onları yakalamam çok zordu. Türkçe dersleri daha sonra başladı. Sınıf kırk dokuz kişiydi, benimle beraber elli kişi oldu. Biraz çalıştım ama sınıfın sonuncusu bendim. İkinci dönemde ise Türkçe dersi müfredata kondu ve hoca olarak da derslere,  Hüseyin Mucib’ül-Mısrî girdi. O büyük alimlerden biriydi. Onunla karşılaştığım andan itibaren hayatım değişti. Hem de aristokrat ailelerden birine mensuptu. O Türkçeyi de çok severdi. Onunla beraber Türkçeyi sevdim. Hocayı da sevmiştim. Birinci dönem sınıfta sonuncu iken ikinci dönem sınıfta birinci oldum. Böyle olmasında bu hocamın tesiri büyüktü.

O bana: “ ikinci dönem üç dil olacak: İbranice, Farsça ve Türkçe. Sen bunlardan Türkçeyi seç” dedi. Ben de ona: “zaten başka bir dili düşünmüyorum” dedim.

Türkçe bölümü yeni olduğu için, bütün çalışkan talebeler bu bölüme girmeye çalışıyorlardı. Zira bu bölüm yeni olduğu için, asistan olmaları kolay olacaktı. Onlar koşa koşa bu bölüme gittiler. Ben ise koşa koşa gitmedim. Kürsü başkanlığına gittim ve “eğer Türkçe bölümüne giremezsem, okulu bırakırım” dedim. Ve öyle oldu ve beni Türkçe bölümüne aldılar.

Fakat enteresan taraf şu ki; babam Kahirede tasavvuf ehli bir Türk’le görüştü. Ona babam, benim oğlum Türkçe bölümüne girdi deyince, kendisi onu bana gönder demiş. Ben de gittim. Revak’ül-Etrak denen Türklerin kaldığı yere gittiğimde, yine başka ufuklar açıldı benim için. Bu hocam sayesinde Türkçeyi sevdim. Onlar Türkçeyi konuşurken ben anlamıyordum; ama gönül diliyle anlaşıyorduk. Bunun bir tezahürü olsa gerek, hiç kimse benim kadar Türklerle alakalı ilimlerde çalışma yapmadı ve yapamaz da. Bunu iddia ediyorum. Meydan okuyorum. Çünkü kimse benim kadar Türkçeyi ve Türkleri sevemedi.

Mezun olduktan birkaç sene sonra, yurt dışında doktora yapmak için burs çıktı. Bu dışişleri bakanlığı bursuydu. Bana, sizler zaten azsınız. Seni İngiltere’ye gönderelim dediler. Ben hayır, ben Türkiye’ye gitmek istiyorum deyince; orada bulunan memur, “herkes İngiltere’ye gitmek istiyor sen niye Türkiye’yi istiyorsun diye sorunca ben: “ben Osmanlı tarihi çalışmak istiyorum. Bu eğitimi de en iyi şekilde Türkiye’de alırım” dedim. O dönem gençtim, bilgisizdim ama ruhen öyle istiyordum. Bu konuda ısrarcı oldum. O dönem Türkiye şimdiki gibi değil, normal bir devletti. Türkiye şimdiki iktidar partisi ile beraber güçlendi ve büyüdü ve dünyada söz sahibi bir ülke haline geldi. İlk Türkiye’ye geldiğimde Atatürk Havalimanı’na indiğimde küçücük bir havalimanı idi. Birkaç odadan ibaretti. Orası şimdi depo olarak kullanılıyor. Türkiye’ye gelince şükür secdesi yaptım. Akabinde de hemen tarih bölümüne gittim. O zaman Şehabettin Tekindağ isimli değerli bir hocamız vardı. Buranın  idarecisi idi. Arapçada da Nihat Çetin isimli çok bilgili bir zat vardı. Hayatımda onun kadar bilgili bir adam görmedim. Onu,  Saddam Hüseyin döneminde Irak’tan çağırdılar. Israr ettiler. O Irak’a gitti ve Arapçaya yaptığı hizmetlerden dolayı devlet nişanını alıp geldi.

Doktora tezim bitince hemen teslim etmedim. Hocamla konuştum ve hemen Mısır’a dönmeyi düşünmediğimi, buradaki ilmî hayattan biraz daha istifade etmek istediğimi söyledim. Ben zaten ilmî çalışmalar yapıyorum, niye Mısır’a döneyim ki diye düşündüm. O dönem de İstanbul’da kültür ve ilim hayatı gayet zengindi. Benim Mısır’daki üniversitem ise beni tehdit etti. Ya dönersin ya da seni kovarız dediler. Bunu Mısır’daki üniversite söyledi. Ve ben neticede dönmek zorunda kaldım.

Türkleri ne kadar seversem, Türklerin de beni o kadar seveceklerini gayet iyi biliyordum. İsmail Hakkı Şengüler isimli Malatya milletvekili bir abimiz vardı. O hakiki bir abim idi. O işlerimi halletmek için kendi işlerini bırakıp emniyete kadar geliyordu. Bir de Yahya Kiğılı Bey vardı. Fabrikatördü kendisi. Onunla görüşürdük ahbaptık. Bir de Osman Nuri Topbaş Efendi vardı. İlk geldiğim zaman beni İsmail Hakkı Bey onlarla tanıştırdı. Onlar beni sevdiler; ehemmiyetle benimle ilgilendiler. Onlar beni aralarına aldılar. Ben İstanbul Üniversitesi’ne yakın oturmak istiyordum. Ama İsmail Hakkı Bey ve arkadaşları, illa bizim aramızda bize yakın oturacaksın dediler. Bir yer verdiler. Her şeyi yaptılar yani.

Neyse onlar döndüğüm zaman, gitme bizim yanımızda burada kal dediler. Mısır fakir, burada hayat şartları daha iyi dediler. Yahya Bey de bana benimle çalışacaksın danışman olarak, hem de senin Yüksek İslam Enstitüsü’ne girmen için gayret ederiz, dedi. Ben de teşekkür ediyorum, ne kadar güzel hem iki maaş alacaksın, hem de İstanbul gibi havası çok güzel olan bir şehirde yaşayacaksın. İstanbul’un havası Allah’ın büyük nimetlerinden biridir. Türkleri de seviyorum asla hiçbir zaman gurbet hissetmedim. Onların bu teklifleri karşısında ben onlara; “Arkadaşlar sizlere teşekkür ediyorum. Ben buraya Osmanlı’yı anlamak için geldim” dedim.

islamtarihi.info: Arap aleminde, Osmanlı denilince, Osmanlı’nın işgalci olduğu düşüncesi dile getirilmektedir. Bununla alakalı ne düşünüyorsunuz?

-Asıl mesele Osmanlı Devleti bütün dünyaya yayılmak isterken, batı ile yani Avrupalı devletlerle uzun zaman mücadele etti. Bir süre sonra Osmanlı zayıf kaldı. Dolayısıyla Avrupalı milletlerin Osmanlı Devleti hakkındaki görüşleri olumlu değildi. Zira onlar birbirleriyle savaşıyorlardı. Avrupa’da ilmin gelişmesine kilise de önem veriyordu. Avrupa’da bir okul vardı. Sıbyan mektebi. Burada Hrıstiyanlığı anlatıyorlardı. Halk kiliseye yardım etti. Vakıflar kurdular, bu küçük okul büyüdü. İlk önce lise oldu sonra ise üniversite açıldı. Peki burada kimler ders verecek? Hocalar. Kim bunlar? Kiliseye bağlı olanlar. Zaten kilise İslam’a karşıdır. Burada hocalara İslam karşıtı bir eğitim vermeleri normaldi. Maalesef 1913 yılında Mısır’da niye üniversite kuruyoruz dediler. Halk tabi bağışta bulundu. Osmanlı prensesleri de bağışta bulundular. Nihayetinde üniversite kuruldu. O zaman bu üniversitede ders verecek hocalara ihtiyaç doğdu. Tabi bildiğiniz gibi Mısır Arap dünyasının giriş kapısıdır. İngiltere ve Fransa’ya tarih, psikoloji ve edebiyat gibi birkaç alanda doktoralarını yapmaları için bu ülkelere öğrenci gönderildi. Nihayetinde bizim asistanlarımız oraya gittiler ve doktoralarını aldılar. Orada kilisenin yetiştirdiği hocalar onlara dersler verdi. Bu hocalar Osmanlı’yı nasıl anlatabilir ki? Bunlar daha sonra Mısır’a döndüler. Tabi hocalarımızın hocaları bunlar. Osmanlı’yı kötü anlattılar. Yine aynı şekilde Kuveyt’te, Suudi Arabistan’da üniversite kurma düşünceleri oluştu. Kim yardımcı olabilir diye düşündüler. Buralardaki üniversitelere de hocalar Mısır’dan gittiler. Aynı düşüncelerini oralarda da anlatmaya bu şekilde öğrenci yetiştirmeye devam ettiler. Bu şekilde Arapların tamamına bu düşünce yayılmış oldu.

islamtarihi.info: Bu fikrin temelinde kilise ve batı var yani?

-Evet tabiki. Ben bu sahada baya yazdım.  Hem de tercümeler yaptım.

Mısır’da Osmanlı kötüdür diye okutuyorlardı. Fakat hakkıyla Osmanlı’yı bilmiyorlardı. Örneğin ben. Babam Abdülhamit Han’ı çok sever ve “iyi insandı” derdi.  “O bütün İslam alemini topladı ve bir yere getirdi.” derdi. Fakat biz okula gittiğimizde farklı şekilde anlatırlardı. “O Osmanlı münevverlerini katlediyordu, onun İslamiyet’le hiç alakası yoktu” diyorlardı. Korkunç bir adam, bir zalim olarak anlattılar. Kızıl Sultan olarak anlattılar bize.

Ben bir nesli temsil ediyorum. İki defa gittim oraya ve hakikati aradım. Sonra anladım ve kendi kendime Arap dünyası yanlış yaptı dedim. Onlar hakikati araştırmadan, Osmanlı’yı suçladılar ve kötü gösterdiler. Halbuki İstanbul’a gidip hakikati, doğruları araştırabilirlerdi.

islamtarihi.info: Osmanlı sahasını da bu sebepten, Osmanlı’yı sevdiğiniz ve daha iyi anlamaya çalıştığınız için seçtiniz?

-Evet bu sebepten dolayı Osmanlı tarihini seçtim.

Buraya geldiğimde İsmail Hakkı Şengüler, Osman Nuri Topbaş bunlarla beraber otururduk. Bunlar Osmanlı’yı seven insanlardı ve güzel anlatırlardı. İsmail Hakkı Şengüler de benim Mısır’daki hocamdı. Türkçe dersi veriyordu bize. O aynı zamanda “fizilali’l-kuran” mütercimlerindendi kendisi. Mısır’da aynı zamanda Ezher’de (Üniversite) okurken spikerlik yapıyordu bizim radyomuzda.

Buraya geldiğimizde bu arkadaşlar “sen gitme biz seninle ve eşinizle ilgileniri”z dediler. Onlar çok iyi arkadaşlardı. Ben onlara Mısır’da insanlar, Osmanlı’yı yanlış biliyorlar. Ben bu algıyı düzeltmek için Mısır’a döneceğim dedim. Mısır’dayken doktor Abdullah et-Türkî, Kral Fahd’ın eğitim müsteşarıydı. Riyad’da bulunan İmam Muhammed Üniversitesi’nin rektörüydü kendisi. O İsmail Hakkı’nın ziyaretine geldi,İsmail Hakkı Bey beni de çağırmıştı. O sıralar ben daha talebe iken, Arap dünyasının önemli dergilerinde makaleler yazıyordum. İsmail Hakkı Bey’in evine gittiğimde bu büyük zatla yani Abdullah et-Türkî ile karşılaştım ve şaşırdım tabi.  Bana “Ben seni takip ediyorum. En son “Fatih’i Müdâfaa” isimli makalelerin vardı” demişti. Bu makalelerden birincisini okumuş ikincisini okuyamamış. Ben ona fotokopisini çektim verdim. O zaman makalelerim el-Arab dergisinde yayınlanıyordu. Bu dergi bir milyon satıyordu. Dikkat edin daha o zaman bir milyon satıyordu. Bu adam vallahi biz seni beğeniyoruz dedi. Doktoranı al hemen Riyad’a gel, senin kadron bizde hazır dedi. Tabi o dönemde de Suudi Arabistan zengin bir devletti. Mısır’da ancak iki yüz dolar alırken orada en azından beş bin dolar alacaktım. İsmail Hakkı Şengüler ve çocukları da vardı bu sırada. Ben ona, “Ben fakir bir talebeyim. Paraya çok ihtiyacım var. Evim yok ev alacağım, mobilya alacağım. Ama benim önceliğim memleketimdir. Benim bir misyonum var. İlk önce Mısır’a gidip bunu yerine getirmem lazım. Size daha sonra gelirim” dedim.

Ben böyle deyince, Abdullah hoca kızdı. Ben ABD’den geliyorum. Orada hangi Mısırlı talebeye söyledi isem hemen imzaladılar. Sen niye imzalamıyor evet demiyorsun diye sitem etti.

Ben ilk etapta misyonumu seçtim, Ama her şeyden önce misyonum geliyordu. Benim hanım, “Senin paraya ihtiyacın olmayabilir ama bizim ihtiyacımız var.” der; espri yapardı. Sağolsun o çok muhterem bir hanım olduğu için pek şikayet etmezdi.  Ben orada; Mısır’da bir kadro, birçok talebe yetiştirdim. Hem benim kızım var Süveyş Kanalı Üniversitesi’nde  o da Türkçe okutuyor. Bu nimetler için Allah’a şükrediyorum.

Riyad’a, Suudi Arabistan’a bilahere gittim. Ben orada dört bölümde çalışıyordum. Kral Faysal Enstitüsü’nü kuranlardan biriyim ben. Şeyh bin Baz da beni istedi ve bana danışman olacaksın dedi. Ben o zamanlar çok para kazandım. Ama amacım para değildi. Şayet ben çok para kazanma peşinde koşsaydım böyle güzel şeyleri elde edemezdim. Hayatta her şey para değildir.

Bizim meslektaşlarımız vardı. Bunlar paraya önem veriyorlardı. Ama onlar ne ilme ulaştılar ne de paraya. Onların ekonomik durumları benim kadar olmadığı gibi akademik olarak da benim düzeyime yetişemediler. Arkadaşlar ilim, evvela sevgi ister. Ben Osmanlı hakkında kırk kadar makale ve kitap hazırladım. İlgi ve sevgi olmadan bunların meydana gelmesi mümkün değildi. Evdekiler şikayet ettiler mi derseniz, Allah’a şükür ki etmediler. Benim hanım, “Sen çalışmana devam et; biz hizmet ederiz” derdi. Son olarak bir kitabım daha çıkacak. Onun başlığı da “Devlet Sistemine Karşı Osmanlı Münevverinin Durumu”dur. Bu tabi Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemini ve Atatürk’ün tarih sahnesine çıktığı dönemi anlatıyor.

islamtarihi.info: Yani bir nevi Jön Türklerin devlete tepkisi

Tabi kitap beğenildi. Üç kitabım Türkçeye çevrildi.

islamtarihi.info: Peki Hocam yurtdışında okurken nasıl zorluklarla karşılaştınız?

Hiçbir zorluk yaşamadım. Mısır’daki hocam, Ahmed es-Said. O Fransa’da okumuş. O bana İstanbul’a gidersem öleceğimi söyledi. Çünkü Mısır Devleti’nin bana vereceği burs çok az bir miktardı. Hoca bu yüzden bana açlıktan öleceğimi bu yüzden gitmememi söyledi. Onun Türklere karşı kötü bir tavrı vardı. O, Arapların Osmanlı’ya isyanını iyi bir şey olarak anlatıyordu. Yani genel olarak Mısır’da hiçbir hoca bize Osmanlı’nın iyi olduğunu söylememişti. Allah bana Osmanlı sevgisi verdi.

islamtarihi.info: Doktora teziniz Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle ilgili bir konu. Neden bu konuyu seçtiniz?

Aslında bu konuyu ben seçmedim. Geldiğimde Osmanlı tarihiyle ilgili bir şey bilmiyordum. Rahmetli Osman Öztürk beni alıp Şehabettin Tekindağ’a götürdü. Bu arkadaş doktora yapmak istiyor dedi. Hoca bana hangi konuyu çalışmak istediğimi sordu. Ben de Hoca Saadettin üzerinde doktora yapmak istiyorum dedim. Neden bu konu diye sordu. Ben de üslubunun ağır ve fazla emek isteyen bir konu olduğu için bu konuyu tercih ettiğimi söyledim. Bana kendilerinin memlekete faydası olacak konular çalıştırdıklarını benim de Mısırlı olmam sebebiyle Yavuz’un Mısır’ı fethini incelememi önerdi.

islamtarihi.info: Peki Hocam, Yavuz Sultan Selim hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Muhammed Gazzali, bir zamanlar Yavuz’a karşı çıkıyordu. Ben kendisine Yavuz’un büyük bir sultan olduğunu söyledim. Sonra anladı. Allah rahmet eylesin dedi. Mısır’da zamanın en önemli tarihçilerinden olan Salâh el-Akkad, Osmanlı’ya karşıydı. Aslında kendisi laik görüşlere sahip biriydi. Kendisiyle görüştüm. O sıra doktoram yeni bitmişti. Türkiye Mısır dostluğuyla ilgili üniversitede düzenlediğim bir programa Salâh el-Akkad’ı da davet etmiştim. Tabi bu program Mısır’da büyük ses getirdi. O programda onu da konuşturdum. Böylece Osmanlı’ya karşı önyargısı kalktı.

islamtarihi.info: Hocam kurmuş olduğunuz Osmanlı Araştırmaları Merkezi’nden bahsedebilir misiniz?

Üniversitelerde Osmanlı Tarihi okuyanlar çok azdı. Eski Türkiye’de (AK Parti iktidara gelmeden önce) Türkiye’nin Araplar arasında propagandaya ihtiyacı vardı. Arap dünyasında Osmanlı yanlış tanınıyordu. Tabi ben gazetelerde ve en önemli dergilerde Osmanlı’yla ilgili yazılar yazıyordum. Sonra Sultan Abdülhamid’in hatıratını Arapçaya tercüme ettim. Hocam Abdürrahim Mustafa, bu hatıratın düşünce dünyasında bir inkılap olduğunu söyledi. Sonra baktım ki Uluslararası İslam Birliği bu kitabı neşretti. Bu kitaptan üç bin nüsha basıldı. Tabi güzel bir baskı olmasını istiyordum. Kendilerinden telif ücreti de istemedim. O zaman Mısır’da bir kitabın üç bin basılması çok büyük bir şeydi. Bu kitaptan otuz bin adet basıldı. Çünkü Avrupa’daki bütün İslam merkezleri bu kitabı istemişlerdi. Hala birçok kişi Muhammed Harb deyince Sultan Abdülhamid’in hatıratını çeviren kişi olarak beni tanımaktadırlar.

Fehmi Hüveydi bana dedi ki kardeşim, sen Osmanlı-Türk meselelerini anlatmak istiyorsun ama bu sadece tarihle olmaz. Evet! İnsanlar Tarih okuyorlar ama Edebiyat yoluyla bunu yaparsan fevkalade bir te’sirde bulunmuş olursun. Nitekim öyle de oldu. İlk olarak Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar” romanı üzerine bir makale yazdım. Sonra bu kitabı tercüme ettim. Bu eser Kırım Müslümanları hakkında gerçekçi bir romandır. Makale ise Cengiz Dağcı ve Kırım’daki Müslümanların Ümitleri” adıyla el-Arabi dergisinde yayınlandı. Makale dergi tarafından beğenildi hatta Iraklı komünistlerden bile sitayişlerini içeren mektuplar geldi.

Ben bu “yazmak” meselesini de anlatmak istiyorum. Bende İsmail Hakkı Şengüler Bey’in te’siri vardı. “Yazdığın zaman kimse senin hüviyetini fark etmesin; böylece bütün fikir cereyanları seni okur”, derdi. Ben de gerçekten buna göre davrandım.  Bu da şimdiki yazarlar için örnek alınası bir şey olsa gerek. Benim yazdıklarımı hem sol hem de sağ cenah okumaktadır. Örneğin bizde Türkiye deyince hemen Nazım Hikmet akla gelir. O zaman ben kalktım ve Necip Fazıl’ı anlatmaya başladım. Tabi Nazım Hikmet’in bilinirliliğine ulaşmadı belki; ama yazdık. Ben Nazım Hikmet hakkında da bir makale yazdım. Bu makale el-Hilal dergisinin yıllık sayısında yayınlandı. Bazıları bana “bu makale ile Nazım Hikmet’i gözümüzden düşüreceksin” dediler. Ama okudular… Çünkü onlar benim üslubumun tarafsız olduğunu biliyordular ve Nazımı belgelorle oldugu gıbı beyan ederım Fakat bazı Mısır münevverleri bunu beğenmediler ve yazılarında Muhammed Harb neden Nazım Hikmet’i tahkir ediyor diye de sordular. Ben ise, “Nazım Hikmet’i asla tahkir etmedim. O büyük bir şairdir, üslubu da gayet güzel ama fikirleri  messelesı ve ben hakkında bir makale yazdım hepsi bu” diye cevap verdim.

islamtarihi.info: : Hocam, Necip Fazıl demişken; onunla nasıl tanıştınız, sizin üzerinizde ne tür etkileri oldu?

O da ibret verici bir şey aslında. Ben Mısır’dayken orada Ezher’de okuyan Ali İhsan Okur hoca adında bir Türk vardı. İyi bir Müslümandı. Hatta onun bir akrabası vardı, başbakan yardımcılığı yaptı sanırım. Bir Arapça-Türkçe sözlük yayınlamıştı. Ali İhsan Okur’un ziyaretine gittim ve bana ne yaptığımı sordu. O zaman fikir olarak çok uyuşmadığımız bir arkadaşımız vardı. Bu arkadaşımız o zaman bize Nazım Hikmet’in ve bazı sol yazarların eserlerini tercüme etmeyi teşvik ediyordu.  Ali İhsan Okur bana neden Nazım Hikmet’le ilgilendiğimizi sordu. Ben ona bunun çok normal olduğunu; çünkü onun Türk halkının temsilcisi olduğunu söyledim. Maalesef bize gazetelerde böyle anlattılar. Nazım Hikmet Mısır’a geldiği zaman “Cumhuriyye” gazetesinde bu haber büyük manşetle “Nazım Hikmet Kahire’de” şeklinde duyurulmuştu. Ardından yeni bir manşet: “Nazım Hikmet Türk halkının temsilcisidir”. Sonra ben onun “insani” bir şair olduğunu söyledim. Muhatabım da bana insani bir şairin ne demek olduğunu sordu. Bilmem ki dedim; öyle söylediler, ben de öyle ezberledim.

islamtarihi.info: Hümanist bir şair demek istiyorsunuz yani.

- Hayır komünist bir şairdi. Bizim o zaman Mısır’daki kültürel altyapımız o kadar gelişmiş değildi. Böyle şeyler bilmezdik biz. Hükümet diktatörlük… Asker diktatörlük… Her neyse bu başka bir mesele.

İşte bu şekilde Ali İhsan Okur bana Nazım Hikmet’i sorduğu zaman ben ona gazetelerden bildiğim kadarıyla insani bir şair olduğunu söylemiştim. O ise Nazım Hikmet’in komünist bir şair olduğunu ve İslam düşüncesine tamamen ters düşünceli biri olduğunu söyledi. Bana bu konuyu detaylı biçimde anlattı. Ben de ona aslında Türkiye’yi anlatmak istediğim fikrimi açtım. Tamam, Necip Fazıl isminde büyük bir şairimiz var bizim, dedi. Bana onun kim olduğuna dair malumat verdi. Ben henüz onu hiç tanımıyordum ve hiçbir kitabını görmemiş ve şiirini de bilmiyordum. O zaman Mısır’da okuyan, Hulusi Hoca diye İzmirli bir kardeşimiz vardı. Bana Necip Fazıl’ın bazı kitaplarını getirdi. Ben onunkinin bize en uygun şiir olduğunu gördüm. Tercüme ettim, neşrettim ve kabul gördü.

islamtarihi.info: Hangi kitabıydı hocam?

-Kitap değil şiirdi.

İkinci olarak, biraz okuduktan sonra derslerde talebelerimize tercüme dersinde onun şiirlerini verirdim. O zaman, “Necip Fazıl: Hayatı ve Eserleri” diye bir yüksek lisans tezi düşüncem vardı ve bunun planını yapmıştım. Buradaki ahbaplarımız o zaman bana bütün kitaplarını göndermişlerdi. Bu fikrimi hocama söyledim. Hocamın ismi es-Said Ahmed Süleyman çok tasvip etmediğim, Türk fikrine karşı birisiydi. “Kimdir bu Necip Fazıl, ismini bile duymadım?” diye küçümseyerek cevap verdi ve beni bir nevi kovarcasına gönderdi. Ben o zaman onun ya cahil ya da mecnun olduğunu düşündüm. Tabi daha sonra başka bir konu aldım: “Yeni Türkiye’de Edebi ve Fikri Cereyanlar” diye. Daha sonra ben Türkiye’ye geldim. İçimde Necip Fazıl’ı görme şevki hep vardı. Arkadaşlar da benim hakkımda ona kendisini sevdiğime dair vs. şeyler anlatmışlardı.

Erenköy’e gittim. Ben önceden Necip Fazıl’ın resmini gördüğümden onu tanıyordum Namaza giderken onu gördüm ve tanıdım. Bir iki arkadaşıyla da tanışıklığımız vardı. Tabi ben büyük bir muhabbetle “Selamün Aleyküm” dedim. Önce bana baktı, sonra arkadaşlarına baktı ve hiçbir şey duymamış gibi devam etti. Biraz sonra ben konuşmaya girmeye çalışarak “Efendim” dedim. Yine konuşmasına devam etti. O acayip bir adamdı. Bu durumda ben hem korktum hem de konuşmaktan vazgeçtim. Ama onun şiirlerini tercümeye de devam ettim. Bilhassa Kuveyt’teki dergilerde yayınlanıyordu. Bir gün Salih Tuğ Bey yazdıklarımı okudu ve ona “Muhammed Harb diye bir çocuk sizin şiirlerinizi usta bir biçimde tercüme ediyor” dedi. Ben de gerçekten onun şiirlerini tercüme ederken hakkını vermeye çalışıyordum. Yirmi beş senedir Türkçe’den Arapça’ya tercümeler yapıyorum. Tabi Necip Bey bir imparator gibi Mustafa Mıyasoğlu’na, “Bu Muhammed Harb’i getir”, demiş. Ona komşuydum o zaman, geldiler ve Necip Fazıl seni istiyor dediler. Tamam dedim ve korkarak gittim. “Selamün Aleyküm efendim”, dedim. “Aleyküm selam” dedi, “Muhammed Harb sen misin?” diye sordu. “Sen benim şiirimi neşrediyorsun, memnun oldum bundan” dedi. “Tamam” dedim. Aslında önceki durumun karşılığını çıkarmak isterdim. Ama sadece tamam dedim. Sonra konuşmaya devam ettik ve bana ““Bir Adam Yaratmak”ı biliyor musun?” diye sordu. Biliyorum dedim. “Tercüme et o zaman” dedi. Ben “etmem” dedim. Ben şaka yapıyordum ama o şaka olduğunu anlamamıştı. Şöyle bir baktı, “Kimdir bu haşarı?” der gibisinden. “Bu beni temsil eden bir şeydir, o yüzden tercüme et.” dedi. Ben yine hayır dedim. Maksadım şaka yapmaktı çünkü selam verince bana bakmamıştı bile. Sonra nasip oldu güzel bir tercümesini yaptım. Şunu belirtmeliyim ki Necip Fazıl’ın ruhani bir tarafı olduğunu düşünüyorum.  Neden? Mısır’da; bilhassa devlet yayınevinde basılacak kitaplar çok olduğundan sıraya koyulur ve her ayda bir kitap veya iki ayda bir kitap basılırdı. Örneğin  benim gönderdiğim diğer kitaplar ancak iki-üç seneden sonra basılabiliyordu. Tabi yeter ki basılsın fikrindeydik biz. Subhanallah, ben kitabı gönderdikten sonra kırk gün içinde kitap basılıp neşredildi. O zaman bu adam ya bir veli ya da büyük bir zat diye düşündüm. Sultan Abdulhamit hatıratını, Allah rızası için devlet yayınevine verdim. Üçüncü dördüncü baskıyı yaptı. Tabi devlet yayınevi yeterli karşılığı vermiyordu ancak kitaplar çok ucuz olarak piyasaya sunuluyordu. Mesela lise talebeleri bile rahatlıkla alabiliyorlardı; dolayısıyla çok insana ulaşılabiliyordu. Bu kitapta benden istedikleri günden kırk gün sonra kitaplaştı. O yüzden ben hanımıma Sultan Abdülhamit ve Necip Fazıl’ın evliyadan kişiler olduklarını düşündüğümü söyledim.

islamtarihi.info: Hocam malumunuz 1916 yılında Sykes-Picot anlaşması çerçevesinde Arap coğrafyası Osmanlılar’dan koparılarak İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldı. Bunun gerek Araplar gerekse Türkler açısından ne gibi tesirleri olmuştur?

Aslında bu soruyu bana değil siyasilere sormanız gerekiyor. Ama bu konu hakkında birtakım şeyler söyleyebilirim. Bu anlaşma ile amaçlanan şey kavmiyetçiliğin kuvvetlendirilmesidir. Böylece devletler bir araya gelemeyeceklerdi. Biliyorsunuz sömürgeciliğin birinci merhalesi taksimdir (bölmektir). İkinci aşama ise taksim edilen bölgelerin kültürel köklerinden nasıl uzaklaştırılacağıdır. Nitekim vakıa böyledir. Arap milliyetçiliği yapanlar İngiltere ve Fransa’dır. Mesela Arap milliyetçiliği teorisyenlerinden Iraklı  Satıel Huserının görevi nedir biliyor musunuz? Osmanlı’nın son devrindeki Maarif Vekaleti yardımcılığı… Tuhaf! Mesela Türk milliyetçilerinden örnek verirsek, Ziya Gökalp’i zikredebiliriz. Demek istiyorum ki batılılar bu ülkeler arasına bir tartışma konusu atmak istiyorlar. Sebebi de buraları ele geçirebilmektir. O zamanlar petrolün çıkacağı ve bunun büyük ekonomik güç anlamına geleceği biliniyordu. Eğer Arap devletleri tek bir çatı altında toplanırsa İngiltere onlarla anlaşamayabilirdi. Küçük devletlere bölmeliydiler. Küçük devlet demek, büyük devletin himayesine ihtiyaç duyan demektir. Garb bunu yapmayı başardı. Milliyetçilik fikrinden sonra “vataniyye” dediğimiz bölgesel aidiyet üzerinden gelişen bir tür milliyetçilik baş gösterdi. Örneğin Katar bir Arap devletidir. Biz Arabız diyorlar. Ama biz Katarlıyız da diyorlar. Kuveytliyiz demek de buna benzer bir şeydir. Bu aslında bizim başımıza bir beladır. Demek ki Osmanlı dönemindeki İslam kardeşliği anlayışı tamamen bitirilmiş.

islamtarihi.info: Tamamen bittiği gibi Araplar da kendi aralarında bölünmüşler.

Condoleezza Rice’ın Ortadoğu haritası bellidir. Bu bahsettiğiniz anlaşmanın ikincisidir. Bu da bölmeyi amaçlamaktadır. Biz ne kadar bölünürsek; o kadar Garb kazanmaktadır ve onların üzerimizdeki te’siri artmaktadır. Hatta şu an bazı Hristiyan mütefekkirler bile keşke şu an Osmanlı olsaydı diye düşünmektedirler. Hatta Amerika’da Hristiyan bir tarih hocası kitabında şöyle demektedir: “Osmanlı olsaydı bugünkü Arap dünyasındaki problemler olamazdı. Örneğin şu an Lübnan menfi olayların sıkça vuku bulduğu bir yerdir. Oysa Osmanlı zamanında böyle değildi hatta böyle şeyler akla bile gelmezdi.” Bunu ben değil bahsettiğim Amerikalı tarihçi söylemektedir. Amerika’daki Lübnanlı bir hocadır. Kitapları oldukça meşhurdur ve Arapça’ya tercüme edilmiştir.

islamtarihi.info: Hocam biraz da akademik hayatınızdan bahsetseniz; mesela günde kaç saat çalışırsınız, vakit tanzimini nasıl yaparsınız? Çalışma temponuzun aile hayatınız üzerindeki etkileri nelerdir?

Allah’a şükür eşim akademik çalışmalarımdan dolayı benden hiç şikâyet etmedi. Hatta bazı şeylerde onun fikrini soruyorum. O da bana ne diyor. Sen hocasın ve bu tür işlere beni karıştırma diyor. Sen de ev işlerine karışma demek istiyor yani. Şaka bir yana aile hayatım çok huzurlu. Biliyorsunuz hanımlar eşlerinin evde devamlı oturmalarını sevmezler. Ev hanımlara aittir. Erkekler evde çok kalırsalar hanımları rahatsız ederler. Benim bazı hanım talebelerim bu fikirdeler. Ancak ben böyle bir şikâyeti hanımımdan hiç duymadım. Bu da büyük bir nimet demektir. Allah’ın izniyle yazdıklarımın yaşıma göre bereketli olduğunu düşünüyorum ve bunda eşimin katkısının büyüktür.

islamtarihi.info: Biz de her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır derler.

Evet, ama ben açıkça kendisine söylemiyorum, çok fazla ezilmeyeyim diye karşısında. Yazmak ve çalışmak meselesine gelince ben hiçbir zaman kendime bir sınır koymadım. Zamana bağlı değilim ben; ne zaman yazma isteği gelirse yazarım; ne zaman okumak isteğim gelirse okurum. Aslında dağınık olduğum söylenebilir. Hayatım biraz öyle.

islamtarihi.info: Mesela Fuat Sezgin Hoca, sekiz saatin altında çalışan bir akademisyenin ortaya orijinal bir ürün koyamayacağını söylüyor. Siz mesela ben günde on beş saat çalışıyordum diyebiliyor musunuz?

Her insan insandır. Ben yazmak istediğim zaman yorulana kadar yazarım. Sonra dinlenirim. Döndüğümde bu beni canlı kılar. İnşallah anlatabilmişimdir.

islamtarihi.info: Hocam sizi sevenlere, takip edenlere, okuyucularımıza, İslam Tarihi alanındaki akademisyenlere, öğrencilerinize iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı acaba?

Bir prensip vardır: Çalıştığın alanı sev; çok başarılı olursun, hem de mesut olursun. Hakikaten ben hayatımdan çok memnunum. Hiç şikâyetim olmuyor, Allah’ın izniyle de olmayacaktır. Çünkü çalıştığım sahayı seviyorum. Bu sebeple hem bütün mesaimi bu alana harcıyorum hem de mesut olmuş oluyorum.

islamtarihi.info: Başarının sırrı sevmekten geçiyor diyorsunuz hocam.

Mesela Mahmut Kaya Hocamız bana sen felsefeden anlamazsın diyor. Felsefe akıl işidir çünkü kendine has düşünme metotları var diyor. Felsefeyi tabi ki biliyorum. Ancak Allah bizi sadece “akıl işi” olarak yaratmadı. Hem akıl hem de kalp melekesi ile birlikte yarattı. Hilkat sistemimiz bu şekildedir.

Hayat mesela, ben hayattan anlamam: Ticaret, alışveriş… Böyle şeylerden anlamam. Memur olalı beri maaşımın ne kadar olduğunu bilmiyorum, bundan sonra da bilmeyeceğim. Eskiden maaşlarımızı elden verirlerdi, hiçbir zaman saymadım, saymak aklıma bile gelmedi. Bu aslında ruhi bir mesele; çünkü yemek, içmek, rızık benim işim değil ki. Dolayısıyla ben hayatımdan memnunum.

islamtarihi.info: Kaç çocuğunuz var ve onlar şu an ne yapıyorlar hocam?

Bak sen bu soruyu bana sormadın. (Gülüşmeler). Üç çocuğum var. Birincisi Ömer, otuz yedi yaşında. Çok severim. Bizim ailemizin bânisi gibidir diyebilirim. Ertuğrul gibi aynı. Ben çalışıyordum ve Mısır’a para gönderiyordum. Ömer sekiz senedir Mısır devlet televizyonunda sunucudur. Bu görevi meziyetleriyle kazandı. İngilizcesi, karakteri vs. Ben onun müdürleri ile tanışıyordum. Ömer çok iyi bir sunucu ancak hayat adamı değildir. Çünkü yanına bir bayan geldiği zaman oradan kalkıyor. Bu da bizim tarzımıza çok uymuyor; dediler. Ömer’in güzel tarafı onun Allah’ı bilen bir çocuk olmasıdır. Ben çok hayatı bilmediğimden ailemizin bütün işlerini o idare etmiştir.  Ömer ayrıca Türkçe de biliyor. İstanbul doğumludur. Osman Öztürk, Ömer için “Sahibu Uyuni ez-Zeytuniyye” (Zeytin gözlü)  derdi. İkincisi Tesnim Hanım. Türkçe bölümünden mezundur. Osmanlı Tarihinden doktora yapmıştır. Şimdi bir üniversitede Osmanlı Tarihi ve Osmanlıca okutuyor. En küçükleri ise milletlerarası bir firmada avukatlık yapıyor. Onlar çok para veriyorlar. Ben onu buraya davet ediyorum ama gelmek istemiyor. Çünkü Türkçe bilmiyor. Oysa ben bir şeyi yapmak istediğimde Allah’a tevekkül eder yaparım ve hala öyleyim. Yeni nesil ise daha çok akla dayanarak hareket ediyor. Birçok torunum var. Biz çocukları çok severiz ve daha çok torunum olsa diye isterim. Hanımın Türkçe asistanıydı. Araptır kendisi, Dimyatlı. Babası bir pirinç fabrikasının sahibidir. Türkiye’de tanıdıklarım Arap tanıdıklarımdan daha fazladır.

islamtarihi.info: Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Röportaj: 
Arş. Gör. Ahmet ACARLIOĞLU, 
Arş. Gör. Ömer ARAS, 
Arş. Gör. Halil ORTAKCI

22 Ağustos 2016 Pazartesi

"Hz. Peygamber'i Anlatırken Kendi Zamanımızı Anlatıyoruz"

Hz. Muhammed (sav), sadece nübüvvetin son halkası olarak değil; dünya tarihinde kendisinden en çok bahsedilen bir şahsiyet olarak da tüm zamanlar içinde eşsiz bir yere sahiptir. Bugün Hz. Peygamber’in hayatını anlatmak ihtiyacı azalmak bir yana dursun, farklı perspektiflerden genişlemek suretiyle artış göstermektedir. İslam Tarihçisi Prof. Dr. Adnan Demircan ile editörlüğünü üstlendiği Hz. Peygamber Döneminde Gündelik Yaşam kitabından yola çıkıp siyer yazıcılığından öğretim kurumlarında siyer eğitimine uzanan geniş bir yelpazede söyleşi gerçekleştirdik.

Geçmişte Hz. Peygamber, neden savaşçı ve yönetici kimliği ile ön plana çıkmıştır? Çünkü ilk dönemlerde Müslümanların Hz. Peygamber’in bu husustaki modelliğine ihtiyaçları vardı. Fetihlerin devam ettiği bir zaman olduğundan Hz. Peygamber’in cihatla ilgili bakış açısı ve uygulamaları, pratikleri önem kazanmıştır.

- Editörlüğünü üstlendiğiniz Hz. Peygamber Döneminde Gündelik Yaşam tazeliğini korurken soralım: Böyle bir derleme yapmaya nasıl karar verdiniz? Bu konu günümüze dek biraz da ihmal edilmiş gibi gözüküyor. Son yıllarda bu alana dair artan dikkatlerin sebepleri nelerdir?
Her dönemin gündeminde olan, ilgi duyulan konular vardır. Günümüzde de sosyal tarih ve kültür tarihi ciddi manada öne çıkmış durumda. Her dönemde neşredilen siyer eserlerinin muhtevasına; o dönemki insanların ihtiyaçları, beklentileri ve kendi dönemleriyle geçmişi özdeşleştirme çabaları gibi etkenler üzerinden bakmak gerekir. Bu kitap, Asr-ı Saadet Dünyası üst başlığı ile derlediğim, takriben 310 kadar makalenin yer alacağı, toplam 25 kitaplık derleme çalışmasının bir cildine tekabül ediyor. On kitabı çıktı, on beş kitap daha çıkacak bu derlemelerden. Hz. Peygamber Döneminde Gündelik Yaşam alt başlıklı kitapta sosyal-gündelik ilişkilere atıf yapan makaleleri bir araya getirdim. Hz. Peygamber’in hayatı; pek çok yönüyle derinlemesine incelenmesi gereken ve bir anlamda da Müslümanların kendi hayatlarını, yaşantılarını kurarken/kurgularken istifade etmeleri gereken bir kaynak.  Doğrudan doğruya taklit etmek için değil de değer oluşturma ve günümüze aktarma anlamında Peygamberimiz’in hayatına ihtiyacımız var. Çünkü vahiy Peygamber Efendimiz tarafından somutlaştırıldı, hayata döküldü. Peygamber Efendimiz, ilk Müslüman olarak, Allah’ın mesajını hayatına uygulayan bir beşer olarak bizim açımızdan büyük bir örneklik taşıyor. Bu yönüyle de hayatının her aşaması, her yönü incelenmeye değer görülmüştür. Nitekim kaynaklarımıza baktığımız zaman Hz. Peygamber’in özel hayatı dâhil olmak üzere, hayatının pek çok yönüne insanlar ilgi duymuşlardır.

- Son yıllarda megazi yahut bütün bir siyer anlatısından ziyade tematik eserler neşredilmeye başlandığını görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz? Bu durum bir açığın, açlığın sonucudur diyebilir miyiz?
Hz. Peygamber kitaplarda sadece komutan ve devlet başkanı sıfatıyla anlatılmamıştır; O’nun hayatı, bugün gündelik hayata ilişkin ilgi duyduğumuz konuların yanı sıra günümüzde Müslümanların ilgi duymadığı yerel (yahut o güne has) konular çerçevesinde de ele alınmıştır. Ancak bu bilgiler, dönemin ihtiyaçlarına göre bir sistem içerisinde müstakil kitaplar halinde anlatılması düşünülmediği ya da geçmişte buna çok ihtiyaç duyulmadığı için, şimdilik kitaplarda dağınık bir şekilde yer alıyor. Geçmişte Hz. Peygamber, neden savaşçı ve yönetici kimliği ile ön plana çıkmıştır? Çünkü ilk dönemlerde Müslümanların Hz. Peygamber’in bu husustaki modelliğine ihtiyaçları vardı. Fetihlerin devam ettiği bir zaman olduğundan Hz. Peygamber’in cihatla ilgili bakış açısı ve uygulamaları, pratikleri önem kazanmıştır. Bir Müslüman savaşa gidiyorsa savaşta düşmana karşı nasıl davranacağı hususunda Peygamber Efendimiz’in uygulamalarının rehberliğine ihtiyaç duyar. Kur’ân-ı Kerîm’e bakar, sünnete bakar, geçmişteki âlimlerin söylediklerine bakar ve bununla yolunu bulmaya çalışır. Bu bir literatür oluşturmuş, erken dönemde megazi literatürü oluştuğu için genellikle Hz. Peygamber’in bu yönü öne çıkmış. Hâlbuki Hz. Peygamber’in hayatını bir bütün olarak ele aldığımızda savaş kısmı -Mekke ile ilişkiler bağlamında söylersek- 23 yıllık peygamberlik hayatı içerisinde altı yıla tekabül ediyor, bu altı yılın tamamında da sürekli savaş halinde olması söz konusu değildir. Zira Hz. Peygamber’in Mekkelilerle savaştığı dönem, Hicri 2. ile 8. yıl arasıdır.
Hz. Peygamber’in diğer dinî gruplarla ya da kabilelerle ilişkilerinde savaş durumunun olduğu hallerde dahi insan kaybının oldukça düşük seviyede olduğunu görüyoruz. Çünkü Peygamber’in mesajı, insanı yaşatmaya, dünyasını ve ahiretini kurtarmaya matuf bir mesajdır. Hz. Peygamber düşmanıyla mücadele ederken dahi, karşısındakini her an kardeşi olabilecek bir muhatap olarak görmüştür. Böyle baktığı için Hz. Peygamber, savaşlarda insan kaybının asgari seviyede olmasını sağlamayı başarmıştır. Hz. Peygamber ile yapılan savaşlarda müşriklerden toplam ölenlerin sayısı 250 kişi civarındadır. Bugün herhangi bir küçük çatışmadaki insan kaybından daha az. Büyük zaferlerden biri olarak İslam tarihine geçmiş olan Bedir Savaşı’nda dahi müşriklerin kaybı 70 kişidir. Hz. Peygamber, insanları yok ederek bir din tebliğ edemezdi, çünkü muhatabı insandı. Allah Rasûlü (sav)’nün görevi, son ilahi mesajı insanlara iletmekti. Peygamber Efendimiz’in savaşçı yönüyle ilgili literatürde önümüze konan örneklerin, Hz. Peygamber’in bakış açısını bir bütün olarak tamamıyla yansıtmadığı kanaatindeyim. Hz. Peygamber’in insanlara getirdiği mesaj, insanı aziz gören bir mesajdır. Aslında kitapların ayrıntılarında ya da rivayetlerin satır aralarında Peygamber’in bu yönünü de görebiliyoruz. Meselâ Hz. Peygamber, düşman da olsa öldürülene müsle* yapılmasını yasaklamıştır.

Her siyer aynı zamanda, yazıldığı dönemi yansıtan bir eserdir. İnsanlar Hz. Peygamber’i anlatırken kendi zamanlarını da anlatıyorlar. Günümüzün ihtiyacına göre yeni bir siyer yazma ihtiyacı ortaya çıkıyor.

- Geriye dönüp baktığımızda her çağda ve birçok farklı coğrafyada, sayısız dilde siyer eserinin kaleme alındığını görüyoruz. Hz. Peygamber’in hayatını neden tekrar tekrar yazma ihtiyacı hissediliyor?
Çünkü her siyer aynı zamanda, yazıldığı dönemi yansıtan bir eserdir. İnsanlar Hz. Peygamber’i anlatırken kendi zamanlarını da anlatıyorlar. Günümüzün ihtiyacına göre yeni bir siyer yazma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bunun iki boyutu olduğunu düşünüyorum. Birincisi: Bizim ihtiyaçlarımız çerçevesinde Hz. Peygamber’in hayatına, dönemine yeniden bakmak.
İlk siyer kitaplarına baktığımızda, örneğin İbn Sa’d’ın Tabakat’ında Hz. Peygamber’in kılık-kıyafetiyle ilgili geniş bir bölüm var. Hz. Peygamber’in saçını boyayıp boyamadığına ilişkin bir bölüm var. Muhtemelen kitabın telif edildiği dönemde bu konulara ilgi duyuluyordu. Bugün Türkiye’de yaşayan Müslümanlar açısından Peygamberimiz’in giydiği kıyafetin rengi, kumaşı ana bir konu olmaktan çıkıp tali bir konu haline gelmiştir. Onun için kitaplarda başka konuları arıyoruz. Bizim ihtiyaç ve beklentilerimiz, Hz. Peygamber’in hayatını yeniden okumayı gerektiriyor.
İkinci boyut da şu: İlim bir zaman diliminde donuklaşan bir faaliyet değildir, sürekliliğe sahiptir. Hem yeni yöntemler (usuller) çerçevesinde Hz. Peygamber’in hayatı yeniden incelenmeli hem de kaynaklara farklı bir zaviyeden bakış açısı getirilmelidir. Yine klasik dönem kaynaklarımıza baktığımız zaman; örneğin İbn Hişam -en eski kaynaklarımızdan birisidir- Hz. Peygamber’in hayatını anlatırken Kur’ân-ı Kerîm’e atıflar yapıyor, ele alınan olayla ilgili bir ayet nazil olmuşsa o ayeti zikrediyor. Kur’ân-siyer ilişkisini kendi kitabında doğal mecrası içerisinde işliyor. Sonradan telif edilen bazı eserlerde daha çok rivayet ön plana çıktığı için Kur’ân-siyer ilişkisi kısmen kaybolmuş. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm birinci siyer kaynağıdır. Eğer Allah Rasûlü (sav) döneminden bahsedeceksek, o zaman ana metnin Kur’ân-ı Kerîm olması lazım. Geçmişte âlimlerin uyguladığı bu yöntem, son dönemlerde yeniden keşfedildi. Yapılan çalışmalarda Kur’ân’ı merkeze alacak şekilde Hz. Peygamber’in hayatını yeniden okuma ve kurgulama durumu söz konusudur. Dolayısıyla yöntemler, kaynaklara bakış açısı, ihtiyaçlar yeni siyer yazımını gerekli kılıyor.
Bugün farklı yaş gruplarına yönelik siyer çalışmaları yapılması ihtiyacı duyuluyor. Eskiden bu kadar ayrıntıya girilmezdi. Klasik Osmanlı döneminde Hz. Peygamber’in hayatını anlatan eserlerin büyük bir kısmı edebiyat çerçevesinde şekillenmiş olan eserlerdi. Genellikle manzum eserler telif edilmiş. İnsanlar bunları uzun kış gecelerinde okuyarak-dinleyerek ya da dinî ritüellerde icra edilmesi suretiyle öğreniyorlardı. Peygamber Efendimiz hakkındaki algı da bilgiden ziyade sevgiye dayalıydı. Türk kültür dairesi içinde Hz. Peygamber’i anlamaya çalışırken O’nu güzel şeylerle tasvir etmişiz, gül gibi… Peygamber’in şemaili ile ilgili tasvirlerde de O’na güzeli yakıştırmışız. Bugün için o dönemlerden farklı olarak Peygamber’i anlama çabası ön plana çıkmıştır. Son elli yılda telif edilen siyer eserleri, yazılmış olan makaleler; geçmişten -Osmanlı dönemini kast ederek söylüyorum- katbekat fazla. Aslında bir anlamda siyer yeniden keşfedildi. Siyerin; Kur’ân’ı anlamak için, fıkhı anlamak için, tasavvufu vs. anlamak için önemli bir alan olduğu görülmüş oldu. Bu da yeni çalışmaları tetikledi.

İlim bir zaman diliminde donuklaşan bir faaliyet değildir, sürekliliğe sahiptir. Hem yeni yöntemler (usuller) çerçevesinde Hz. Peygamber’in hayatı yeniden incelenmeli hem de kaynaklara farklı bir zaviyeden bakış açısı getirilmelidir.

- Siyerden bir kronoloji mi anlamalıyız, yoksa başka türlü bir anlatı mı? Siyer başka tür bir disipline mi dönüşüyor?
Siyer müstakil bir ilim dalı haline geliyor ancak burada bir problem de ortaya çıkabilir: Yetkin olanların da olmayanların da kalem oynattıkları bir alan haline gelmiş bulunuyor siyer. Yapılan çalışmaların sayısında ciddi bir artış var; ama nitelik konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Siyere kronoloji demek doğru olmaz, çünkü kronoloji dediğiniz zaman sadece belirli olayları esas alarak bir hususu nakledersiniz. Peygamber Efendimiz ve dönemi anlatılacaksa elbette kronoloji göz ardı edilmemeli. Ama günümüzde tematik anlatım ile Hz. Peygamber’in hayatının bazı yönlerinin vurgulanması, bazı yönlerinin öne çıkarılması daha güçlü bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyor. Tematik anlatım içerisinde kronolojiyi dikkate alan bir yaklaşım ortaya koymak gerekir.
Hadisler için sebeb-i vürud (söylenme sebebi) ve ayet-i kerimeler için sebeb-i nüzul (indirilme sebebi) önem arz eder. İslamiyet 23 yıllık bir dönemde nazil olan vahiyle şekillenen bir din olduğu için, bu yıllar içerisinde tarih ile dinin karşılaştığı bir satıhtan bahsediyoruz. O dönemde meydana gelen olaylara göre nazil olan ayetler ya da Peygamber Efendimiz’in uygulamaları zaman içerisinde bazı değişiklikler de ihtiva etmiş olabiliyor. Bunun kronolojik takvimini yapabilmek çok önemli.

- Bugün siyer eğitimi akademinin dışına taşmış durumda. Ve bu eğitim teknolojik imkânlarla desteklenerek yapılmakta. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? 
Bunu Bilgi Çağı olarak nitelendirilen bu dönemin genel sorunlarından bağımsız olarak düşünmemek lazım. Günümüzde insanoğlunun bilgiye ulaşma imkânları oldukça arttı. Ancak ulaşılan bilginin niteliği konusu büyük bir sorun teşkil ediyor. Herhangi bir kimse telefonundan yahut bilgisayarından internete girip pek çok kaynağa erişebilir. Bunun olumlu tarafları var. Ancak olumsuz birçok yönü de var. Olumsuz yönlerinden biri de bilginin niteliği konusudur; insanların bilgi sahibi olmadan bilgiyi kullanabilmeleridir. Bilgi yanlış mıdır değil midir konusunda bir değerlendirme imkânı yok. Bu elbette siyeri de ilgilendiren bir konudur. Yapılan birçok çalışma içinde ehil eller tarafından yapılanlar da var. Bilgi kirliliği için kısa vadede bir çözüm üretebilmek mümkün görünmüyor. Ancak uzun vadede iyiliği artırarak tavrımızı belirleyebiliriz. Mesela, birkaç yüz liraya bir web sayfası alanı almak suretiyle oraya din dışı, Hz. Peygamber’i oldukça kötü gösteren, inanca aykırı tasvirler yerleştirebilir ve bunu kolaylıkla yayabilirsiniz. Ve bu bilginin yayılımı o kadar hızlı ki birkaç saniye içerisinde dünyanın diğer ucuna ulaşabiliyorsunuz. Onun için işin ehli olan insanlar bu işin içinde bulunmalı ve Peygamber Efendimiz’i doğru anlatmalılar. Bir alternatif olmalılar. Yanlışa yanlış demek bir çözüm değildir. Doğruyu gösterebilecek bir alan açmaları gerekiyor. Sonpeygamber.info Web Portalı tarafından yürütülen Online Hadis Platformu, Online Siyer Platformu türünden çalışmalar bu bilgi kirliliğine karşı başlatılmış güzel alternatiflerdir. Alternatiflerin çoğaltılması gereklidir.

- Siyer eğitimi son yıllarda ortaöğretim programlarında kendine ciddi bir yer bulmaya başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ortaokul ve lise müfredatları ile siyer ders kitapları yeterli mi sizce?
“Hz. Muhammed (sav)’in Hayatı” dersinin seçmeli ders olarak ihdas edilmesi sürecini ve ondan sonraki çalışmaları izleyebilme imkânım oldu. Birkaç çalışmanın içerisinde de yer almaya çalıştım. Dersin ihdas edildiği dönem içerisinde, kısa sürede bir müfredat hazırlanması gerekiyordu. Dersin okutulmasına karar verildiği zamanlarda bir yıl içerisinde okutulacağını düşünüyorduk. Fakat her sene okutulmaya karar verildi. Hz. Peygamber’in hayatını sadece kronolojik olarak sunmayı düşünürseniz eğitimin bütünlüğü açısından her sene anlatmanın bir esprisi yok. Bir grup hocamız “Hz. Muhammed (sav)’in Hayatı” dersinin kronolojik olması gerektiğini savundular, ben şahsen tematik olması gerektiğini savunan grup içerisindeydim. Çalıştaydan tematik olması yönünde bir eğilimle ayrıldık. Fakat kitaplar yazdırıldığı zaman -ki bu çok kısa bir süreye tekabül ediyor- bu karara riayet edilemediğini gördük. Şu anda mevcut olan kitapların başındaki ilk ünite “Hz. Peygamber’in Hayat Hikâyesini Hatırlayalım” başlığını taşıyor. Takriben 7-8 hafta her dersin başında Hz. Peygamber’in kronolojik hayatının yeniden anlatılması şeklinde bir yol izleniyor. Burada anlatılanlar birbirinin tekrarı niteliğinde ve netice itibariyle Hz. Peygamber’in hayatını öğrenmeye yönelik öğrenciyi geliştirebilecek bir aşama olarak görülemez. Tekrar tekrar Hz. Peygamber’in hayatı anlatılmış oluyor. Öğretmenlerimiz Peygamber’in hayatını tematik anlatma hususunda esaslı bir eğitim almadıkları için, neredeyse bütün bir ders yılı bu bahsettiğimiz üniteyi anlatarak dersleri tamamlamış oluyorlar. Böyle bir sıkıntı var.
Geçenlerde benim de iştirak ettiğim, müfredat meselesinin ele alındığı bir toplantı yapıldı. Aslında Hz. Peygamber’in hayatını anlatırken onunla birlikte İslam’ı da anlatıyoruz. Zira Hz. Peygamber’in hayatı dinden bağımsız değildir. Allah Rasûlü (sav)’nün cahiliye dönemindeki hayatını anlattığımızda bile Nübüvvet’e hazırlık bağlamında anlatmış oluyoruz. Onun için İslam’dan bağımsız bir Peygamber anlatısı hedeflenmemesi lazım. Hz. Peygamber’in hayatını tematik olarak işlemek koşuluyla, O’nun hayatını anlatan başta Kur’ân-ı Kerîm ile temel siyer ve hadis kaynaklarına dayalı bir müfredat hedeflenmesi gerekir. 8 yıl boyunca 4. sınıftan 12. sınıfa kadar anlatılacak olan Hz. Muhammed’in Hayatı dersinde, “Peygamber Efendimiz’i neden anlatmalıyız ve nasıl anlatmalıyız” sorularına sağlıklı cevap verecek bir müfredat üzerinde çalışılmalıdır.
Çocuklar basmakalıp, klasik usuldeki sistemden hoşlanmıyorlar, ama bu iletişimin devam etmediği anlamına da gelmiyor. Onlarla temas kuracak başka formüller üretmek gerekiyor. Görsel iletişim imkânları mutlaka kullanılmalıdır. Bakanlığın bu noktada çalışmalar yapması gerekir. Kitaplar, görsellik açısından çok kötü. E-kitaba doğru gidiliyor, bazı dokümanlara ulaşma imkânları sağlanmaya çalışılıyor, bunlarla ilgili nitelikli ürünler ortaya koymak lazım. Hz. Peygamber’le ilgili belgeseller, filmler, belirli konularda tematik çalışmalar gereklidir. Mesela Allah Rasûlü (sav)’nün ahlakı nasıldı? O’nun ahlakıyla ilgili yapılmış birkaç akademik çalışma dışında fazla bir şey yok. Hz. Peygamber’i anlatan bazı çalışmalara, filmlere, belgesellere baktığımızda çoğu Peygamber Efendimiz’in kimi zaman Nübüvvet öncesi hayatına vurgu yapmak yahut da mucizevi bir hayat hikâyesi anlatmak suretiyle aslında bugün çok da karşılığı olmayan bir siyer anlatarak Peygamber’i sunmaya çalışıyorlar. Oysa Peygamber’in hayatının bizim hayatımızın her ânına tekabül edecek boyutları var. Ahlak da bunların başında. Günde beş vakit namaz kılıyoruz, ama dürüst olmak için bir vakit yok, her zaman dürüst olmak zorundayız.
Hz. Peygamber’in hayatını tematik olarak işlemek koşuluyla, O’nun hayatını anlatan başta Kur’ân-ı Kerîm ile temel siyer ve hadis kaynaklarına dayalı bir müfredat hedeflenmesi gerekir. 8 yıl boyunca 4. sınıftan 12. sınıfa kadar anlatılacak olan Hz. Muhammed’in Hayatı dersinde, “Peygamber Efendimiz’i neden anlatmalıyız ve nasıl anlatmalıyız” sorularına sağlıklı cevap verecek bir müfredat üzerinde çalışılmalıdır.

- Bugün siyerin roman kurgusu içinde varlık gösterdiği eserlerde artış gözlemlemekteyiz. Siyer, kurgunun ötesinde, kurmaca bir tür içinde ne kadar doğru anlatılabilir? Kurmaca eserlerde yazarın hayal gücünün de büyük ölçüde devreye girdiğini ve boşlukların bu meleke tarafından doldurulduğunu göz önüne alırsak; bu konuda neler söylenebilir?
Tarihî olayların roman malzemesi yapılması üzerine tartışmalar var. Riskli boyutları var, faydalı olan tarafları da var, onların her birine tek tek işaret etmek gerekir. Roman inşai bir eserdir, insanın muhayyilesinde ürettiği bir anlatıdır. Eğer tarihî bir olayı roman konusu yaparsanız, ya tarihe uygun bir anlatımı tercih etme yoluna gidersiniz –bu tercihle edebî açıdan alan daralmış olacak- ya da muhayyilenizi kullanarak serbest bir şekilde yazarsınız. Ancak bu ikinci tercihle tarihî olayı tahrif etmek söz konusu olacaktır. Tarihi romanlarda böyle bir risk vardır. Bugün yazılan tarihî romanlara baktığımızda gerçekle kurgunun birbirinden ayrılmasının neredeyse mümkün olmadığını görürüz.
Kurgu meselesinin etkisini bize en iyi anlatan yapıtlardan biri Çağrı filmidir. Çağrı filmi bir kurgudur ancak kahramanlar tarihî karakterlerden seçilmiştir. Hz. Hamza’nın hayatı üzerine dönen bir kurgu. Hâlbuki siyer kaynaklarına baktığınız zaman Hz. Hamza hakkındaki bilgi çok azdır. Hz. Hamza Mekke Dönemi ortalarında Müslüman olmuştur, Hz. Peygamber’in hayatında da çok merkezî bir rolü yoktur. Hz. Ebû Bekir ile karşılaştırdığımızda Hz. Hamza daha geride durur. Zaten Hicret’in 3. yılında Uhud Savaşı’nda şehit düşmüştür. Çok kısa bir dönem Peygamber ile birlikte kalabilmiştir. Çoğu kişinin siyer bilgisi Çağrı düzeyinde olduğu için Hz. Hamza çok önemli bir aktördür insanların zihninde. Hâlbuki işin hakikati öyle değildir. Kurgunun tam da bahsettiğimiz gibi bir riski vardır. Bir faydası da var ki çok güçlü bir anlatım yöntemidir, insanlara ulaşma imkânı büyük. Bazen bir romanla yüz binlerce insana ulaşabiliyorsunuz. Şahsi kanaatimi soracak olursanız faydasının ve zararının bulunmasından hareketle çok net bir kanaat bildiremem. Olmalıdır ya da olmamalıdır diyemem. Olmasın desek de zaten hâlihazırda yazıp çizen insanlar var, bunların yazmasının önüne geçilemez.
Belki bu anlattıklarımın tamamlayıcısı olarak şu noktaya da değinmem gerekir: Aslında tarihin kendisi de kurgudur. Biz siyer anlattığımızda kurgu yapıyoruz. Kurgu her zaman zaten var. Bir insan bir şeyi anlatıyorsa tasarlayarak yapıyordur bunu. Romandaki asıl sıkıntı, bilinçli bir yönlendirme veya bilinçli olarak bir durumu farklı göstermekle ortaya çıkıyor. Bunlar da yapılıyor, engellenmesi çok zor.
Siyer yazarı, ne kadar ihata edici bir bakış ortaya koyarsa gerçeğe uygunluk açısından o kadar başarılı olabilir. Ancak çoğu zaman bu bilinçle hareket edilmiyor. Bir sahabi modeli anlatılıyor, bu sahabi melek gibi bir şey: Sürekli birbirleriyle muhabbet eden, hiç hata yapmayan, birbirlerine ikramda bulunan vb… Hâlbuki döneme bütüncül bir bakış açısıyla baktığınızda, sahabilerin çok büyük sıkıntılar yaşadıklarını, zaman zaman kendi aralarında çelişkiler yaşadıklarını, bazen kavga ettiklerini, hata yaptıklarını, günah işleyip sonra Hz. Peygamber’e gelerek itiraf ettiklerini vs. görüyorsunuz. Bu, bir sıkıntı meydana getiriyor: İlahiyat fakültesinde Hz. Peygamber dönemi ve sonrası olaylarını anlattığımızda, çok olağan hadiseler, bir insandan sadır olması gayet normal olan durum ve davranışlar bile büyük bir şaşkınlıkla karşılanabiliyor. Öğrencilere daha önce anlatılan sahabi imajı yüzünden böyle olduğunu görüyoruz. Evet, sahabinin hayatını öğrenciler romandan okumamış, ama bilinçli olarak onların bazı taraflarını öne çıkarmış, yanlış bir algı oluşturmuş eserlerden öğrenmişler. Yani bu algı meselesini sadece edebî eserler bağlamında değil, yazılan siyer kitapları bağlamında da düşünmek gerekiyor.
Tarihin kendisi de kurgudur. Biz siyer anlattığımızda kurgu yapıyoruz. Kurgu her zaman zaten var. Bir insan bir şeyi anlatıyorsa tasarlayarak yapıyordur bunu. Romandaki asıl sıkıntı, bilinçli bir yönlendirme veya bilinçli olarak bir durumu farklı göstermekle ortaya çıkıyor.

- Cahiliye döneminden Emevilere değin çok geniş bir yelpazede eserler veriyorsunuz. Önümüzdeki dönemde Hz. Peygamber ile ilgili bu türden çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Yakın zamanda tamamlamayı istediğim birkaç projem var. Ders kitabı olarak telif etmeye niyet ettiğim çalışmalardan bir tanesi, ilahiyat fakülteleri müfredatı dikkate alınarak Hz. Peygamber dönemi kaynakları, cahiliye dönemi, Peygamber Efendimiz dönemi ve Peygamberimiz’in kişiliği başlıklarını ihtiva eden, takriben 600 sayfalık bir siyer çalışması olacak. Tarih usulü ile ilgili yazdığım bir metin de birkaç ay içinde yayımlanacak. Bunların dışında benim açımdan önemli olan bir proje olarak; Belazuri’nin Ensar’ül-Eşraf isimli 13 ciltlik eserinin çeviri editörlüğünü yapıyorum.

http://www.sonpeygamber.info

29 Temmuz 2016 Cuma

Deccâl ve Aveneleri Olan Bütün “Şeyatinu’l-insi ve’l-cin” Kaybetti, Allah’ın Kulları Kazandı

1950’li yıllardı, ilkokula yeni başlamıştım. Rahmetli babaannem, zaman zaman bana hikâyeler, masallar anlatırdı. Bunlardan bir tanesi de “Deccâl”la ilgiliydi. Şöyle anlatıyordu babaannem:

“Oğlum! Bir zaman gelecek, “Deccâl” diye birisi çıkacak. Dünyanın bütün şeytanlarının yanında olduğu bu Deccâl’a, kâfirler her türlü yardımı verecek. Deccâl’ın tek görevi ise, müminleri efsunlayıp dinden uzaklaştırmak, şeytanlarıyla birlikte bir “Deccâl krallığı”nı kurmaktır. Bu krallığını kurmak için, durmadan Peygamberlerin kendisine yardım ettiklerini, her zaman rüyalarına girdiklerini, kendisine yardımcı olan “ahmak” Müslümanlara anlatacak ve onlardan alacağı paralarla, “Deccâl krallığı”nı kurmaya çalışacak. Bunu yapmak için durmadan paralar dağıtacak, hileli yollarla kendi adamlarını şuraya buraya yerleştirecek, onlara ziyafetler/maklubeler sunacak ve yedirdiği lokmalarla, herkesi kendisine “kul” yapmaya çalışacak. Gerçek imanın ne olduğunu ve Resûlullah’ın nasıl bir Sirete sahip olduğunu bilmeyen gafil Müslümanlar, bazı dünyevi çıkarlar için onun vereceği paralara/dolarlara kavuşmak için yarışacaklar, onun uydurma rüyalarına kanacaklar. Ama Allah, daima doğru olanların, yani hakiki kullarının yanındadır…”

1980’li yıllardı… Erzurum Üniversitesinde hocalık yapıyordum. Kenan Evren o mahut darbesini yapmış, Müslümanlara kan kusturuyordu. O arada da darbeciler tarafından aranan(!) bazı zevat vardı ki, Fethullah Gülen’in fotoğrafı da bu arananların yanında duvarlara asılıydı. Fethullah aranıyor, fakat Üniversite lojmanlarında sohbet ediyordu. Yaptığı vaazlarında dine aykırı düşünceleri bir yana, demek ki bir yerlerle dirsek temasındaydı…

Yıl 1993. Naklen Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne atandım. O zaman Fethullah’ın sağ kolu olan dekanımız Prof. Suat Yıldırım’dı.

Sakarya’ya geçişimden bir müddet sonra, fakültemize 20-25 tane araştırma görevlisi alınacaktı. Sınav sabahı, Dekanımız Suat Yıldırım, bana bir liste göstererek, “İhsan Bey, bu kimseleri fakülteye alacağız!” dedi. Ben de, “sınavı kazanırlarsa, alalım” dedim. O bana şu cevabı verdi: Hayır sadece bunları alacağız!

Bir Tefsir profesörünün bu şekilde konuşması, beni dehşete düşürmüştü. Nasıl olur da bazılarının hakları yenecek, ve daha önce belirlenmiş kimseler fakülteye araştırma görevlisi olacaktı? Dekana karşı çıkarak, “Hayır, bu dediğin asla olmayacak! Kim kazanırsa fakülteye o girecek!” dedim. Bu tutumuma karşı bir şey yapamadığından, sınav salonuna girerek, gizliden kendi adamlarına kopya verdi. Meğer kopya verip hırsızlık yapmak, onların itikadlarındanmış! Suat Yıldırım’ın kopya verdiğini gören adaylar, Rektörlüğe şikâyet ettiler. Herkese örnek olması gereken İlâhiyat Fakültesi’ndeki bu rezaleti araştırmak için, rahmetli Sabahattin Zaim Hocamız muhakkik tayın edildi. Olayın gerçekliğini tesbit eden Sabahattin Zaim Hoca, dekanımıza seslenerek; “utanmıyor musun?”(aslında başka şeyler de söyledi amma, buraya almak istemiyorum) deyip sınavı iptal raporu yazdı ve sınav iptal edildi.

Bu arada rektörlük seçimi yapıldı ve Kemal Gürüz’ün atadığı rektör Sakarya’ya geldi. Yeni gelen rektör de (İsmail Çallı) meğer bunların adamıymış!

Bu olayı müteakip, ben orada olduğum sürece düdüklerini öttüremeyeceğini anlayınca, kendisiyle aynı klikte olan rektörle birleşip, yanlarına YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ü de alarak, Sakarya İlâhiyat Fakültesi’ndeki görevime son verdiler (ayrıntıları bilenler biliyor).

Onların bu ihanetine karşı, o zamanlar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan Bey, beni kendisine danışman olarak aldı.

İşte o yıllarda(1995-96 yılları) Fethullah, Amerika’ya gitmiş/götürülmüş/davet edilmiş, her neyse, durmadan rahmetli Erbakan Hocamız aleyhinde konuşuyordu. O tarihilerde Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazıları yazıyordum. Bu sıralarda Fethullah, “Cebrail, ben siyasi bir parti kurdum yanıma gel dese, onu dinlemem” diye bir hezeyan savurmuştu. Ben onun bu hezeyanlarına “Cebrail’i dinlemeyen, Şeytan’ı dinler” şeklinde bir makale ile cevap vermiş, onun bu din dışı beyanatlarını lanetlemiştim. Ne var ki o zamanki Yeni Şafak yetkilileri benden yana değil, Fethullah’tan yana tavır koydular ve yazılarıma son verdiler. Demek ki “Deccâl”, büyük yol almıştı…

Ben de çekip Viyana’ya gittim ve orada başörtüsü mağdurlarına yardımcı olmaya başladım. Fakat nereye gittiysem, bu Deccâl’i anlattım. Anlattım amma, hiç kimse beni dinlemedi, onun din dışı düşünceleri ile ilgili anlattıklarımı “mübalağa” diye geçiştirdiler…

Tâ ki, 15 Temmuz meş’um darbesi yapılıncaya kadar… Şimdi beni her gören, “Hoca, sen ne kadar haklıymışsın!” diyorlar. Diyorlar amma, bu kadar şehit verildikten, ülke harabeye çevrildikten sonra!!!

Allah hepimizi ve özellikle Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı, Amerika’nın uşağı olan bu Deccâl kılıklı şeytanın şerrinden muhafaza buyursun. Amin.

Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA
 

27 Temmuz 2016 Çarşamba

İslam Dünyası’ndaki Akımlar ve Fethullah Gülen

Amerika ve Avrupa'nın İslam dünyasına bakışını ve ilişkilerini anlayabilmek için öncelikle yine bir ABD think-tank kuruluşu tarafından yapılan tasnifi bilmemiz gerekiyor. Rand Corporation isimli bir Ar-Ge şirketince hazırlanan bir rapora göre İslam dünyası dört temel akımdan oluşur. 1) Laikler 2) Modernistler 3) Gelenekçiler 4) Köktendinciler, radikaller

Laikler, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını savunan ve dini değerlerin kamusal alanda geçerli olmasını istemeyen kesimlerdir. Bunlar batılı değer yargılarına en yakın olan kimselerdir. Bazı milliyetçiler, solcular, kemalistler laik gruba girerler.

Modernistler, muhafazakar bir din algısına sahip olmakla birlikte dinin katı yorumunu çağın değerlerine göre değiştirme taraftarıdırlar. Genel olarak Türkiye'deki merkez sağ modernist bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde bazı milliyetçiler, kemalistler bu gruba girerler. Yine Türkiye'deki "tarihselciler" ve "Sadece Kuran"cıların büyük çoğunluğu modernisttir.

Gelenekçiler, mezheplere ve geleneksel dini kurallara sıkı sıkıya bağlı gruplardır. Bu kategori altındaki gruplar, genel olarak laik sistemden uzakta yaşarlar. İslam dünyasındaki İhvanı müslimin bu grupta yer alır. Hatta Hamas bile bu grupta zikredilmelidir. Keza katı bir şeriat ile yönetilen Suudi Arabistan da öyle.

Radikaller ve köktendinciler, bunlar da şeriatçılardır. İslami bir devlet hedefine sahiptirler. Bazı selefi ve cihatçı gruplar bu kategoriye girerler. Hamas Cihatçı bir grup olmasına rağmen bu cihadını sadece İsrail ile sınırlı tutmuştur. Halbuki cihatçı grupların cihat tanımı belirli bir bölgeye ülkeye has değildir. Bu gruplar Afganistan'da Çeçenistan'da Bosna'da yada dünyanın herhangi bir yerinde cihada koşabilirler. Bu yüzden Hamas'ı da radikaller arasında değil, gelenekçiler arasında zikretmek daha doğru olacaktır.

***

Amerikalılar'ın bu gruplarla ilişkisi ise şöyle olmaktadır. Radikallere karşı savaşa açarlar. Gelenekçileri sevmezler ve tehlike olarak görürler, ancak gelenekçilerin radikaller ile ilişkiye girmelerine ve radikalleşmesine engel olmaya çalışırlar.

Modernistleri ise görece olarak desteklerler ve laik kesimlerle ilişkilerini teşvik ederler.

Şimdi konunun özüne gelecek olursak;

Ak parti ilk kurulduğu zamanlarda Modernist bir çizgiye sahip idi. Bu yüzden batılılar ve Amerikalılar tarafından tasvip ediliyordu. Bir zaman Erdoğan'ın modernist çizgisini BOP projesi altında İslam dünyasına sunmaya çalışmaları bu yüzdendi. Erdoğan'ın Mısır'da seçimi kazanmış olan İhvan-ı Müslimin grubuna laik bir anayasayı önermesi de bu minvalde idi. Batılılar ile kavga etmek istemiyorsanız modern bir yaşam tarzını benimseyip laik bir anayasayı yürürlüğü koymanız gerekiyor.

Ak Parti bilhassa Ahmet Davutoğlu'nun Dış İşleri Bakanı olmasından ve Arap baharının patlak vermesinden sonra Osmanlıcı anlamında kucaklayıcı bir dış siyaseti benimsedi, bu da Ak Partinin modern çizgiden gelenekçi ve hatta radikal çizgiye kaymasına sebep oldu. İhvanı ve Haması destekledi. İslam ülkeleri ile daha fazla yakınlaştı, Arap baharı ile birlikte nisbeten ılımlı muhalif olan bazı cihatçı grupları destekledi. El-Nusra, Ahraruş şam vs. gibi. Bu da batılı gözüyle bakıldığında Türkiye'de bir eksen kayması olarak görülmektedir.

Fethullah Gülen hareketi ilk zamanlarda Gelenekçi bir hareket idi. Ancak zamanla (bilhassa Türk okulları furyası ile birlikte) batılıların desteğini kazanmak için modernist bir çizgiye kaydılar. Yine de Gülen Amerika'da olduğu yıllar içinde Amerikalılar kendisinden rahatsız olmuşlardır. 2009'da yayılmacı bir Osmanlıca olduğu gerekçesi ile az kala da Amerika'dan ihraç ediliyordu. Ancak o süreç içinde Fethullah Gülen Amerikalılara iki şeyi garanti etti:

1) Hareketinin her ne kadar geleneksel gibi görünsede de aslında modernist olduğunu,
2) Hareketinin radikal gruplara karşı her türlü işbirliğine hazır olduğunu temin etti.

O noktadan sonra Gülen ABD "yeşil İslam projesi"nin bir figürü haline geldi.

Çünkü Gülen Gelenekselcilerin taviz veremeyeceği bir çok konuda aşamalı olarak taviz verdi. Başörtüsünden tavizi daha 1980'lerin sonlarında vermişti. Hareketinin selameti ve gizlenme sözkonusu olduğunda başörtüsü, namaz, oruç, içki yasağı vs gibi temel konular da dahil birçok konuda esnetmede bulundular. İslami devlet, islam şeriatı gibi konular zaten mevzu bahis bile değildi.

Radikal gruplara karşı tavrı ise çok net olarak sürdürdü. İslam dünyasındaki işgallere, batının sömürü ve terörüne karşı hiçbir zaman tek bir laf etmezken, cihadi hareketlere karşı bütün gücüyle savaş açmıştır. Bizzat Fethullah Gülen dünyada en nefret ettiği kişinin Üsame bin Ladin olduğunu söylemiştir. El-Kaide, IŞİD, Selefiler, Selam/Tevhid vb. gruplara karşı amansız düşmanlığı da hep buradan gelir. Batı ile çatışmalı olan islami gruplara karşı bir tür vekalet savaşı veriyorlar. Dikkat ederseniz darbe girişiminden sonra bile, tüm gözler Gülen'e çevirilmiş iken, kendisi IŞİD ve Selam'a çatmıştır.

Hatta Ak Parti ile ilk kavganın sebebi de budur. Ak Parti Arap baharı ve Suriye Devrimi ile birlikte giderek modern çizgiden, geleneksel ve radikal eğilimlere yaklaşmıştır. Bu da Gülencilerin asla tahammül edemeyeceği bir konudur. Hükümet ile cemaatin ilk ihtilafı Suriye konusunda olmuştur. Ak Parti hükümeti Eset'e karşı muhalefetin yanında yer alırken, Fethullahçılar Amerika'nın Suriye politikasına paralel olarak tarafsız kalınmasını istemiştir. Sonraki süreçteki MİT tırları olayı, 17-25 Aralık operasyonları ve hatta darbe teşebbüsü de hep bu Amerika'nın vekalet savaşı adına yapılmıştır. Dikkat ederseniz darbe teşebbüsünden sonra bile Amerikalıların ağızlarında geveleyip durdukları şey, "Türkiye'nin IŞİD'e karşı yeterince savaşmadığı"dır. Darbeden hemen sonraki açıklamasında da Fethullah Gülen "Türkiye'nin ve AK Parti hükümetinin IŞİD'e en fazla yardım eden ülke olduğunu" söylemiş, Türkiye'yi ABD'ye hedef göstermiştir.

Yani mesele şudur; Türk devleti ve Ak Parti hükümeti, dördüncü grup olarak andığımız Radikaller/köktendinciler ile mücadele edecek midir, etmeyecek midir? IŞİD derken tüm köktencileri ve cihatçı grupları kastediyorlar. Buna en başta el-Nusra da dahildir. Onlar için bütün mesele budur.

Ak Parti hükümeti cihatçı gruplara ve geleneksel yapılara arasına mesafe koymadığı için, Fetö'cüler Amerikalıları, bu hükümeti devirip yerine geçebilmek konusunda ikna edebilmişlerdir. Yurtta Sulh Konseyi'nin bildirisindeki Laiklik, Atatürk'ün ilke ve inkilapları mesajı bilhassa Amerikalılara hitap etmiştir. Devletin eksenini laik ve modern bir çizgiye kaydıracaklarını ve geleneksel çizgiden uzaklaşıp radikal çizgiyle mücadele edeceklerini temin etmeye çalışıyorlardı.

Darbe girişimi mutlaka ABD'lilerin bilgisi ve onayı ile yapılmıştır. Aksi mümkün değildir. ABD topraklarında yaşayan Fethullah Gülen'in onların bilgisi ve onayı olmadan Türk hükümetine karşı bir darbe girişiminde bulunması mümkün değildir.

***

Şimdi geleneksel çizgiyi biraz daha anlamaya çalışalım. Arap Baharı özgürlük ve demokrasi talepleri ile başladı. Ancak Arap halkları özgür seçimlerde geleneksel islamcıları iş başına getirdi. Bu da Batılıların ve bilhassa Amerika'nın onaylayabileceği bir şey değil. Belki bunun bir tek istisnası Suudi Arabistan'dır. Geleneksel bir şeriat devleti olmasına rağmen önceleri İngiltere ile daha sonra ise ABD ile istikrarlı bir ticari ve siyasi ilişkiye sahiptir. Belki bunda Suud rejiminin bir hanedanlık ve moranşi olmasının ve istikrarlı petrol ihracatının etkisi vardır.

Mısır'da İhvan-ı Müslimin grubu Muhammed Mursi başkanlığında seçimi kazanmıştı. Laik ve modern bir anayasa yapmaya yanaşmadılar. Böylece batının hışmını çabuk çektiler. Sonuçta Mısırda laikler bir askeri darbe yaptı ve bu askeri darbeye modernistler ve hatta radikaller bile destek verdi. Çünkü Muhammed Mursi daha önce selefi/cihadi gruplara karşı savaş açmış, Sina yarımadasında onlardan epey kişi öldürmüştü. Böylece Mısır'da ABD'nin istediği şekilde gelenekçiler ve radikaller savaştırıldı; laik ve modernistler ise kurtarıcı gibi geldi. Filistin'in Gazze bölümünde de geleneksel bir grup olan Hamas, el-Kaide'ye karşı savaş açtı ve tasfiyede bulundu.

Bu sene Tunus'taki el-Nahda hareketi lideri Raşid Gannuşi de "Siyasal islamı bırakıp demokratik islama geçtiklerini" ilan etti. Yani geleneksel islami çizgiden modern çizgiye geçiş yaptıklarını deklare etti. Bu mesaj kuşkusuz batıya ve ABD'ye verildi. Çünkü her ne kadar ABD radikalleri bombaladığı gibi gelenekçileri bombalamıyor olsa da onları yıkmak için laik ve modern kesimlere her türlü lojistik desteği sağlamaktadır. Ayakta kalabilmek ve muktesebatını kaybetmemek için bu güvenceyi vermeye ihtiyaç duymaktadırlar. Ak Parti giderek bu çizgiden uzaklaştığı için ona karşı darbeye bile izin verilmiştir. Mısır ve Libya'nın durumu da aynı şekilde.

Belirtmek gerekir ki ne radikallerin ne de gelenekselcilerin hepsi aynı değildir ve birbiriyle pekala çatışabilirler. Örnek olarak Türkiye'deki Cübbeli Ahmet de Mustafa İslamoğlu da geleneksel çizgide olmalarına rağmen aralarında pekçok farklılık ve çatışma vardır. Keza Radikal iki grup olan el-Nusra (el-Kaide'nin Suriye kolu) ile IŞİD arasında kanlı bir savaş olmuştur.

Türkiye'de Milli Görüş hareketi, siyasi pragmatizm ve takiye gereği istikrarsız bir şekilde modernizm, gelenekçilik ve radikallik arasında gidip gelmiştir. Bir bakarsınız ki Atatürkçü kesilirler, ve bir bakarsınız ki ümmetçi... Bunu doğrudan siyasi, politik bir hareket olmalarına bağlıyorum. Gülen dışındaki diğer Nurcular ise hemen hepsi gelenekçidirler. Nakşibendi, Kadiri, Geylani gibi tarikatler de gelenekçidirler. Nazım Kıbrısi yada Adnan Oktar gibiler ise modern sayılır. Mezhepçilerin büyük çoğunluğu da radikaller değil, gelenekçilerdir.

***

Radikaller ise, cihatçı, şeriatçı, ümmetçi taifedirler. Filistin ve Kudüs'ün kurtuluşunu, ümmetin birliğini savunurlar. Afganistan'ın ve Çeçenistan'ın Rus işgaline, Bosna'daki Sırp katliamına karşı cihada koşanlar bu gruplardır. İlk defa İran devrimi ile ve sonra da Taliban ile birlikte devletleşmişlerdir. Günümüzde Afganistan'da, Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de, Libya'da ve pekçok yerde etkin olarak savaşan gruplardır.

Radikal grupların sorunu kendi aralarında bir ittifaklarının olmaması ve hatta birbirine saygı göstermeyişidir. Halbuki ABD'li uzmanların da belirttiği gibi Radikaller ile Gelenekçilerin yakınlaşması batı dünyası için çok büyük bir tehdit olacaktır.

Türkiye'deki son darbe girişimi örneğinde Erdoğan, Radikallerin ve gelenekçilerin daha da yakınlaşmasını sağladı. Bu da batının ve ABD'nin en çok korktuğu ve nefret ettiği şeydir. Tankların ve mermilerin önüne atılanlar radikaller arasındaki cihatçılardır ve bu giderek daha geniş bir yelpazede gelenekselcileri de etkisi altına almaktadır. Cihatçı ve şehadetçi ruhun dar marjinal gruplar arasında kalmayıp daha geniş halk kalabalıkları arasında dalgalanması uluslararası sömürgeci devletler için sonu görünmeyen tehlikeli bir macera olarak görünmektedir.

***

Bir de İran ve şii dünyasının bu bağlamdaki Batı dünyası ile ilişkisini irdelemek gerekir. İran 1979 devriminde kitlesel boyutta radikal bir çıkış yaptı ve gelenekçileri de radikalleştirmiş oldu. Bu yüzden İran ile ABD ilişkileri gerilimli bir şekilde koptu. İran bundan sonra Hizbullah, Bedir Tugayları vb. gibi kendisine bağlı radikal Şii/İrancı uydu örgütler kurdurdu ve destekledi. Hizbullah 1983'te Lübnan işgalindeki ABD'ye saldırdı 241 ABD askerini öldürdü. Sonrasında da Güney Lübnan'da Şebaa Çiftliklerini işgal etmiş olan İsraile karşı gerila savaşını verdi. Amerikan karşıtı bir söylemde bulunan ve İsrail ile çatışma halinde olan Hizbullah da radikal örgütler arasında yerini almıştı. Ancak 2006 Lübnan savaşından sonra Hizbullah ve İsrail arasında barış antlaşması yapılmış ve İsrail-Lübnan sınırına 15,000 kişilik bir BM gücü olan UNIFIL askerleri yerleştirilmesine izin verilmiştir. Bu tarihten sonra Hizbullah ve İsrail arasındaki çatışmalar da sona ermiştir.

Önceleri İran ve şii dünyası, radikal bir çizgide iken İrak'ın işgalinden sonra anti-emperyalist yanını terkedip mezhepçi yanını daha da takviye etti. Böylece ABD ve batı dünyası nazarıyla Radikal görüntüsünden Gelenekçi görüntüsüne dönüşmüş oldu. Bu yüzden ABD'nin ve Batı dünyasının İran ve Şia ile ilgili kaygıları nisbeten azalmış gibi görünüyor. ABD İran'a yakınlaştı, İran üzerindeki ambargoyu kaldırdı ve hem İranı hem de Hizbullah'ı terör listesinden çıkardı. Hem Irak'ta, hem Suriye'de ve hem de Yemen'de İran'ın bulunmasına ve müdahalesine ses çıkarmadı.

Radikallikten gelenekçiliğe dönüşmüş bir İranı, Laik ve Modernlikten Gelenekçiliğe ve Radikalliğe dönüşmeye çalışan bir Türkiye'ye tercih ettikleri ortadadır. İran'ın Irak'ta cirit atmasına, IŞİD karşıtı operasyonlara katılmasına ses çıkarmayan ABD ve batı dünyası, Türkiye'nin Beşika'da bir askeri kamp kurmasına şiddetle itiraz ettiler. Keza Suriye'deki İran'ın varlığına ses çıkarmayan ABD Türkiye'nin Suriye'ye her türlü müdahalesine karşı çıkıyor.

Aynı durum Suudi Arabistan için de geçerli. Giderek Radikal muhaliflere yakınlaşan Suudi Arabistan batının ve ABD'nin daha fazla tepkisini çekiyor.

Maruf Çetin

26 Temmuz 2016 Salı

İlahiyat Bildirisi

www.ilahiyatbildirisi.com sitesinde darbeyi ve darbecileri kınayan ve bir daha böyle kalkışmaların yaşanmaması için doğru din algısının tesisinde ilahiyat fakültelerinin önemine vurgu yapan bir bildiri imzaya açıldı.  "Müslüman Islah Eder İfsat Etmez" başlığıyla imzaya açılan bildirinin metni aşağıdadır.

Müslüman Islah Eder İfsat Etmez

Yıllardır milletimizin maddi-manevi birikimlerini her türlü din ve ahlak dışı yolları işleterek grup menfaatleri uğruna sömürmek suretiyle devletimizin çeşitli kademelerinde önemli ölçüde güce kavuşmuş bulunan dini kisveli paralel örgüt, uluslararası odakların da desteği ile sonunda millet varlığımızı ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Yüce Allah’ın lütuf ve inayeti, dirayetli ve basiretli liderlik ve tam bir millet dayanışmasıyla bastırılan hain darbe kalkışması hiç şüphesiz insanımıza ve ülkemize ağır zararlar vermiş, yüzlerce insanımız şehit olurken binlercesi gazi olmuştur. Masum dinî bir hizmet hareketi görüntüsü vermeye çalışan ve sonunda vahşetle gerçek hüviyetini açığa vuran bu yapı, en büyük hasarı İslam ve Müslümanlık algısına vermiştir. Dini-milli değerlerimizi kirleten ve Müslüman şahsiyetine, “güvenilmezlik, fırsat kollayıcılık, hıyanet, dostunu ve milletini satmak, dehşet ve vahşet saçmak” gibi sıfatların yakıştırılmasına sebep olan bu ifsat hareketenin; milletten darbe yemeleriyle sonuçlanan son kalkışmaları üzerine, aşağıda imzaları bulunan İlahiyat/İslami İlimler Fakültesi akademisyenleri olarak aşağıdaki hususları kamuoyuyla paylaşmak isteriz.
1. Yüce dinimiz İslam, insanlık ailesinin tamamı için baştan sona rahmettir. İnsanı her bakımdan diriltmeyi ve yaşatmayı gaye edinen rahmet dini İslam’ın, amacı ne olursa olsun bombalarla, tanklarla, tüfeklerle insan katliamına cevaz vermesi asla düşünülemez. Böyle bir kabul ve algı, dinimize karşı işlenmiş en ağır cinayettir. Ayrıca belirtilmelidir ki, Kur’an ve Sünnet verilerinin ve başta sahabe olmak üzere ilk neslin İslam algı ve pratiğinin tikel ve ezoterik yorumlarla kişi ve grup menfaatlerine araç kılındığı oluşumlar, İslam’dan açık bir sapma oluşturur. Kur’an ve Sünnet’in açık hükümleri ve Müslümanların ortak kabulleri bir kenara bırakılarak, rüya, menkıbe gibi nesnel bilgi kaynağı olmaktan uzak gizemli açıklamaları temel dini hareket noktası kabul eden bir İslam anlatısına ve buna dayalı oluşumlara milletimiz asla itibar etmemelidir.
2. Müslüman, Hz. Peygamber’in (s.a.) şahsında somutlaşan İslam ahlak ilkelerini kuşanmış, açık ya da gizli şirk unsurlarının bulaşmadığı saf tevhid akidesini benimsemiş; yalnızca Allah’a kullukta bulunan; emanet, mahremiyet, sadakat, doğruluk erdemlerine bağlı şahsiyet abidesi güven duyulan kişidir. Hiç kimse yaşanılan ağır travmanın etkisiyle, alnı açık başı dik onurlu Müslüman milletimizi ve onun şerefli evlatlarını; asla gerçek kimliği ile var olamayan, sürekli kendisini gizleyen, iradesi esir alınmış silik tiplerle bir tutma yanlışlığına düşmemelidir. Nitekim son darbe kalkışması esnasında canı pahasına sergilediği kahramanca mücadele ve direniş ile Müslüman milletimiz, omurgasının ve ana gövdesinin ne denli sağlam olduğunu bütün dünyaya açık bir şekilde göstermiştir.
3. Başta İlahiyat/İslami İlimler Fakülteleri olmak üzere ülkemizin dini eğitim-öğretim yapılan kurumlarına haşhaşi unsurlar istedikleri oranda bir sızıntı gerçekleştirememişlerdir. Bunun başta gelen sebebi, fakültelerimizde, Hz. Peygamber’den (s.a.) bu yana süregelen bilgi ve kabul çerçevesinde takiyye gibi batınî/haşhaşî yaklaşımların kabul görmemesi; bilakis akademik süreçlerin tamamında açık toplum, hür düşünce, eleştirel bakış ile hareket edilmesidir. Devletimizin bütün kademelerine olduğu gibi fakültelerimize de sızmış birkaç kişi, bütün içerisinde asla farklı bir ton oluşturacak düzeyde değildir, olamamıştır. Nitekim bu haşhaşi örgütlenme ilkokuldan üniversiteye kadar resmi eğitim kurumlarında nitelik ve nicelik bakımından arzuladığı insan unsurunu bulamayacağını fark etmiş ve her kademede paralel eğitim kurumları oluşturma yolunu seçmiştir.
4. Son olarak belirtmek isteriz ki, iradeyi körelten ve insanı adeta köle haline getiren benzer paralel yapıların oluşmaması ve toplumsal destek görmemesi için tabandan tavana toplumun bütün kesimlerinin bilinçlendirilmesi ve sorumlu davranması gerekmektedir. Bu noktada İlahiyat/İslami İlimler Fakülteleri, bu yapılara izin vermeyen anlayışını güçlendirecek, ilmi-sosyal faaliyetlerini ve programlarını çeşitlendirecek, paydaşlarıyla işbirliğini geliştirecek, hak ve hakikate işaret eden daha yoğun çalışmalarıyla insanımıza rehberlik etme sorumluluğunu eksiksiz yerine getirme çabası içerisinde olacaktır. Milletimiz İlahiyat/İslami İlimler Fakültelerinin, sahih İslami bilgi ve uygulama konusunda sadece Anadolu toprakları için değil bütün İslam coğrafyası hatta insanlık ailesi için en büyük güvencelerden birisi olduğundan asla şüphe duymamalıdır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

10 Temmuz 2016 Pazar

Çok Marifetli Bir Hanım Sahabî: Esmâ Bint Umeys

İlk Müslüman hanımlardan Esmâ bint Umeys çok yönlü ve renkli bir kişiliğe sahiptir. Hem ailesi, hem hayat tecrübesi hem de insanî ilişkiler açısından bilinmesi gereken bir şahsiyettir. Zira Siyer ve tarih kitaplarında bulunmayan bazı tarihi gerçeklikleri böylesi şahsiyetlerin biyografilerinde bulmak mümkün olabiliyor. Tarih, siyer, biyografi, hadis, tasavvuf, fıkıh gibi muhtelif alanların kaynaklarında değişik konular vesilesi bu isimle karşılaşılmaktadır.
Babası Umeys b. Mabed (Ma’d); annesi Hind (Havle) bint Avf’dir.[1] Hem babası hem de annesi sahabîdir. Esmâ bint Umeys, Has’am kabilesine mensuptur. Annesi Hind ünlü damatlara sahip bir kişi olarak tanınmıştır. Zira Hz. Peygamber (s)'in hanımlarından Meymûne bint Haris, Hz. Abbas’ın hanımı Ümmü’l-Fadl Lübâbe bint Haris ve Hz. Hamza’nın hanımı Selma bint Umeys, Esmâ bint Umeys’in kız kardeşleridirler.[2] Esma bint Umeys’in dokuz ya da on kardeşi vardı. Bunların altısı anne ve baba bir kardeş idiler.
Esmâ bint Umeys, Mekke’de Resûlullah (s) daha Daru’l-Erkam’a girmeden önce müslüman oldu ve Hz. Peygamber (s)’e biat etti. Habeşistan’a kocası Ca’fer b. Ebî Talib ile birlikte hicret etti. Abdullah, Muhammed ve Avn adında üç çocuğunu burada dünyaya getirdi.[3]
Esmâ bint Umeys, Habeşistan dönüşünde Resûlullah (s)’ın hanımı Hz. Hafsa’yı ziyarete gider. Hz. Hafsa ile sohbet ettikleri sırada Hz. Ömer yanlarına gelir. Hz. Hafsa’ya yanında bulunan kadının kim olduğunu sorar. O da Esmâ bint Umeys olduğunu söyleyince, Hz. Ömer “Ha! Şu Habeşli ve bahriyeli (deniz yolculuğu yapmış) kadın mı” diye sorar. Esmâ bint Umeys “Evet” der. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ey Esmâ bint Umeys! Bizler hicret etmekle sizleri geçmişizdir. Bunun için de Resûlullah’a sizden daha yakın ve daha layığızdır” der. Esmâ bint Umeys de bu söze çok alınıp kızarak: “Hayır, yanılıyorsun! Allah’a yemin ederim ki hiç de öyle değil! Sizler Resûlullah’ın yanında bulunuyordunuz. O sizin açlarınızı doyuruyor, cahillerinize de öğüt verip yetiştiriyordu. Bizler ise sırf Allah rızası için uzak diyarlarda Habeşistan’da bulunuyorduk. Vallahi, ben senin bu söylediklerini Resûlullah’a sormadıkça ne bir şey yer ne de içerim. Ben bunu muhakkak Resûlullah’a soracağım. Bu hususta Resûlullah'ın söylediklerine bir şey ilave etmem ve eksik bir şey söylemem. Hz. Peygamber (s) içeri girince Esmâ: “Ey Allah’ın Peygamberi, Ömer şöyle şöyle dedi. Ben de ona cevap olarak şunları söyledim” ve bu konuda Resûlullah'ın görüşünü sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s) “Bu hususta bana sizlerden daha layık ve yakın kimse yoktur. Ömer ve arkadaşlarına bir hicret sevabı vardır. Siz gemi halkına ise iki hicret sevabı vardır. Sizin hicretiniz iki keredir. Siz hem Necaşî’nin ülkesine hicret ettiniz hem de yurduma hicret ettiniz.” Esmâ bint Umeys devamla şunları anlatır: Ebû Musa el-Eş’arî ve bazı arkadaşları defalarca bu hadisi benden dinlemek için grup olarak yanıma gelmişlerdir. Onlar için dünyada hiçbir şey Resûlullah'ın Habeş muhacirleri için buyurduklarından daha sevindirici olmamıştır.[4]
Hicretin 8. yılında Esma bint Umeys’in kocası Ca’fer b. Ebî Talib Mute’de şehid oldu.[5] Esmâ bint Umeys, kocası Ca’fer ’in şehid olduğu günü şöyle anlatıyor, o gün ben kırk deriyi tabakladım, hamurumu yoğurdum, çocuklarımın yüzlerini yıkadım ve onları yağladım (koku sürdüm.) Bu sırada Resûlullah (s) yanıma geldi ve “Ca’fer ’in çocukları nerede” diye sordu. Çocukları getirdim. Resûlullah (s) onları kucaklayıp kokladı. Gözleri yaşardı ve ağladı. Bunun üzerine ben “Ey Allah’ın Elçisi, Ca’fer ile ilgili bir haber size ulaştı mı?” diye sordum. Hz. Peygamber (s), “O bugün öldürüldü” dedi. Bunun üzerine ben kalktım ve bağırdım. Etrafımda kadınlar toplandılar. Resûlullah (s), “Ey Esmâ! Kötü söz söyleme ve göğsüne vurma” dedi. Sonra Resûlullah kızı Fatıma’nın yanına gitti. Fatıma “Vay Amcacığım!” diye bağırıyordu. Resûlullah (s) ise “Ca’fer gibi kişiler üzerine ağlayanlar ağlasın” dedi. “Resûlullah (s) Ca’fer ’in ailesi için yemek hazırlayın. Zira kendileri meşguldürler.”[6] Esmâ bint Umeys, kocası Ca’fer b. Ebî Talib’in şehid düşmesi üzerine mersiyeler söylemiştir.
Esmâ bint Umeys, Ca’fer b. Ebû Talib’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir ile evlendi. Bu evlilikten Muhammed adındaki çocuğu doğdu. Veda haccına giderlerken Zu’l-Huleyfe’de (veya Beydâ) onu doğurdu. Ebû Bekir Esmâ’yı geri göndermeyi düşündü. Hz. Peygamber (s) “yıkansın sonra ihrama girsin” buyurdu.[7]
Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra Esmâ bint Umeys, Hz. Ali ile evlendi; ondan Yahya ve Avn adında iki çocuğu oldu.[8] Hz. Ali ile evliliği sırasında bir gün Muhammed b. Ebû Bekir ile Muhammed b. Ca’fer tartışıp her biri diğerine “ben senden daha hayırlıyım. Zira benim babam senin babandan daha hayırlıdır” dediklerinde Hz. Ali, Esmâ’ya aralarında hükmet der. Esmâ ise “Araplar arasında Ca’fer ’den daha faziletli bir genç; Ebû Bekir’den faziletli bir yaşlı görmedim” der. Bunun üzerine Hz. Ali “bundan başka bir şey söyleseydin hoşlanmazdım. Bize bir şey bırakmadın.” der.[9]
Vasiyeti üzerine Hz. Fatıma’yı vefatından sonra yıkayan Esmâ bint Umeys[10] kocası Hz. Ebû Bekir’i de vefat edince vasiyeti üzerine yıkamıştır.[11] Kadınların cenazesi için tabut yapılması için işarette bulunun ilk kişidir. Zira Habeşistan’da bulunduğu sırada Hıristiyanların ölülerini tabuta koyduklarını görmüştü.[12]
Erken müslüman olmasından dolayı Hz. Ömer atıyye dağıtırken Esmâ bint Umeys’e 1000 dirhem vermiştir.[13] Çok sayıda kadın ve erkek raviler ondan hadis rivayet etmişlerdir. Bunlar arasında Hz. Ömer, İbn Abbas, Abdullah b. Ca’fer , Abdullah b. Şeddad, Urve b. Zübeyr, Said b. Müseyyeb, Ata b. Ebî Rebah, Şa’bî, Fatıma bint Hüseyin b. Ali ve benzeri kişiler bulunmaktadır.[14]
Esmâ bint Umeys’in Ca’fer b. Ebî Talib’den olan çocuklarının göz değmesinden dolayı rahatsız olmaları üzerine Resûlullah'dan izin alarak rukye uyguladığı rivayet olunmaktadır.[15] Rüya yorumlama konusunda yetenekli ve maharet sahibi olduğundan Hz. Ömer’in bu konuda görüşüne başvurduğu naklolunmaktadır.[16]
Esmâ bint Umeys’in Mısır valisi oğlu Muhammed b. Ebî Bekir’in ölüm haberini aldığında evinin mescid olarak kullandığı bir odaya kapandığı ve öfkesini tutmaya çalışırken göğsünde kan aktığı belirtilmektedir.[17] Bu olaydan iki yıl sonra hicri 39 ya da 40 (m.661 [?]) yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir.[18]
Yukarıda anlatıldığı gibi erken dönemde müslüman olan Esmâ bint Umeys kocası Ca’fer b. Ebî Talib ile birlikte Habeşistan’a hicret etmiş orada üç çocuğu dünyaya gelmiştir. Mute savaşında şehid düşen Ca’fer’den sonra Hz. Ebû Bekir ile evlenmiş, ondan Muhammed adında çocuğunu doğurmuştur. Ebû Bekir vefatından sonra Hz. Ali ile evlenmiş ve iki çocuk dünyaya getirmiştir. Sosyal ilişkileri iyi olan Esmâ bint Umeys gerektiğinde bazı erkek sahabîlerle kimi konularda tartışmıştır. Rüya yorumlama, tabaklama, bazı ilaçları elde etme, rukye uygulama, tabut yapma ve dericilik gibi konularda hüner sahibi bir kadın sahabîdir. Aynı zamanda çok sayıda hadis rivayet etmiştir.
[1] İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut 1968, VIII, 219.
[2] İbnü’l-Esîr, Usdü’l-Ğabe fî Marifeti’s-Sahâbe, I-VI, Beyrut 1989, VI, 14.
[3] İbn Sa’d, VIII, 219.
[4] İbnü’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve, I-II, Kahire, 2000, I, 335-336.
[5] İbn Sa’d, VIII, 219
[6] İban Sa’d, VIII, 220
[7] İbn Sa’d VIII, 220-21
[8] İbn Sa’d, VIII, 222.
[9] Zehebî, Siyerü A’lami’n-Nübela, I-XVIII, Kahire 2006, III, 519.
[10] Diyarbekrî, Tarihu’l-Hamis, Beyrut, ts. I, 277.
[11] İbn Sa’d, VIII, 221; Zehebî, III, 517.
[12] İbn Sa’d, VIII, 220.
[13] İbn Sa’d, VIII, 222.
[14] Ebû Nuaym el-İsfahanî, Marifetu’s-Sahabe, (thk. Adil b. Yusuf), I-VII, Riyad 1998, VI, 3256
[15] Humeydî, Müsnedü’l-Humeydî, I-II, Beyrut 1996, I, 328; Tirmizî, “Tıb”, 19.
[16] İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, (thk. Adil Ahmed-Ali Muhammed), I-VIII, Beyrut 1415, VIII, 16.
[17] İbn Hacer, VIII, 16.
[18] Bkz. Yaşar Kandemir, “Esmâ bint Umeys” DİA, XI, 422-423.

Kürt Sorununda Çözüme Odaklanmanın Tam Zamanı

Devletimizin, -özellikle tek parti dönemi gibi zamanlarda- azınlıklara ve başta Kürtler olmak üzere diğer etnik kökenli vatandaşlara temel haklarını verme hususunda oldukça cimri davrandığı bilinen bir gerçektir. Ne yazık ki önemli bir kısmı tek parti dönemi ile ihtilal dönemlerinde yapılan yanlışlıklar, silahlı bir örgüt olan PKK’yı semirtip bu günlere getirdi.
PKK, geçmiş yıllarda baskıların ve çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerin akabinde devletin sorunu çözmek adına attığı bazı adımları silahlı mücadelenin kazanımı olarak sundu; elde edilen bütün hakların silahlı mücadeleleri sayesinde gerçekleştiğini söyledi. Böylece çözüm adına atılan her adım suiistimal edilerek PKK’nın Kürtlerin temsilcisi olduğu algısının inşasına malzeme yapıldı. Kürtçe konuşma serbestisi, tabelaların aynı zamanda Kürtçe olarak da yazılması, Kürtçe kurslar ve üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması, okullarda seçmeli Kürtçe derslerin okutulması ve devletin resmi olarak Kürtçe televizyon yayını yapması gibi önemli adımlar, PKK’nın mücadelesinin kazanımları olarak gösterildi. Hassaten çözüm süreci bu anlamda istismar edilerek halk üzerinde ciddi bir nüfuz oluşturuldu. Devletin güvenlik zafiyeti gösterdiği yerlerde vatandaşlar karşılarında PKK’yı gördüler. Vatandaşı -seksenli ve doksanlı yıllarda yapıldığı gibi- devlet ile PKK arasında tercihte bulunmak zorunda bırakma ya da PKK’nın insafına terk etme, sorunu besledi.
Nihayet çözüm süreci, -muhtemelen gelecekte daha iyi anlaşılacağı üzere- PKK’nın gücünün erimeye başlaması ve uluslararası aktörlerin devreye girmesiyle yeniden çatışma sürecine girdi. Bu konuda senaryolar ve iddialar havada uçuşmaktadır. Biz ne olduğundan ziyade neler olması gerektiğiyle ilgili kanaatimizi arz etmeye çalışacağız.
Öncelikle Kürt vatandaşlarımızın genel olarak oynanan oyuna gelmediklerini, duruşlarıyla PKK’nın bölgeyi karıştırma planlarını boşa çıkardıklarını unutmamak gerekir. Bölgede HDP’ye oy verenlerin çoğunun tutumu dahi bu yönde olmuştur. Yöneticilerimizin bu olumlu durumu göz ardı etmediklerini zannediyorum.
Çatışmaların devam ettiği ve insanların ciğerparelerinin toprağa düştüğü bu dönemde soruna odaklanmayı konuşmanın zor olduğunu bilmekle birlikte bunun tam zamanı olduğunu ve bunu yapabilecek bir siyasî irade bulunduğunu düşünüyorum. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere bugüne kadar PKK, devletin attığı adımların silahın gücü sayesinde kendilerini muhatap almasının sonucu olduğu propagandasını yaptı. Devlet yetkilileri ise PKK’nın muhatap olmadığını, yapılanların olması gerekenler olduğunu ifade ettiler. Geçmişte atılan adımların istismar edilmesi, şimdi atılacak adımların devlet tarafından sağlıklı bir şekilde yönetilebilmesini gerektirmektedir.
Kuşkusuz devlet, bir taraftan güvenlik problemlerine sebep olan ve insan hayatına kasteden silahlı bir örgüte karşı gerekli güvenlik tedbirlerini almak üzere çalışmalarını yaparken diğer taraftan PKK’yı muhatap almadan çözüme ilişkin adımlar atmalıdır.
Şunu da hemen ifade edelim ki, çözüm çerçevesinde verilecek temel haklar sadece Kürtlere mahsus haklar olarak düşünülmemeli, ülkemizde sayıları ne kadar olursa olsun bütün etnik unsurların hakkı olarak verilmelidir. Esasen mesele, “insan hakkı” olarak görülürse atılacak adımlardan bütün vatandaşlarımızın yararlandırılması zorunludur.
Sorunun çözümüne yönelik adımlar atılırken devlet, hukuk içinde kalarak güvenliği sağlamak zorundadır. Güvenlik çalışmaları yapılırken yerinden yurdundan edilen insanların zararı en kısa sürede telafi edilmeli, insanların devlete karşı kin bilemesine sebep olacak davranışlardan hassasiyetle sakınılmalıdır.
Bölgede çok ağır şartlarda görev yapan güvenlik güçlerine mensup kişiler arasında görevini kötüye kullananlar, psikolojik sorunu olanlar tarafından ya da ideolojik takıntıya sahip veya devlet yetkililerini zora sokma kastıyla bazı yanlışlıklar yapılabilir. Bunların dışında bir kasıt olmaksızın da istenmeyen hadiseler olabilir.
Devlet, ister kasıtlı ister kasıtsız yanlışlıklara mutlaka müdahale etmeli, hiçbir suçun üzeri örtülmemeli, hukuk önünde suçu sabit olanlar kanunlar çerçevesinde ceza verilmelidir. Böylece sadece söylemle değil, fiilî olarak da insanımızın arkasında devletinin olduğunu bilen birinci sınıf vatandaş olduğunun hissettirilmesi gerekir. Bunun için valiliklerde bu çalışmaları yürütecek, alanında uzmanlaşmış ve bölgeyi iyi bilen sosyolog, psikolog ve din görevlilerinin istihdam edilmesi gerekir. Ayrıca hem Kürtlerle ve hem de Türklerle birlik ve beraberliğin önemini, bunu korumak için çaba harcanması gerektiğini anlatacak, bu konularda öncülük yapabilecek her insandan yararlanmak gerekir. Bu çalışmaların sonuçlarını almak uzun zaman alır.
Çözüm için yapılacakların herkesçe belli olduğunu düşünüyorum. Atılacak birkaç adım, kısa sürede bölgedeki havayı değiştirecektir. Bunların bir kısmı, talimat, yönerge ya da bakanlar kurulu kararıyla gerçekleştirilebilecek konular iken bir kısmı kanun, bazıları ise anayasa değişikliği gerektirmektedir.
Öncelikle -genellikle farkında olmadığımız- birçoğumuza hâkim olan, devletçi, buyurgan ve lütufkâr dilin terk edilmesi gerekir. Siyasîlerin dili nispeten değişmişse de bürokratlar için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Eğer Kürtler bu ülkenin vatandaşı iseler onlara verilecek hiçbir hak lütuf olarak görülmemelidir.
Atılması gereken adımların başında siyasî irade, Türk etnik kökenine mensup olan birisinin vatandaş olarak sahip olduğu hakların tümüne diğer etnik kökenlere mensup olan insanların hepsinin sahip olacağının hedeflendiğini ve bunun bir plan dâhilinde gerçekleştirileceğini açıklamalıdır. Ardından anadilde eğitim, yer isimlerinin eski hallerine getirilmesi, Türkçe dışındaki dillerin de resmi kullanımına imkân tanınmasıyla ilgili gerçekçi bir program kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Takdir edilir ki yapılacakların bir kısmı kısa süreli düzenlemeler gerektirirken bir kısmı ise uzun çalışma gerektirmektedir. Örneğin anadilde eğitim meselesi yıllar alacak bir çalışma olup bunun hemen gerçekleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir. Yetkililerin yapacakları ciddi çalışmalarla bunun ne kadar sürede sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebileceği açıklanmalıdır. Muhtemelen anadilde eğitim meselesinin tam olarak uygulanabilmesi, aşamalı bir şekilde 5-10 yıllık bir zaman diliminde gerçekleştirilebilecektir. Ancak devletin bunu planlaması ve çalışma takvimini ilan etmesi önemli bir adım olacaktır.
Öte yandan düşünce özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmalı, dine ya da etnik kimliğe dayalı partilerin kurulmasına da izin verilmelidir. Silaha başvurulmadığı sürece her görüşün yasal platformlarda ifade edilebilmesine izin verilmelidir. Bunlar yapılıp sorun sosyal ve ekonomik politikalarla desteklenirse Kürt sorununun kısa vadede kontrol edilebileceğini, uzun vadede ise insanımızın gündeminden çıkacağını kuvvetle muhtemel görüyorum. İşte o zaman ülkemiz şaha kalkar.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Tarihten Notlar: Hz. Ömer’le Hz. Abbâs Arasındaki Tartışma

Hz. Ömer döneminde Müslümanlar çoğalınca, mescit onlara dar gelmeye başladı. Ömer mescidin etrafındaki evleri -Abbâs b. Abdülmuttalib’in evi ve müminlerin annelerinin odaları hariç- satın aldı.
Hz. Ömer ile Hz. Abbâs arasında şöyle bir diyalog geçti:
-Ey Ebü’l-Fadl! Müslümanların mescidi kendilerine dar geldi; senin evin ve müminlerin annelerinin odaları hariç, mescidin etrafındaki evleri, Müslümanların mescitlerini genişletmemiz için satın aldım. Müminlerin annelerinin odaları için çare yok. Senin evine gelince, onu bana Müslümanların beytülmalinden istediğin şey karşılığında, sat!
-Bunu yapacak değilim!
-Şu üç şeyin birini seç: Ya bana onu Müslümanların beytülmalinden istediğin şey karşılığında satman ya Medine’den istediğin yerde senin için bir arsa belirlemem ve senin için Müslümanların beytülmalinden yeni bir ev inşa etmem veyahut senin onu Müslümanlara tasadduk etmen!
-Hayır, onlardan hiçbiri de değil!
-Benimle senin arana istediğin kişiyi hakem yap!
-Übey b. Kaʻb!
İkisi Übey’e gidip ona olayı anlattılar; Übey şöyle dedi:
-Eğer isterseniz, Peygamber’den (s) işittiğim bir hadisi size anlatırım!
-Anlat!
-Resûlullah’ı (s) şöyle derken işittim: “Allah Dâvûd’a, ‘Benim için içerisinde anılacağım bir ev inşa et!’ diye vahyetti. O da O’nun için mabedin arsasını belirledi. Ama bir de görüldü ki, arsanım dörtte biri, İsrâîloğullarından bir adamın evi. Dâvûd da ondan evini kendisine satmasını istedi, ama adam kabul etmedi. Sonra Dâvûd kendi kendine ondan evini zorla almayı kararlaştırdı. Bunun üzerine Allah ona, ‘Ey Dâvûd! Ben sana benim için, içerisinde anılacağım bir ev bina etmeni emrettim. Sen ise benim evime gaspı sokmak istedin. Hâlbuki gasp benim işim değildir. Senin cezan ise onu inşa edememendir!’ diye vahyetti. Dâvûd, ‘Ya Rab! Benim inşa edebilecek mi?’ dedi. Allah, ‘Senin çocuğun inşa edecek!’ dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer, Übey b. Kaʻb’ın giysisinin ön tarafını tutarak şöyle dedi:
-Ben sana bir şey getirdim, sen ise ondan daha ağır olanı getirdin. Söylediğin şeyi mutlaka terk edeceksin!
Hz. Ömer, Übey’i mescide götürdü. Resûlullah’ın (s) Ashâbından içlerinde Ebû Zer’in de bir sohbet halkasının yanında durup şöyle dedi:
-Allah’ın Dâvûd’a mabedi sadece kendinin anılması için inşa etmesini emrettiği olayı anlatırken Resûlullah’ı (s) işiten bir adamdan Allah adına şahitlik yapmasını istiyorum!
Ebû Zer de,
-Ben onu Resûlullah’tan (s) işittim, dedi.
Başka biri,
-Ben de işittim, dedi.
Bir başkası,
-Ben de işittim, dedi.
Bunun üzerine Ömer, Übey’e bıraktı. Übey ise, Ömer’e dönüp şöyle dedi:
-Ey Ömer! Resûlullah’ın (s) hadisi hakkında beni itham mı ediyorsun?
-Ey Ebü’l-Münzir! Hayır, vallahi o konuda seni itham etmiyorum. Ancak Resûlullah’tan (s) bu hadisin aşikâr olmasını hoş karşılamadım!
Hz. Ömer ile Hz. Abbas arasında şöyle bir konuşma geçti:
-Git! Ben de artık evin için bir istekte bulunmayacağım!
-Sen böyle yaparsan, ben de onu Müslümanlara tasadduk ederim ki, onunla onlara mescidlerinde genişlik sağlayayım. Ancak benimle münakaşa etmen halinde bu olmaz!
Bunun üzerine Hz. Ömer, bir arsa belirleyerek masraflarını Müslümanların beytülmalinden karşılayarak bir ev inşa etti.
(İbn Saʻd, Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr)
 

Yazarlar