11 Ağustos 2020 Salı

Kesinlik

 Dr. Halil ORTAKCI

İlmî bir mevzu olduğunda farklı yaklaşımların olması kaçınılmazdır. Zira her insan özel olduğu için mahlukatın nefesi adedince farklı düşünme yolları vardır. Bu bağlamda ana ilkeler bir kenara bırakılırsa mutlak doğruyu tespit etmek oldukça güçtür. Her insan zaman ve şartlarına göre kendi doğrularını belirlemeye çalışır.  Örneğin bilimsel gelişmelerden haberi olmayan bir kişi, durduğu yerden bakıp yeryüzünün düz olduğu fikrine kapılabilir. Bu düşüncesini destekleyen argümanlar da bulabilir. Yahut güneşin doğudan doğup batıdan battığını gören biri, dünyanın sabit olup güneşin etrafında döndüğü fikrine kapılabilir. Bu insanların düşünceleri kendi zaman ve şartlarına göre doğrudur. Ancak zaman içerisinde yeni gelişmelerle yanlışlanmıştır. Dinî bilgide ise aynı kesinlikte bir sağlama yapmak zordur. Bundan dolayı İslam geleneğinde nakiller, sübût ve delâlet yönünden araştırma konusu olmuştur. Dolayısıyla da nakillerin sıhhati ve delâlet ettiği manalar hakkında farklı görüş ve yaklaşımlar ortaya konulmuştur. Bununla birlikte yorum geleneğimizin tamamına yakını zanniyât üzerine kurulmuştur. Zan ise araştırmanın ve fikir yürütmenin sürekliliğini gerektirir. Kesinliğe ulaşıldığında ise araştırma son bulur ve böylece serd edilen fikir hatasız, yani yanlışlanamaz olur. Ana prensipler ve ahkâma dair sübût ve delâlet yönünden kat’î haberler bir kenara bırakılırsa İslam dini, ictihatta ihtilafı rahmet olarak görmüştür. Özellikle Kur’an ayetlerinin yorumu hususunda başta sahabîler olmak üzere selefin birbirinden farklı izah ve rivayetler getirdiği bir gerçektir. Bundan dolayı müfessirler çok sayıda tefsir kaleme almışlardır. Her bir ayet hakkındaki farklı nakilleri aktardıktan sonra “Allahu a’lemü bi murâdihi” (Allah bu ayetle ilgili ne kastettiğini en iyi bilendir) diyerek ihtiyatlı bir yaklaşım sergilemişler ve böylece kendi fikirlerini mutlak doğru olarak sunmamışlardır. Şunu da belirtmek gerekir ki Kur’an-ı Kerîm, ilimde rüsuh sahibi her okuyanın farklı manalar keşfetmesine olanak sağlayan bir anlam zenginliğine sahiptir. Böylece bu ilahî kitap, her zaman ve mekâna hitap etmekte, Müslümanların yeni problemlerle karşılaştıklarında çözüm üretmelerine engel olmamaktadır. Hatta denilebilir ki çoğu ayette bugün aradığımız ve zaman zaman atfettiğimiz kesinliğin Allah tarafından kitaba konulmaması evrensellikle ilintili bir rahmettir. 

Arap dilinin gündelik kelimeleri kenara bırakılırsa Kur’an’da din, nefs, küfür vb. çok sayıda kavram bağlamlarına göre çeşitli ayetlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır. Fakat zaman içerisinde söz konusu terimler, anlayış farklılıkları sebebiyle tek bir manaya indirgenmiştir. Ancak yüklenen bu kesin anlamların her biri hakikatin bir cüz’ünü ifade etmektedir. Dolayısıyla her parça bir araya getirilip bütünsel bir bakışla kavramlar ele alındığında daha doğru bir netice alınabilir. Ancak elde edilen sonucun da murâd-ı ilâhiyye olduğunu iddia etmek doğru değildir. Kur’an’a bütünsel bakmak ilim adamları tarafından ısrarla üzerinde durulan bir konudur. Bununla birlikte geçmişten günümüze ulaşan nakil ve yorum birikimini de bir kenara atmamak elzemdir. Kur’an’a bütünsel yaklaşıldığı gibi her bir ayet veya kavramla ilgili nakil ve yorumlar da bütünsel bir şekilde ele alınarak mümkünse te’lif ve tevhîd edilmelidir. Böylece tarih boyunca ortaya konan farklı anlayışları bir potada eritip bütüncül bir bakış açısı elde ederek tek manaya indirgeme ve kesinleme hastalıklarından kurtulabiliriz. Kim bilir belki de yeniden “Allahu a’lemü bi murâdihi” deriz. Ne dersiniz?

 

10 Ağustos 2020 Pazartesi

Kur’an İslamcılığı ve Hadislerin Kur’an’a Arzı

 

                                                                                               Dr. Celal Emanet

         “Sünnet, Allah’ın Kitabı’yla eşdeğerdir. Allah, Rasûlü (sav)’e itaati farz kıldı ve insanlara emirlerine uymayı kesinleştirdi. Kişinin, ‘farz koyma hakkı ancak Allah’ın Kitabı’na ve Rasûlullah (sav)’ın sünnetine aittir” demekten başka bir söz söylemesi caiz değildir.”[1] “Allah’ın hükmünün bulunmadığı konuda Rasûlullah (sav) Allah’ın hükmüyle hüküm koyar.”[2] İmam Şafii (ö. 204/819)


         İslam’ın getirdiklerine iman etmedikleri halde onu kendi akıllarınca değerlendiren oryantalistlerin[3] görüşlerinden etkilenen günümüz araştırmacıları özellikle hadisler üzerinden müslümanların Kur’an ve Sünnet algılarına şüphe sokmayı başarmışlardır. Onlara göre hadislerin senedlerinin sağlam olması bile bir şey ifade etmemekte şayet hadislerin metinleri de Kur’an’la çelişip çelişmediği kontrol edilmelidir şeklinde bir söylem geliştirmişlerdir. Yani Rasûlullah (sav)’in bir hadisi Kur’an’daki bir hükme, bir inanca, bir ilkeye, bir habere... veya bunlardan birden fazlasına ters düşüyorsa reddedilmelidir. Zira Hz. Peygamber (sav) Kur’an’a ters bir şey söylemez ve yapmaz. Bile bile böyle bir şeyi onaylamaz. Eğer Kur’an’la hadis arasında çelişki varsa o hadis Rasûlullah (sav)’e ait değildir. Yani sahih değildir. Şu halde işin uzmanları bir an önce bütün hadisleri Kur’an’la test etmeli ve müslümanlar Kur’an’a uygunluğu sabit olan hadislerle amel etmelidirler. 

         Türkiye’de ‘Kur’an bize yeter’ sloganıyla hareket edenler, 19. yy.da Hindistan’da ortaya çıkan ‘Kurâniyyûn’ akımının bir başka versiyonudur. İslam’ın ilk asırlarından itibaren itikadî bir ekol olarak ortaya çıkan Mu’tezile’yi referans olarak kullanan ‘Kurâniyyûn/Kur’an İslamcıları’ ‘Kur’ân’ı öncelleme’ iddiasını kamuflaj olarak kullanırken zamanla Mu’tezile’yi de aşarak hadislerin tamamını- adeta- toptan inkâr yoluna gitmişlerdir.

         ‘Kur’âniyyûn’ prensipte, bir bütün olarak hadiisleri reddetme görünümünü vermeseler de, çalışmalarında bu durumu açıkça görmek mümkündür. Temel referansları, “Benden bir hadis duyduğunuzda onu Kur’an’a arz edin; uyuyorsa kabul edin, uymuyorsa reddedin” rivayetidir.[4]Oysa bu rivayetin sahihliği, Hz. Peygamber (sav)’e aidiyeti, konum ve sahip olduğu yetki itibariyle referans alınması pek de sağlıklı görünmemektedir.[5] ‘Sahîh’ hadislerin Kur’ân’la çelişmesi veya ‘Kur’ân’ın temel ilkelerine aykırı olması’ mümkün değilken ‘arz’a yeltenmek samimi bir yaklaşım olmadığı gibi; ‘sahîh olmayanlarla çeliştiği’ bahanesiyle bütün hadisleri inkâra kalkışmanın da mantıklı bir argümanı bulunmamaktadır. 

         Günümüzde bir çeşit moda haline gelen hadis inkarcılığı aslında İslam'ın ilk rasyonalist ehl-i sünnet dışındaki mezhebi Mutezile’nin bir çeşit devamıdır. Erken dönem Mutezili ulema aklı temel ölçü olarak kabul et­mişlerdir. Bu nedenle de dînî meseleleri, aklî ölçüye göre yorumlamış­lardır. Felsefelerine ters düşen Kur’an ve hadisi te’vil ve reddetmekten çekinmemişlerdir. Bu redlerine bir gerekçe olarak Kur’an’a aykırılığını ileri sürmüşlerdir. Ancak kullanacakları hadisler kendi felsefelerine ve mez­heplerine uygun olduğunda Kur’an’a uygunluğuna bakmaksızın kabul etmişlerdir. Hadisi reddederken aynı zamanda, sahabeye de dil uzatmışlar ve onları da yalancılık ve başka töhmetlerle cerh etmişlerdir. Ebû Hureyre’yi (hâşâ) yalancıların en yalancısı saymışlardır. İbn Mesud’u, kişinin anne karnında sâid veya şakî olacağı hadis rivayetinden dolayı, yalancı saymışlardır. Özellikle en ayrıcalıklı görüş­lerinin olduğu; kabir azabı, kader, rü'yet, günah-ı kebîre müslümanların günahkarlarına kıyamet gününde şefaat edilmesi gibi konularda gelen ha­disleri kabul etmemişlerdir. Haber-i vâhidleri özellikle Kur’an’a muhale­fet gerekçesiyle reddetmek, Mutezilenin genel görüşüdür.[6]

         Halkın genelinin hadis ilminden habersiz olduğu ülkemizde de, bu algı entrikasıyla avamın zihnini bulandıran kişilerin sayısı her geçen artmaktadır. Bunlar da selefleri gibi, Şîa’nın sahabeye yönelik bakışından etkilenmek süretiyle sahabenin ‘adil’ olmadıklarını ileri sürerek hadisleri red ve inkâra; dolayısıyla Rasûlullah (sav)’i devre dışı bırakmaya çalışmaktadırlar. Halbuki Sünnet, itikadî, ahlakî, hukukî, sosyal, ekonomik, askerî hayatın bü tün cephelerini farz, vacip mendup, haram ve mekruh yönleriyle kapsadı- ğından İslam’ın tamamı anlamına gelmektedir. Sahabenin onayladığı Hz. Aişe’nin, “Rasûlullah (sav)’in ahlakı Kur’ân’dı”[7] ifadesinden, sünnet/hadisin Kur’ân’ın muşahhaslaşması olduğu anlaşılmaktadır. 

         Rasûlullah (sav)’in hadislerinin Kur’ân gibi teşrî’ kaynağı olduğunda alimlerin ihtilafı yoktur. Bu bağlamda imamımız Ebû Hanife (v. 150/767) şöyle demektedir: “Rasûlullah (sav), Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Allah’ın kitabına muhalefet eden de Allah’ın Rasûlü olamaz… Nebi’den Kur’an’a aykırı olarak hadis rivayet eden kimseyi red, Hz. Peygamber’i red ve onu yalanlama değildir. Bu, ancak, Hz. Peygamber (sav)’den batıl rivayette bulunan kimseyi reddir. Töhmet bu kimseyedir, Peygamber’e değil. Onun için Peygamber’in söylediği her şey, işitelim, işitmeyelim, başımız gözümüz üstünedir. Buna iman eder, ve Allah Rasûlü’nün söylediğine, olduğu gibi şehadet ederiz. Ve yine şehadet ederiz ki Rasûlullah (sav), Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmez. Allah’ın bağladığı bir şeyi koparmaz. Allah’ın nitelediği bir şeyi ona aykırı bir şekilde nitelemez. Şehadet ederiz ki Rasûlullah (sav) bütün işlerde Allah’la muvafıktır. Bidat olabilecek hiç bir şey yapmamış, Allah’ın söylediği söze hiç bir şey katmamış ve zorlayıcılardan olmamıştır. Onun için Allah Teala; “Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa 80), buyurmuştur.[8]

         Evet biz de selelf alimlerimizin dediği gibi diyoruz. Zira Rasûlullah (sav)’in hadisleri, Kur’ân’da bulunmayan bir çok konuları ihtiva etmesi yanında, bizzat Kur’ân’ı da tefsir eder. Rasûlullah (sav) şöyle buyururlar: “Bana Kur’ân ve O’nunla birlikte O’nun misli kadar (hikmet) verildi.”[9] Buradaki “O’nunla birlikte O’nun benzeri” ifâdesinden maksat, şüphesiz ki Allâh Rasûlü (sav)’in hadisleridir. “Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Rasûlüm! Sana da Kur’ân’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.”[10] Meşhur muhaddislerden Yahya b. Ebî Kesîr (r.âleyh); “Kur’ân, Sünnete muhtaçtır, ama Sünnet Kur’ân’a muhtaç değildir” der.[11] Şüphesiz ki burada, Kur’ân’ın izaha muhtaç genel prensiplerinin hadİsler tarafından vuzuha kavuşturulması hususuna işaret edilmektedir. Hiçbir zaman Kur’ân hadisi izah edip açıklamaz, aksine hadis Kur’an’ı izah edip açıklar. Bu sözle, asla hadisin Kur’ân’dan daha önemli olduğu kastedilmemiştir.

         Kur’ân genel prensipler koyar, hadîs ise bunları açıklar, izah eder, detayını ve pratiğini gösterir. Eğer hadîs olmasaydı, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasında sıkıntı yaşanırdı. Hadîs olmasaydı, İslâm’ın en bariz göstergesi olan namazı nasıl kılacağımızı, zekâtı nasıl vereceğimizi, haccı nasıl yapacağımızı da bilemezdik. Kur’ân ı Kerîm’de namazla ilgili yüzlerce âyet vardır. Ama hiçbir âyette namazı ne zaman, ne kadar, nasıl ve kaç rekât kılacağımıza dair bir bilgi yoktur. Hatta “salât” kelimesinin bugün kıldığımız namazı ifâde ettiğine dair bir bilgi de yoktur. Bütün bunları biz sünnetten öğreniyoruz. İşte yukarıdaki “muhtaçtır” sözcüğü, bu anlamda bir ihtiyacı ifade etmektedir. Aslında burada muhtaç olan Kur’ân değil, bizim aklımız ve idrâk kabiliyetimizdir. Aynı husus zekât için de bahis konusudur. Pek çok âyette verilmesi emredilen zekâtın ne olduğu, nasıl, ne zaman, ne miktarda ve hangi mallardan verilmesi gerektiğine dair Kur’ân’da hiçbir bilgi yer almamaktadır. Bunları da sünnetten öğreniyoruz. Dolayısıyla “muhtaçtır” sözü, bu anlamda bir ihtiyacı dile getirmektedir.

         “Kur’ân da, Hadis de her ikisi de vahiydir. Bu bakımdan ikisi de birdir. Hadis ve sünnet de bir vahiydir. Cebrâil, Rasûlullah (sav)’e Kur’ân ile geldiği gibi, hadiis ve sünnet ile de gelirdi. Hadiis de bir vahiy olduğu için bununla tesbit edilen hükümler de yine Allah’ın vahyine ve emrine dayanır. Peygamberin şer’î hükümlerindeki ictihadı da yine vahiy demektir. Madem ki hadis de bir vahiydir; onlar da mana olarak peygambere vahyolunmuştur. O halde ‘İslam’ın esası yalnız Kur’ân’dır. Biz ancak ona bakarız’ gibi bir iddia ile Hz. Peygamber (sav)’in hadislerine kıymet vermemek, şayet kötü bir fikre dayanmıyorsa, hadis ve sünneti ve Rasûlullah (sav)’in vazifesinin şümul ve mahiyetini anlamamaktır”[12] diyen Ahmed Hamdi Akseki şöyle devam etmektedir: “Kur’ân’ı kabul edip de Onu bize getireni, bize vereni, Kur’ân hakkındaki talimlerini kabul etmemek, bize ihsan olunan nimeti alıp da onu vereni tanımamak demektir. Bu bakımdan sünnet ve hadis ile tesbit edilen hükümler Kur’ân’dan ayrı bir şey değildir.”[13]

         “Rasûlullah (sav) yasaklamış, emretmiş, korkutmuş, müjdelemiş, örnekler vermiş, uyarmıştır ki bütün bunlar(daki söz ve fiilleri) Kur’ân gibidir veya daha fazladır” diyen Şah Veliyullah Dehlevî; ‘Rasûlullah (sav)’in ahiret ve evrenin ilginç olaylarıyla alakalı bilgileri vahye dayanmaktadır. Kanun koyma ve ibadet şekilleriyle ilgili icraatlarının bir kısmı da vahye dayanırken bir kısmı ictihada dayanmaktadır’ şeklinde Sünnet’in de Kur’ân gibi itibar görmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.[14]



[1] Muhammed b. İdris Şafiî (ö. 204/819), er-Risale,Thk. Ahmed Muhammed Şakir, Beyrut, ty., s. 45.

[2] Şafiî, er-Risale, s.51.

[3] Hadis inkarcılığının yaygınlaşmasında yakın tarihte rol oynayanların başında Yahudi müşteşrik Ignaz Goldziher’in (1850-1921), Joseph Schacht ve onların izlerinden giden Mahmud Ebû Reyye, Ahmed Emin ve Taha Hüseyin’in etkisi büyük olmuştur.

[4] Muteber hiçbir hadis koleksiyonunda bulunmayan bu hadîsi zikrettikten sonra Şatıbî (v.790/1388), Abdurrahman b. Mehdî (v.198/814) gibi Ebû Süleyman Muhammed b. Muhammed b.İbrahim Hattabî (v. 388/998), ‘Arz hadisini zındıklar uydurdular’ demektedir.

 

[5] Rivayetin kaynak ve analizi için bkz. Kamil  Çakın, “Hadisin Kur’an’a Arzı Meselesi”, Ankara Ün. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 1993, c. XXXIV, s. 247 vd.; Ayhan Tekineş, “Hadisin Sübutunu Tespitte ‘Kur’an ile Karşılaştırma’ Meselesi”, İLAM Araştırma Dergisi, 1997, II/2, s. 90-93.

[6] Mû'tezile mezhebi ile ilgili olarak ve mezhebin görüşleri için bkz: Abdulkâhir Bağdadî, el-Fark Beyne'l-Firak, 89; Şehristânî, el-Müel ve'n-Nihal, 1, 57; Talat Koçyiğit, Hadis Târihî, s. 133; Mû'tezilenin Haber-i Vâhid ile görüşleri için bkz: İbn Hazm, İhkâm, c. I, s. 114; Amidî, İhkâm, c. II, s. 68; Mûtezile'nin hadis anlayışı konusunda geniş bilgi için bkz: Tevhid Bakan, Mû'tezilenin Hadis Görüşleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum, 1987.

[7] Müslim, 6/Müsafirîn 139.

[8] Ebu Hanife, Numan b. Sabit (v. 150/768), (ISO), el-Alim ve’l-Muteallim, İstanbul 1981, s. 26; İsmail Hakkı Ünal, Ebû Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, DİB Yay., 2018, ss. 84–85.

[9] Ebu Davud, 39/Sünne 6; Tirmizî, 42/İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2; Darimî, Mukaddime 49; İbn Hanbel, Müsned, II. 367.

[10] Kur’ân-ı Kerim, 16/44

[11] Dârimî, Mukaddime, s.49.

[12] Ahmed Hamdi Akseki, Riyazü’s-Sâlihîn Tercümesi (Mukaddime), Trc. Kıvamüddin Burslan- Hasan Hüsnü Erdem, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 1964, c. I. ss. IX-X.

[13] Akseki, Riyâzü’s-SalihînTercümesi, c. I. s. XIII.

[14] Şah Veliyullah b. Abdurrahim Dehlevî (v. 1176/1762), Huccetullahi’l-Baliga, Dâru İhyai’l-Ulûm, Beyrut 1413/1992, c. I,  s. 20, 371.

6 Ağustos 2020 Perşembe

Tarihin Yirmi Beşinci Karesi – II [Yirmi Beşinci Kare, Paradoks ve Süleyman]

Doç. Dr. Cahit KÜLEKÇİ

Bir önceki yazımızda Ezop’la Akhilleus (Aşil) arasındaki çekişmeye değinerek esasında ikisinin de eksik sonuçlara götüren kusursuz bir mantıksal akıl yürütmenin mutlak varlığına dair kısmî argümanlar geliştirdiklerini haddimiz olmayarak öne sürmüş, hatta parantez içi ünlem işaretlerinden de anlaşılacağı üzere zaman zaman konuyla dalga geçmiştik. Ancak gözden kaçırdığımız bir husus vardı ki, Ezop’un değilse de Akhilleus’un çeyrek de olsa bir tür tanrı(!) olma iddiası bulunmaktaydı ve bu mitolojik durum bizi bırakın ürkütmeyi, tedirgin dahi etmeyi başaramamıştı.

Okuyucuya Özel Not: Hemen yukarıdaki paragrafta seksen yedi kelime kullanılmasına rağmen herhangi bir şey açıklığa kavuşturulmadı, herhangi bir şekilde problem çözülmedi ve hatta probleme temas dahi edilemedi. Ama kesinlikle bir şey anlatılmaya çalışıldı!

Sözü edilen yazımızın sonuç kısmını bağlarken izah edilmesi gereken bazı hususların açıklanmadığını fark etmiş, bir sonraki yazımızda bunların tamamlanacağına dair sözler vermiştik ki esasında bir önceki yazımızda paradoksun kutsal iz düşümlerine dair önem arz edebilecek seviyede bir yaklaşımda da bulunmamıştık.

Sinemada bir saniyelik görüntü yirmi dört karenin art arda gelmesiyle oluşmaktadır. Mesela yirmi dört sayfalık bir kitabın sayfalarının hemen alt kısmına, açıları farklı olmak kaydıyla belirli doğrultuda çizgiler çekilirse ve o sayfalar hızlı bir şekilde fırt fırt çevrilirse, aslında sâbit durumda bulunan çizgilerin oynadığı gözlemlenir işte sinemadaki o bir saniyelik görüntü de böylelikle elde edilmiş olur. Dolayısıyla sinema izleyen masum bir izleyicinin bilinçaltını işleme vazifesi, ilk yirmi dört karede becerilemediğinden yirmi beşinci kareye hasredilmiştir. Bir başka ifadeyle ilk yirmi dört karede sinemanın kendisi yer alırken yirmi beşinci karede esas verilmek istenen mesaj gizlenmiştir.

Bizim de sözü getirmek istediğimiz nokta tam olarak budur ve kültürümüzde de kıssadan hisseşeklinde denklemleştirilmiştir. Şimdi gelelim sadede, biçiminde de kullanılmaktadır. Esasen halk içinde anlatılagelen ve güldürürken düşündürdüğü(!) iddia edilen efsanelerde de benzer bir durum söz konusudur. Açıkça ifade etmeliyiz ki şimdiye kadar örneklendirdiklerimizin ortak paydasını masum insanların aktardığı masum hikâyeler oluşturmaktadır. Bu ortak noktanın da ilim dünyasına hiçbir zararı bulunmamaktadır.

Konunun masumiyetten uzak tehlikeli yönü ise yirmi beşinci karenin, tarih kaynaklarında yer alan kimi rivâyetlerde kullanılmış olmasıdır. Tarih kitaplarının muharrirleri verilerini, iddialarını, önerilerini vs. muhtemel fikirler veya kişisel düşünceler üzerine bina etmezler. Etseler de sonraki dönemlerin okuyucuları tarafından yerin dibine sokulurlar! Çünkü ilmen sabittir ki vesikalandırılabilir bir satha nüfuz etmeksizin sarf edilecek beyanlar süreç içerisinde bir tür hezeyana dönüşebilir, dönüştürülebilir. Öyle bir hâl alır ki neyin gerçek, neyin hayal mahsulü olduğu dahi karıştırılabilir. İşte bu ve benzeri çekinceler nedeniyle rivâyetlerin neredeyse tamamının yirmi dört karesinde sorun bulunmadığı gibi bilinçaltı düzeyine de pek hitap etmez.

Ezop’ta olduğu gibi Akhilleus ile kaplumbağa bir gün yarışmaya karar verirler. Akhilleus henüz çocukken bile bir ceylanı yakalayabilecek kadar hızlı, bir aslanı öldürebilecek kadar güçlüdür. Akhilleus kaplumbağadan çok daha hızlı koşacağını düşündüğü için kaplumbağaya avans verir. Yarış başlar. Akhilleus kaplumbağanın başlama noktasına vardığında, kaplumbağa önde başlamış olduğu için bir miktar daha yol almış olacaktır. Akhilleus kaplumbağanın aldığı yolu tamamlamak için her zaman bu yolun önce yarısını koşmak zorunda değil midir? Ve her yarı yolu tamamladığında, kaplumbağa daha da ilerlemiş olacağından bu sonsuza kadar devam eder ve Akhilleus asla kaplumbağaya yetişemez.

Yazımızın odaklandığı paradoks da budur. Burada öne çıkarılmaya çalışılan ihmal ya da tembellik gibi unsurlar değildir. Malumunuz olduğu üzere Ezop’ta da elbette tavşan kaplumbağayı yakalayabilecek güçtedir ancak bir türlü bu durum gerçekleşmez. Tavşan ile kaplumbağa arasındaki bu hikâyede verilmek istenen mesaj nedir? Daha düz bir ifadeyle soralım, kendi kaynaklarımızda yer alan mitolojik/ kurgusal hikâyelerdeki yirmi beşinci karenin farkına varabilir miyiz?

Bir önceki yazımızda ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ hikâyesine atıfta bulunmuş, tarihçiye düşen önemli hususlardan birisinin de bu hikâyenin kurttan da dinlemesi gerekliliğine vurgu yapmıştık. Bu vurgumuzu tekrarlamakla birlikte ilk paragrafın, doğum tarihimizin son iki rakamı olan yetmiş dört kelimeden müteşekkil bulunduğunu beyân ederek zincir şeklinde devam etmesini umduğumuz bu yazımıza da şimdilik nihâyet verelim.

Kavun Ya Da Ömerli’de Beslenme Kültürü

Ebû Dâvud b. Ömer

Bugünlerde tüketim zamanıdır diye Ömerli’de kavun üzerinden beslenme kültürüne değinmek istiyorum.

Mardin Siirt’te yetiştirilen baṭṭéḫ denen kavuna başka bölgelerde pek rastlamadım. Harika raihası ve tadı var. Tadı, ananasın tadına benziyor.

Ömerli'de yetiştirilen kavun yuvarlık ve yassı olmak üzere iki cinstir.

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Türkiye’nin En Kültürlü Şehri Hakkâri

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
Muhtemelen yazımızın başlığını gören birçok okuyucum, taaccüb edip, “Hoca bunları nereden uyduruyor?” diye söylenecektir. Ama biz yine de yazımızı yazmaya devam edelim.
Doçentlik tezimi hazırladığım yıllardı. O zamanlar Erzurum’da olduğumdan, ve günümüz elektronik imkânları da bulunmadığından, ancak yaz tatillerinde İstanbul’a gelip, araştırmalarımızı buradaki arşiv ve kütüphanelerde sürdürebiliyorduk. Kütüphanelerin müdavimlerinin çoğu da yabancılardı.

31 Temmuz 2020 Cuma

Hakikat Budur, O Kadar!

 


Ebû Ömer b. Dâvud

“İşte gerçek inanç… Hakikat budur, başkası değil!” Herhalde bu cümleler, dünyadaki bütün dinlerin bağlılarının bir kısmı tarafından ifade edilmiştir. Dünyada öyle inançlar var ki bir insanın inanması için beyinsiz olması gerekir, diye düşünüyorsunuz, ancak bakıyorsunuz bir sürü insan ölümüne bu inanca inanıyor, hatta onun uğrunda ölüyor.

Şimdi diyeceksiniz ki insanların inançlarının doğruluğuna inanmalarından doğal bir şey yok. Tamam, öyle…

Peki, insan, saçma olana inanmak zorunda mı?

30 Temmuz 2020 Perşembe

Bayram o bayram ola: Kevser Sûresi -Çoklu Meal Denemesi-

***
“Bayram o bayram ola”
***

KEVSER SÛRESİ
-Çoklu Meal Denemesi-

أعوذ بالله ... بسم الله...
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَۜ(1). فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْۜ(2). اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ(3)


Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
KELİMELER
Kevser: 1. Bol nimet, 2. Peygamberlik, iman ve İslam nimeti, 3. Cennette Kevser ırmağı/havuzu. Salat: 1. Mutlak ibadet, 2. Mutlak namaz, 3. Hacda kılınan namaz. 4. Şükürde bulunma. Nahr: 1. Mutlak kurban 2. Hac kurbanı 3. Namazda tekbirlerde elleri göğüs hizasına kaldırmak. 4. Namazda elleri göğüs üstünde üst üste koymak 5. Namazda göğsü kıble yönüne çevirmek. Şâni’: 1. Öfkeli, 2. buğz eden, 3. Kin ve nefret besleyen. Ebter: 1. Nesli kesik, 2. Hayırsız, bereketsiz ve değersiz 3. Etrafında kimse kalmayan ve gelecekte anacak kimsesi bulunmayacak olan. 4. Yetersiz ve eksik.
YORUMLAR
1. Sûrenin yalın ve kısa anlamı:
“Ey Peygamber! Sana kevser verdik. Öyleyse sadece Rabbin için salat kıl ve nahr et. Kesinlikle ebterdir, sana öfke duyan.”

2. Bu sûrenin bir önceki Maûn Sûresini tamamlayan bir anlamı var. O sûrede hesap gününü inkâr eden bu yüzden yetimlere, fakirlere ve hatta komşulara kötü davranan; ibadeti de bir gösteriş haline getiren müşriklerin ve münafıkların özellikleri anlatılmakta. Bu sûrede ise, Allah’ın verdiği nimetlere şükretme; ibadeti sadece Allah için yapma, insanlara iyi davranma, yardımsever olma, daha da önemlisi kimseye kin ve nefret beslememe gibi önemli özelliklere işaret olunmakta. Bütün bunlar Peygamberimiz üzerinden dile getirilmekte.

“Ey Peygamber! Sana müşriklerin / münafıkların asla sahip olamayacakları ve hayallerine bile getiremeyecekleri dünya ve ahiret nimetleri verdik. Onların yaptığının aksine sen sadece Rabbin için ibadet et ve yine Rabbin için kurban kes. Namazda bütün benliğini Rabbine ver, kestiğin kurban etlerini de insanlara dağıt. Seni nesli kesik, hayırsız, bereketsiz ve kimsesiz gören nefret sahibi müşrikler / münafıklar tam söyledikleri şekilde hayırsız ve bereketsiz olanlardır.”

3. Hz. Peygambere verilen İslam nimeti ve Mekke döneminde o nimetin şükrünün göstergesi olan namaz ve kurban ibadetleri zikredilmekte. Sûrenin Mekke’de indiği görüşü bunu desteklemekte.

“Ey Peygamber! Seni elçi seçtik, Kur’an’ı indirdik, din olarak İslam’ı belirledik. Bütün bu nimetleri sana ve inananlara biz verdik. Bu nimetlerin gereği olarak namazı Rabbin için kıl ve kurbanı O’nun için kes. Sana kızan, nefret eden ve kimsesiz gören o müşriklerin bu nimetlerden yana hiç nasibi olmayacak. Onların taraftarları yok olacak, putları için yaptıkları ibadetlerinin ve kestikleri kurbanlarının hiçbir değeri olmayacak, hepsi boşa gidecek.”

4. Beş vakit namaz ve kurban ibadeti anlatılmakta. Bu suresinin Medine’de nazil olduğu görüşü bu anlamı desteklemekte.

“Ey Peygamber! Sana sayısız dünya ve ahiret nimeti verdik. Rabbin için beş vakit namazını kıl, kurban zamanı kurbanını kes. Kin ve nefretle sana nesli kesik ve hayırsız diyenler senin ulaştığın hiçbir nimete ve zafere ulaşamadılar. Allah için kıldığın namazların ve kestiğin kurbanların ahirette karşılığını fazlasıyla bulacaksın. Ama dünyada putları için ibadet edenlerin ve kurban kesenlerin öte dünyada elleri boş kalacak. Bu dünyada seni yalnız ve kimsesiz görenlerin öte dünyada hiçbir değeri ve destekçisi olmayacak.”

5.  Hac zamanı kılınan namazlar ve kesilen kurbanlar anlatılmakta.

“Ey Peygamber! Sana hak din ve bol nimet verdik. Bu nimetlerden biri de Hz. İbrahim’in hac ibadeti. Müşriklerin onun dinini bozarak hac zamanı putlara ibadet etmelerinin ve kurban kesmelerinin aksine sen hac esnasından namazlarını Rabbin için kıl ve kurbanını Rabbin için kes. Gözlerini kin ve nefret bürüyenler, seni küçük görüyorlardı, çevrende kimsenin kalmayacağını ve gelecekte seni anan kimse bulunmayacağını iddia ediyorlardı. Hacda Allah’ın emrine uyarak namaz için toplananlara ve kurban kesmek için koşturanlara baksınlar da, kendilerinin hükmünün bittiğini, Allah’ın dışındakilere yapılan ibadetlerin ve kesilen kurbanların nasıl boşa gittiğini görsünler ve anlasınlar.”

6. Hz. Peygamber –salat ve selam üzerine olsun- ve ümmetine cennette verilecek Kevser ırmağı / havuzu haber verilmekte. Sûre hakkında nakledilen hadîsler bu anlamı desteklemekte.

“Ey Peygamber! Öte dünyada kâfirler ve müşrikler bir damla su için kıvranırken sana ve ümmetine ebedî yetecek genişlikte ve bollukta Kevser ırmağını / havuzunu verdik. Bu nimete teşekkür olarak Rabbiniz için namaz kılın ve kurban kesin. Kin ve nefretle sizi küçük görenler, ezik ve eksik muamelesi yapanlar, bu dünyada belki bolluk ve refah içinde olabilirler ama öte dünyada bir yudum su için çırpınacaklar. Bu dünyada elde ettiklerinin hiçbir getirisinin ve değerinin olmayacağını görecekler. Kendi eksikliklerini anlayacaklar ve orada hiçbir destekçi bulamayacaklar.”

7. Verilen nimetlere karşı namaz ile şükürde bulunulması ve namazın da belli şekil ve usulde kılınması emredilmekte. Bazı sahabilerden ve tabiin alimlerinden gelen nahr kavramı ile ilgili bilgiler bu yorumu desteklemekte.

“Ey Peygamber! Sana ve senin şahsında ümmetine büyük nimetler verdik. İslam ile müşerref kıldık. İslam’ın en güzel ve ayırt edici sembolü olan namazı sadece Allah için kıl. Namaz kılarken göğsünüz kıble yönüne dönük olsun, tekbirlerde ellerinizi göğsünüzün üst hizasına kaldırın, kıyamda ellerinizi göğüs üzerinde üst üste koyun. Müşrikler, gözlerini ve kalplerini kör eden kin ve nefretle haktan yüz çevirerek ve seni küçük görerek sana ve ümmetine verilen nimetten mahrum kaldılar. Putlara yaptıkları ibadetin hiçbir sonucunun ve karşılığının olmadığını da ahirette görecekler.”

8. Namaz üzerinden bedenî, kurban üzerinden malî bütün ibadetler ifade edilmekte. İslam’ın dört önemli ibadetinden namaz ve oruç bedenî, zekat malî, hac ise hem bedenî hem malî ibadet.  Ancak bu ibadetlerdeki en önemli husus ihlas ile yapılmaları. İhlas, ibadetin sadece Allah için yapılmasının adı. Bu surede bütün ibadetlerin Allah için yapılması vurgusu çok net görülmekte.

“Ey Peygamber! Sana ve senin şahsında ümmetine sayısız nimetler verdik. Bunun şükranı olarak namaz gibi bedeni ibadetleri ve kurban gibi mali ibadetleri sadece Rabbiniz için yapın. Allah’ı bırakıp putlara yönelen, sana kin ve nefret besleyen müşriklerin ve insanlar görsün diye ibadet eden münafık ve mürailerin yaptıkları bedenî ve mali ibadetlerin hiçbir karşılığı olmayacak. Gelecekte ne kendileri ne de yaptıkları anılmaya değer bulunacak.”

9. Deistlere, ateistlere ve dini küçümseyenlere cevap teşkil etmekte.

“Ey Peygamber! Her türlü nimeti ve imkânı sana ve inananlara biz verdik. Evren bizim yaratmamızla kuruldu ve müdahalemizle devam etmekte. Bunun şükrünü yerine getirmek için sadece Rabbinize ibadet edin ve O’nun adına kurban kesin. Gönderdiğimiz Peygambere kin ve nefret besleyenler, indirdiğimiz Kitaba saldıranlar, esaslarını belirlediğimiz dini yok sayanlar ve inanan kullarımızı hor görenler bilsinler ki, hükmümüz her daim baki kalacak. Onlara mühletimiz ölümle veya kıyametle dolacak. Ölümün gelmesiyle veya kıyametin kopmasıyla bütün inkârcıların ve din düşmanlarının inançları ve iddiaları sönecek, söylediklerinin gerçek olmadığı görülecek. Onların bu dünyadaki bütün yapıp etmelerinin boş ve geçersiz olduğu hesap günü netleşecek. Orada onlar için ne bir destek ne de bir sığınak olacak. Kimseler de yüzlerine bakmayacak.”

HANGİSİ DOĞRU?

“Bu yorumların/meallerin hangisi doğru?” diye sorarsanız, şunu söyleyebiliriz: Tefsirlerimizde gelen bilgiler dâhilinde ve metnin elverdiği çerçevede bunların hepsi doğru kabul edilebilir. Ancak “Yüce Allah’ın muradı nedir? İlk muhatap olan Peygamberimiz –salat ve selam üzerine olsun- tam olarak bundan ne anlamış?” gibi soruların cevabı bendenizi aşar. İmam Matüridî’nin dediği gibi işte bu noktada durmak gerek. Ancak bütün bu yorumları, Kur’an’ın anlam zenginliği olarak görmekte bir beis yok. Çünkü böyle anlamayı engelleyici ve yasaklayıcı bir hüküm yok. Zaten her bir yorum yeni bir açılım ve geniş bir imkân sağlamakta. Belki de Yüce Rabbimiz bize kolaylık olsun diye bu genişliği sağlamakta. Zaten bakıldığında yorumların birinin ötekini geçersiz kılmadığı açıkça görülür. Hepsini doğru kabul ettiğimizde bir çelişki ve karmaşa yaşanmaz. Sözgelimi nahr kelimesi, aynı anda hem kurban hem de tekbir alırken elleri göğüs hizasının üstüne kaldırmak şeklinde düşünülebilir. Nitekim her birini tatbik eden mezhepler olmuş. Aynı şekilde kevser kavramı, hem bol nimet hem de Kevser ırmağı olarak anlaşılabilir. Kevser ırmağının da bir nimet olması dolayısıyla âlimlerin çoğu bol nimet anlamını tercih etmiş. Ama diğeri ile ilgili de hadîsler var. Dolayısıyla böyle bir özel mana verilmesi de mümkün. Diğer kavramlar da üç aşağı beş yukarı aynı. İsterseniz sözümüzü geçmiş âlimlerimizin sünneti üzere bağlayalım: Muradının ne olduğunu, ancak yüce Rabbimiz bilir.
 
SÛRENİN ÖNEMİ

Fahreddin Razî’nin ifadesine göre bu sûre kendinden önceki sureler için tamamlayıcı, sonrakiler için asıl konumda. Bu çerçeveden olmak üzere İmam Razî, Duhâ’dan başlayıp Nâs ve Felak’a kadar bütün sûrelerin bu sûre ile olan irtibatını gösterir ve bu sûrenin mihver özelliğine dikkat çeker. Meraklısı için tavsiye olunur.

Hamdimiz ve şükrümüz âlemlerin rabbi Yüce Allah’a olsun!

MERAKLISINA
Matüridî, Te’vilâtü’l-Kur’ân, nşr. Bekir Topaloğlu-Ahmet Vanlıoğlu, İstanbul 2006, Mizan Yayınları.
Ebü’l-Leys, Tefsîru’s-Semerkandî, Beyrut 1427/2006.
Zemahşerî, el-Keşşâf, nşr. Muhammed Said Muhammed, Kahire ts. Daru’t-Tevfikiyye.
Farheddin er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XIV, 86-93.
Beydavî, Envarü’t-tenzîl ve esrarü’t-te’vîl, nşr. Nasurüddin Ebu Said, Beyrut 2001.
Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hetkü’l-estâr, nşr. Bahattin Dartma, İstanbul 2019.
Kevser Sûresini tefsir eden kısımlar.

6 Zilhicce 1441 / 27 Temmuz 2020


29 Temmuz 2020 Çarşamba

Aileye Adil Olmak Gerekir

Dr. Öğr. Üyesi İbrahim BARCA
İnsanlık tarihi kadar kadim bir kurum olan aile; günümüze kadar birçok farklı din, kültür ve medeniyetler tarafından korunmaya ve yaşatılmaya çalışılmıştır. Bunun için toplumlar dini veya dini olmayan hukuk metinlerinde kanun ve kurallar vaz etmiş; edebi metinlerinde ailenin önemini işlemiş, sanatsal faaliyetlerinde aileye yer vermiş, örf ve adetleri ile aileyi korumaya çalışmış ve bireyleri aile olmaya teşvik etmiştir.  Yahudiler sebepsiz olarak aile sahibi olmamayı bir suç sayarken Hıristiyanlar ise aileyi Allah’ın kutsadığına inanırlar. İslam’da birçok ayet ve hadis aileden ve aile ile ilgili konulardan söz eder. İslam’da muhafaza edilmesi gereken beş unsurdan birisi nesil yani dolayısıyla ailedir. Her üç semavi dinde insanlığın Âdem ve Havva çiftinden çoğaldığına inanılmaktadır. İster sembolik ister hakiki manada alınsın bu inanış, ailenin insanlığın ortaya çıkması ile eşzamanlı ortaya çıktığına inanıldığını göstermektedir.

28 Temmuz 2020 Salı

Mısır Fetva Kuruluna Cevap

Celil Çelik
acelilcelik@gmail.com

Mısır Fetva Kurulu, Peygamberimizin (s.a.v.) muhtelif hadis kaynaklarında rivayet olunan müjdesine rağmen 2020 yılında verdiği bir fetvada Konstantiniyye’nin fethini işgal olarak nitelendirmiştir.

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Yakın Gitsin!

Prof. Dr. Şaban ÖZ
Bir kurum düşünün ki, içinden hiçbir zaman bir hain çıkmamış, çıkartmamış. Dini istismar eden biri çıkmamış. Ne kefen satmış ne de ucu dışarıda olan gruplara biat etmiş. Hatta bütün kurumlardan onlarca FETÖ’ye müntesip ihraç edilmesine rağmen bu kurumdan ihraç edilenler “katakulle” ile o yapı tarafından sokulmuş üç beş kişi ile sınırlı kalmış.
Bu kurum sadece Türkiye’ye değil bütün İslam âlemine de öncülük ettiğini düşünün. Hatta bu kurumun anlattığı dinî düşünce ile ülke aslında direkten dönmüş olsun! 
Bu kurum hiçbir zaman devletine, bayrağına, ülküsüne, atasına ihanet içerisine de girmemiş olsun. Bu kurumda çalışanlar hiçbir zaman kadınlar şöyle dövülür, kadınları böyle dövün dememiş. Bu kurumda çalışanlar hiçbir zaman ne kefen ne na’leyn işine girmiş, hatta son zamanlarda birileri çıksa dahi kıssa anlatan bir ikisine iltifat etmemişler, onaylamamışlar! 
Bu kurumda çalışanlar hiçbir zaman “Allah’a aracı koşun” dememiş; bu kurumda çalışanlar veya yetişenler hiçbir zaman “aklınızı kiraya verin” dememiş; bu kurumda çalışanlar veya yetişenler hiçbir zaman “Kur’an” ve “Sünnet” haricinde sağa sola itaat edin dememiş!
Bu kurumda çalışanlar veya mezun olanlar cennetten arazi falan da satmamışlar; sorgu suali de hafife almamışlar, şu tarikata şu cemaate mensup olursanız doğrudan cennete gidersiniz falan da dememişler. Kur’an demişler, sünnet demişler, Siyer demişler!
Hiç mi kötüsü çıkmamış peki? Çıkmaz mı? Unvanlarının arkasına saklanıp ağzından çıkanı kulağı duymayan iki üç hadi zorlayalım beş kişi! Ama o beş kişiyi ne diğerleri tasvip etmiş ne de onlar gibi düşünmüş! Ama asla taviz vermemişler Kur’an, Sünnet ve Siyer’den.
Evet, bildiniz bu kurumlar İlahiyat ve İslamî İlimler Fakülteleri!
Ancak ne hikmetse bu ülkenin “güya” din öğretmekle yükümlü olan geriye kalan bütün yapıları düşman olarak sadece bunları bellemişler!
Tek tek bir daha tekrarlayalım:  
Vatana ihanet mi etmişler? Hayır!
Dinî ticarete mi çevirmişler? Hayır!
Vatana ihanet edenlerle iş mi tutmuşlar? Hayır!
Vatana ihanet edenlere biat mi etmişler? Hayır!
Allah ve Peygamber dışında otorite mi tutmuşlar? Hayır!
Düşünmeyi mi yasaklamışlar? Hayır!
Düşünmeyin, soru sormayın mı demişler? Hayır!
Kadınları, engellileri mi horlamışlar? Hayır!
Bayrağa, orduya dil mi uzatmışlar? Hayır!
Himmet mi toplamışlar? Hayır!
Topladıklarını faize mi yatırmışlar? Hayır!
Yalancı peygamberlere mi inanmışlar? Hayır!
Ortalıktaki mehdilerin peşine mi düşmüşler? Hayır!
Cehaleti mi övmüşler? Hayır!
Kendilerine âlim deyip geleneğe ayıp mı etmişler? Hayır!
Öğrencilerini sorgusuz sualsiz itaate mi çağırmışlar? Hayır!
Dini istismar mı etmişler? Hayır!
Kitaplarını satıp zengin mi olmuşlar? Hayır!
Hayır! Hayır! Hayır!
Peki, resmi, gayr-i resmi din konusunda konuşan herkesin bu ilahiyatçılara düşmanlıkları niye? Allah aşkına alıp veremedikleri ne?
Tek seçenek… Tek cevap!
Çünkü ilahiyatçılar onların “ticaretlerine” “ajandalarına” “sırlarına” “siz bilmezsinizlerine” “dövün gitsinlerine” çomak sokuyor! Düşünsenize ilahiyatçıların olmadığı bir Türkiye’yi! Gelsin yanmaz kefenler, gitsin na’leynler, gelsin fetö’ler gitsin mehdiler…
İşin acı tarafı; tekrar kandırılıyorsunuz ve tekrar dönüp diyeceksiniz ki “ilahiyatçılar bizi uyarmadı”!
İşin ilginç yanı ise söz konusu kendileri olduğu zaman “isim verin” diye “yırtınmaya” öykünenlerin ilahiyatlara konu gelince “sıra bende” deyip meydana atılmaları. Onlarca kurum, yüzlerce isim hiç utanmaksızın iki üç “şöhretsever”e kurban ediliyor!
Neymiş efendim, “kafaları karışıyormuş” Sabah akşam mehdi çıkınca kafanız karışmıyor da “bunlara inanmayın” denilince kafanız karışıyor öyle mi? Din ticarete alet edilip cennetten parsel satılınca kafanız karışmıyor da “Kur’an’a uyun” “Resul’e uyun” denilince kafanız karışıyor öyle mi? Kafanız karışık mı bilmem ama güzel olduğu kesin.
YÖK bile işi gücü bırakıp ilahiyatlardaki derslerle, müfredatla uğraşıyorsa…
Kapatmayın ya Allah billah aşkına yakın gitsin!

Yazarlar