19 Eylül 2017 Salı

Modern Dünya ve Mutluluk Krizi

Dr. Celal Emanet
Allah’ın yarattığı ve dünyadaki yaptıklarıyla sorumlu tuttuğu insanoğlu, Kur'ân'a göre cüzî (sınırlı) bir iradeye sahiptir. İnsan bu sınırlı irade çerçevesinde kendi hareketlerinin hâkimidir. Bundan dolayı kişi hareketlerinden ve sahip olduğu yetenekleri iyi veya kötü yönde kullanmasından sorumludur. İnsan kendi arzu ve isteklerine göre yapmış olduğu amellere göre içinde bulunduğu hayat yolculuğunda ya yücelir ya da alçalır. İnsanoğlunun hiçbir hareketi zorunluluk altında değildir. Yani hiçbir insan Cennetlik veya Cehennemlik olmak üzere yaratılmamıştır. Bilakis her insanın amelleri, akıbeti hakkında etkileyicidir. İşte İslâm'ın, Allah'ın mutlak hâkimiyeti ve insan iradesinin özgürlüğü hakkındaki temel öğretileri bu merkezdedir.


İslâm’a göre her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar.[1] Dolayısıyla doğan çocukların tümü temiz, müspet, doğru ve yüksek bir ahlâkî karaktere sahip olarak dünyaya gelir. İnsanın dalalete düşmesi, özündeki güzel ahlâklardan uzaklaşması nefsini terbiye edip etmemesine bağlıdır. Nefsin tezkiye ve terbiye edilmesinde karşılaşılan en önemli engellerden birisi heva, yani nefsin dünyaya ve geçici olan sevgilere karşı önerdiği sınırsız, sorumsuz arzu ve isteklerdir. İnsan bu arzu ve isteklere uyarak doğru yoldan ayrılır, sapıklığa düşer.
Heva; vahyin zıttı ve sapıklığın ilk sebeplerindendir. Her insandaki heva farklı olduğu için belirli bir ölçüsü yoktur. Bu açıdan kişinin kendi hevasına uyması dalalet olduğu gibi, başkalarının hevasına uyması da dalalettir. Kur'ân'a göre hevaya uymanın en uç noktası olup en çirkin ve affedilmez olanı insanın nefsini, heva ve hevesini ilâh edinmesidir. Bu şu şekilde olabilir: İnsan yaratılış itibariyle nefsini çok sever. Hatta denebilir ki, insan kendi nefsi kadar hiçbir şeyi sevmez. Nefisperestlik, bir tür putperestlik gibidir. “Kendi nefsinin arzusunu (hevasını) kendisine ilâh edineni gördün mü?”[2] âyeti bunu ima eder. En güzel övgülerle övülmekten hoşlanan insan, nefsini bütün ayıp ve kusurlardan uzak tutmak ister. Haklı olsun veya olmasın daima kendisini müdafaa eder. Öyle ki, kendisinde Allah’a hamd ve şükür etmek için yaratılan azaları bile nefsini övmek için kullanır.
İşte hevasını ilâh edinerek bu ve benzeri tutumlara sahip olan insanoğlu, dini ve onun getirdiği hakikatleri göz ardı ederek, “ben” düşüncesini hakikatin ölçüsü yaparak kendisine göre modern ve aydın insan portresi ortaya koymaktadır. Ayrıca o, son iki asırda dinden yoksun ve Batı kaynaklı bu “aydınlanma” şekliyle ortaya konulan her kavrama, fikre, müesseseye, her türlü sanata ve bilgiye kendi hevasının alametleri olan gurur, hırs, kin ve hükmetme gibi zaaflarını da yükledi. Bu durumun tabii neticesi olarak modern insan, tüm insanlığı yok edecek silâhları geliştirerek hem kendi neslini hem de gelecek nesilleri olumsuz bir şekilde etkileyecek düzeyde yeryüzünü tahrip etmektedir.
İçerisinde bulunduğumuz 21. yüzyıl insanının nefsanî hastalıklarından bir tanesi de gururdur. Nefsini ilâh kabul edenlerin baş özelliği gurur ve kibirdir. Bu hastalığın inanç alanında olanı, Allah'tan gelen ilâhî prensiplere teslim olma yerine, inatla Allah'ın emirlerine isyan etme ve onları inkâr yoluna gitmedir. Bunun neticesinde de kendini modern sınıfında değerlendiren insan, İslâm dininin sunmuş olduğu güzellikleri küçümser hale gelmiştir. Modern insanın gurur ve kibri, din dışı alanda Agnostisizm ve Ateizm olarak somutlaşarak kendini gösterirken; dinî alanda da insana Tanrı adına hareket etme yetkisi vermiş ve böylece modern insan bir taraftan din üzerinde reformlar yapmaya yeltenirken, diğer taraftan Krişnacılık, Moonculuk, Bahaizm, Satanizm v.s. gibi yüzlerce din icat etmiştir.
Nefs-i emmârenin bir alameti olan kibir ve gurur, kişiyi ferdî planda dokunulmaz hale getirmiş, yani o birey kendisini dinî, felsefî, sanatsal, sosyal hayatında ve hatta cinsel tercihinde hür görerek haram-helal ayrımı yapmaksızın doğruluğuna inandığı ve arzu ettiği her şeyi yapar olmuştur. Bunun sonucunda da hem bireyin kendisi hem de toplumdaki maddi ve manevi dinamikler altüst olmuştur. İşte Batı dünyası bu felsefeyle hareket ederek önce fizikî olarak yer kürenin kahır ekseriyetini sömürge haline getirmiş ve sonra da ürettiği kavram ve müesseseleri bütün dünyaya yayarak kültürel anlamda bütün dünyayı işgal etmiştir.
Modern insanın bir başka hasleti ve modernitenin en önemli var oluş ve gelişme dinamiklerinden biri de hırstır. Her iyi ve değerlinin sadece kendisinde bulunmasını isteyen Batı Dünyası’nın daha önceki medeniyetlere ait olan eserleri dünyanın farklı coğrafyalarından toplayarak kendi müzelerinde teşhir etmesi, kendi dünyevî refah ve mutlulukları için pek çok ülkeyi sömürgeleştirmesi onun bencillik ve hırsının neticesidir. Bugün Batı'da toplumsal yapılanmanın temel dinamiğini oluşturan kapitalizm, hırsın müesseseleşmiş halidir. Hırsla hareket eden Batı medeniyeti, bir taraftan yeryüzündeki doğal kaynakları tüketerek çevre problemine sebep olurken, diğer taraftan küresel şirketler yoluyla siyasî iradeyi de etkileyerek devletlere hâkim olup adil olmayan kapitalist düzenin devamını sağlamakta, zenginin daha zengin ve fakirin de daha fakir hale gelmesine kaynaklık etmektedir. Batılı devletlerin, uluslararası ilişkiler ve siyasette hâkim olan düzenin devamı için insanlığa neye mal olacağını düşünmeden savaşları göze alması hırsın bir tezahürüdür.
Hırs duygusu günümüz insanının hayatını yönlendirmede en önemli sâiklerden birisidir. Daha lüks araba, daha geniş ev ve daha çok maddi kazanç, dünyalık makam ve mevkilerin peşinde koşan, bunları hayatının ana hedefi haline getiren insan, Allah’a kulluğu, kendini ve insanlığını unutmakta ve türlü psikolojik buhranlara maruz kalmaktadır. İnsanları tek tip olarak yetiştirmek isteyen modern eğitim sistemi, hırs ve kıskançlığın, türlü yollarla herkesi takip ve kontrol ederek gücü kimseyle paylaşmak istemeyen modern devlet yapılanmasının kurumsal tezahürüdür.
Günümüz insanını sevk ve idare eden önemli hasletlerden biri de şehvettir. Özellikle kadını daha mutlu edeceği düşünülen cinsel serbestlik, aksine insanların daha mutsuz olmasını sağlamıştır. Şehvet ve cinselliğin başta sinema olmak üzere, resim, müzik, tiyatro ve bütün görsel sanatta hâkim unsur olması, gençlerin sanatsal enerjilerini bu alanlarda kullanıp boş yere harcamalarına sebep olmuştur. Bütün geleneksel din ve medeniyetlerde kontrol edilmesi gereken bir güç olarak algılanan şehvet, modern Batı medeniyetinde üretkenliğin kaynağı olarak görülmekte ve ahlâkla cinselliğin hiçbir ilgisi olmadığı iddia edilmektedir. Özellikle Batı’da ve günümüz Türkiye’sinde üretimin mihverini oluşturan cinsellik ve şehvet, insanların fert olarak duygusal yönden, toplum olarak ise ahlâkî yönden çökmesine neden olmaktadır.
Nefs-i emmârenin sıfatlarından olan gurur, kibir, hırs ve şehvetin tüm dünyada insanlığı nasıl tesiri altına aldığını feraset sahibi her mü’min görebilmektedir. Bu anlayışlar üzerine bina edilmiş olan modernitenin insanlığa kurtuluş getirmeyeceği son zamanlarda dünyada gelişen hadiselerle kendini açıkça göstermiştir. Bu sebeple insan, her zaman bu sıfatlara karşı uyanık olmalı; devamlı murakabe ve muhasebe ile nefsini kontrol etmesini bilmelidir. Zannediyorum bunun en kestirme yolu da mazhar olunan bütün iyiliklerin Allah’tan geldiğini itiraf ve ilan etmektir. Yoksa bu gibi hastalıklar insanda yerleşir ve bir daha da onları söküp atmak mümkün olmaz. Sahâbe Efendilerimiz ve onların yolundan gidenlerde olduğu gibi, bizlerde de gurur ve kibir yerine tevazu ve mahviyet, hırs yerine kanaat ve tevekkül, şehvet ve cinselliğin yerine iffet ve hayâ olmalıdır. Toplumumuzun ve tüm dünyanın huzur ve mutluluğu nefsânî ahlâklardan uzaklaşıp İslâm’ın ahlâkî prensipleriyle terbiye olmayla mümkündür.




[1] İbn-i Hanbel, Müsned, IV, 24.
[2] el-Furkân, 25/43.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar