9 Eylül 2020 Çarşamba

Zeynelabidin Ali b. Hüseyin’in Annesi Son İran Kisrası’nın Kızı mıdır?

  

Prof. Dr. Adnan Demircan

 Zaman zaman Farisilerin Şia’ya meyletmesiyle Hz. Hüseyin’in soyunda olduğu iddia edilen Farisi kan arasında bağ kurulmaktadır. Buna göre Hz. Hüseyin’in evlendiği Şâhzenân ya da Şehrbânu adlı kadının son Sasani Kisrası Yezdicerd’in kızı olduğu ileri sürülmektedir. Ali b. Hüseyin’in bu kadının oğlu olduğu, dolayısıyla imamların asil Farisi kanı taşıdıkları iddiası gerçek midir, yoksa kendi vasatında mı ortaya çıkmıştır, bunu bu kısa makale çerçevesinde ele almaya çalışacağız.


İlk kaynaklarda Hz. Hüseyin’in oğullarından Ali’nin (el-Evsat) annesinin ismi yukarıda zikredilen isimlerle zikredilmediği gibi Yezdicerd’le ilişkisi üzerinde de durulmamaktadır. Örneğin İbn Sa‘d, Ali’nin annesinin adının Gazâle olduğunu ifade eder.[1] Belazüri, Ali b. Hüseyin’in annesinin Sicistanlı olduğunu belirttikten sonra adını Sülâfe olarak zikreder.[2]  Bu kaynaklarda Yezdicerd’in kızı olduğuna dair herhangi bir atıf yapılmamaktadır. Ancak daha geç dönemlerde telif edilmiş kitaplarda bu baş kurulmakta ya da atıf yapılmaktadır. Bununla birlikte vurgu güçlü olmadığı gibi argümanlar zayıftır. Örneğin Sıbt İbnü’l-Cevzî, Ali’nin annesinin adını Gazâle olarak zikrettikten sonra onun adının Şâhzenân ve Sülâfe olduğunun zikredildiğini de ifade etmektedir.[3] Bunlardan başka Selâme adı da zikredilmiştir.[4]

Gazâle, Sülâfe ve Selâme gibi isimler, Arapların cariyeleri için tercih ettikleri isimlerdi ve genellikle fiziki özelliklerine ya da karakterlerine uygun olarak bu isimleri seçerlerdi.

Devvânî, Şâhzenân’ın esir edildiğini ve Hüseyin’le evlendirildiğini söyleyerek bunu ilk üç halifenin haklılığı için delil olarak zikrediyor.[5] Allah onların eliyle İslam’ı üstün kılmıştır. Bu kitabın hicri 10. asırda vefat etmiş bir yazarın kitabı olduğunu, artık bu dönemde söz konusu iddiaların kabul görmüş olduğunu söylemek gerekir. Ancak bu iddiaların bir temeli olsaydı sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş sürecinde bu bilgiler kaydedilmiş olmalıydı.

Ebû Cafer Mansur ile Nefsüzzekiyye diye bilinen Muhammed b. Abdullah arasında geçen bir mektuplaşmadan bahsedilir. Nefsüzzekiyye Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur’a yazdığı mektupta kendilerini Acemden olan kadınların ve cariyelerin doğurmadığını söyleyerek üstünlük iddiasında bulundu. Bununla Ebu Cafer Mansur’un annesini Acemden bir cariye olduğunu ima etmek istediler. Bunun üzerine Ebu Cafer Mansur, “Bizi Acemden olan kadınlar ve cariyeler doğurmadı, sözünüze gelince bu yalan ve iftiradır. Siz Kisra’nın kızı Şâhzenân’ın çocuklarısınız. Kisra Acemlerin lideriydi. Onun kızı zorla alındı. Hüseyin (ra) onu satın aldı. Babanızın cehennemde en hafif azapla cezalandırılacağına dair sözünüze gelince hafif ya da ağır olsun Allah’ın azabıyla iftihar olmaz. İmametin size ait olduğuna dair sözünüze gelince, sözünüz doğru olsa bile Hasan (ra) onu çaputlar ve dirhemler karşılığında Ümeyyeoğullarına sattı” şeklinde cevap yazmıştır.[6] Devvânî’nin bu şekilde naklettiği mektuplaşma ondan yaklaşık altı asır önce yaşamış olan olan Taberî’nin kitabında çok daha ayrıntılı bir şekilde yer almakta ve Mansur, daha faziletli olarak değerlendirdiği Ali b. Hüseyin’in annesinin Ümmü Veled olduğunu söylemektedir.[7]

Ali’nin annesinin kökeni konusunda kaynaklarda farklı nispetlerle karşılaşıyoruz. Yukarıda geçen rivayette onun Sicistanlı olduğu ifade edilirken başka bir rivayette Sindli olduğu belirtilmektedir.[8]

Zeynelâbidîn lakabıyla tanınan, Şia tarafından dördüncü imam olarak kabul edilen Ali b. Hüseyin’in annesinin ümmü veled olduğu hususunda ihtilaf yok.[9] Yani savaşlarda ele geçirilen esirlerden… Efendisinden çocuğu olan cariyeye ümmü veled denir. O dönemde hür kadınlardan doğan çocuklar toplumda daha muteber sayılıyor. Kaynaklarımızda atışma, övgü ve yergilerde kişilerin annelerinin cariye olması sebebiyle tahkir edildiklerini görüyoruz. Ancak ümmü veledlerden doğan çocukların sayısında zamanla ciddi bir artış olmuş ve Emeviler döneminin sonundan itibaren halife dahi olmuşlar. İlk zamanlarda bu pek mümkün değildi. Abbasiler döneminde ise sayıları çok fazla arttı. Başka ülkelerden cariye ithal ederek onlarla evlilik hayatı yaşadıklarını görüyoruz.  Bu konu ayrıca ele alınmayı hak ediyor. Şimdi kendi konumuza dönelim.

Şâhzenân, “kadınların şahı” anlamına gelir ve tarihte başka kadınların ismi olarak zikredilir. Mesela Büveyhî Sultanı İzzüddevle Bahtiyar’ın kızı Halife Tai Lillah’ın hanımı bu isimle anılmaktadır.[10] Bu ismin kraliçe gibi bir anlamı olduğu ve yöneticinin hanımı için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Şiî âlimlerden biri olan Tûsî, Ali b. Hüseyin’in annesinin şeceresini şöyle veriyor: Şâhzenân bt. Şîreveyh b. Kisrâ Pervîz.[11] Bu da esasında Ali b. Hüseyin’in annesinin Yezdicerd’in kızı olduğu iddiasının genel olarak kabul edilmiş bir tarihi bilgi olmadığını göstermektedir.

Şii müelliflerden el-Meclisî’nin derlediği kapsamlı kitapta Ali b. Hüseyin için şöyle denilmektedir: Ali (aleyhisselam) h. 38 yılının Şaban ayının 5’inde Perşembe günü dedesi Müminlerin Emiri Ali b. Ebî Tâlib’in (aleyhisselam) hilafet günlerinde, onun vefatından iki yıl önce dünyaya geldi. Annesi ümmü veled olup adı Gazâle idi. Adının Şahzenân bt. Yezdicerd olduğu ve bundan başka şeyler de söylenmiştir. Hafız Abdülaziz, annesinin adının Selâme olduğunu söylemiştir. İbrahim b. İshak ise annesinin Gazâle adında bir ümmü veled olduğunu söylemiştir.”[12] Meclisî, başka bir kaynaktan naklen Ali b. Hüseyin’in annesinin adının Havle bt. Yezdicerd olduğunu ve Müminlerin Emiri’nin ona Şâhzenân adını verdiğini de nakleder.[13] Tabii Müminlerin Emiri ona neden Farsça bir isim vermiş, açıklaması yok. Ayrıca onun adının Berre bt. Nûşicân veya Şehrbânû bt. Yezdicerd olduğu da söylenmiştir.[14] Cihânbânûye adı da zikredilmektedir.[15] İlginçtir başka bir rivayet nakleden Meclisî, bu rivayette Şâhzenân’ı Kâşân melikinin kızı olarak da zikretmektedir.[16]

Peki, Şâhzenân nerede ve nasıl esir edildi? Bununla ilgili anlatılanlar durumu vuzuha kavuşturacak nitelikte değildir.

Meclisî’nin kaydettiği bir anlatıma göre Hz. Ali, Hirrîs b. Câbir’i doğuya görevlendirmişti. O da ona Yezdicerd b. Şehriyâr’ın iki kızını gönderdi. Hüseyin onlardan Şâhzenân’ı aldı, onun Ali olan oğlunu dünyaya getirdi. Diğerini ise Muhammed b. Ebi Bekir aldı. O da onun Kasım adlı oğlunu dünyaya getirdi.[17] Kasım b. Muhammed’in annesi ümmü veleddir.[18] Muhammed b. Ebî Bekir h. 38’de (658) öldürüldü. Yezdicerd’in bundan yaklaşık sekiz yıl önce Türklerin hâkim olduğu bölgede öldüğü (m. 651) hatırlanırsa kızlarının ele geçtiğine dair iddiaya inanmak daha da güçleşiyor. Öte yandan sözü edilen dönem, Hz. Ali’nin Cemel ve Sıffin savaşıyla ilgilendiği ve ayaklanmaları bastırmaya çalıştığı bir dönemdi. Bu dönemde bir fütuhat faaliyeti pek mümkün değildi.

İlginçtir zikredilen Hz. Ebu Bekir’in torunu Kasım b. Muhammed, Cafer-i Sadık’ın da dedesidir. İmam Cafer’in annesi Kasım’ın kızı Ümmü Ferve’dir. Sanki burada da bir soy bağı kurulmaktadır ki, bu bilgi de tarihî olarak sorunludur.

Öyle anlaşılıyor ki Farisi kanı iddiası, Şuubiyye hareketinden sonra Farisilerle Araplar arasındaki iftiharın ardından Farisilerin muhalif hareketlere daha çok yanaşması sürecinde Ehl-i Beyt imamlarının desteklenmesi ve sahiplenilmesi için üretilmiş bir hikâyedir.

İbn Sa‘d, Ali b. Hüseyin’in annesi hakkında ilginç bir bilgi veriyor. Hz. Hüseyin’in öldürülmesinden sonra Gazâle ile Hz. Hüseyin’in Zübeyd isimli bir mevlasının evlendiğini ve Gazâle’nin ondan Abdullah b. Zübeyd adlı çocuğunu dünyaya getirdiğini.[19] Bu da esasen Yezdicerd’in kızı olmadığı kanaatini teyit ediyor. Eğer Yezdicerd’in kızı olsaydı bir Mevla değil, onunla evlenmekle iftihar etmek üzere birçok Arap ona talip olurdu.

Görüldüğü gibi kaynaklarda Yezdicerd’in kızının nasıl esir edildiği, hangi savaşta ele geçirildiği hususunda bilgi olmadığı gibi Ali b. Hüseyin’in annesinin kimliği konusunda verilen ilk bilgiler de onun Yezdicerd’in kızı olduğu iddiasına aykırıdır.

Bu ilişkilendirmenin bazı Farisilerin Şiiliğe yönelmelerine sebep olabilmesi muhtemel ise de İran’daki Şiileşmenin farklı veçhelerinin olduğunu söylemek gerekir. Bu sebeple kan bağı hikâyesiyle ilgili değerlendirmeler yüzeyseldir ve olanı sağlıklı bir şekilde anlatmaz.

 

Kaynaklar

el-Belâẑurî, Aḥmed b. Yaḥyâ b. Câbir (ö.279/893), Ensâbu'l-Eşrâf (nşr. Suheyl Zekkâr, Riyâḍ ez-Ziriklî), I-XIII, Dâru'l-Fikr, Beyrut 1417/1996.

ed-Devvânî, Muḥammed b. Esʿad eṡ-Ṡadîḳî (ö.918/1512), el-Ḥucecu'l-Bâhira fî İfḥâmi'ṭ-Ṭâife el-Kâfirati'l-Fâcira (nşr. ), Mektebetu'l-İmâm el-Buḫârî, 1420/2000.

Ḫalîfe b. Ḫayyâṭ, Ebû ʿAmr Ḫalîfe b. Ḫayyâṭ el-ʿUṡfurî (ö.240/855), Ṭabaḳâtu Ḫalîfe b. Ḫayyâṭ (nşr. Suheyl Zekkâr), Dâru'l-Fikr, 1414/1993.

İbn Ḫallikân, Ebû'l-ʿAbbâs Aḥmed b. Muḥammed b. İbrâhîm b. Ebî Bekr b. Ḫallikân el-İrbilî (ö.681/1282), Vefiyâtu'l-Aʿyân ve Enbâu Ebnâi'z-Zamân (nşr. İḥsân ʿAbbâs), I-VII, Dâru Ṡâdir, Beyrût 1318/1900 (I-III, VI), 1391/1971 (IV), 1415/1994 (V, VII).

İbn Saʿd, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. Saʿd b. Menîʿ (ö.230/845), eṭ-Ṭabaḳât (nşr. ʿAlî Muḥammed ʿOmer), I-XI, Mektebetu'l-Ḫancî, Kahire 1421/2001.

İbn Tağrîberdî, Ebû'l-Meḥâsın Yûsuf b. Tağrîberdî b. ʿAbdullâh (ö.874/1470), en-Nucûmu'z-Zâhira fî Mulûki Mıṡr ve'l-Ḳâhira, I-XVI, Vezâratu'ŝ-Ŝeḳâfe ve'l-İrşâdi'l-Ḳavmî, Dâru'l-Kutub, Mıṣır.

İbnu'l-Cevzî, Ebu'l-Ferec ʿAbdurraḥmân b. ʿAlî (ö.597/1201), el-Muntaẓam fî Târîḫi'l-Mulûk ve'l-ʾUmem (nşr. Muḥammed ʿAbdulḳâdir ʿAṭâ, Muṡṭafâ ʿAbdulḳâdir ʿAṭâ), I-XIX, Dâru'l-Kutubi'l-ʿİlmiyye, Beyrût 1412/1992.

el-Meclisî, Muḥammed Bâḳır (ö.1111/1699), Biḥâru'l-Envâr, I-CX, Muessesetu'l-Vefâ, Beyrut 1403/1983.

Muṡʿab ez-Zubeyrî, Ebû ʿAbdullâh Muṡʿab b. ʿAbdullâh (ö.236/851), Nesebu Ḳureyş (nşr. Levi Provensal), Dâru'l-Maʿârif, Kahire.

Sıbt İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Muzaffer Şemsüddîn Yûsuf b. Kızoğlu et-Türkî el-Avnî el-Bağdâdî (ö. 654/1256), Teẕkiretü Ḫavâṣṣı’l-Eʾimme fî Ḫaṣâʾiṣi’l-Eʾimme, nşr. Âmir en-Neccâr, Mektebetü’s-Sekâfe, 1429/2008.

Sıbṭ İbnul-Cevzî, Ebû'l-Muẓaffer Yûsuf b. Kızoğlu (ö.654/1256), Mirʾâtu'z-Zamân fî Tevârîḫi'l-Aʿyân (nşr. Muḥammed Berekât vdğr.), I-XXIII, Dimeşḳ 1434/2013.

eṭ-Ṭaberî, Ebû Caʿfer Muḥammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmilî (ö.310/923), Târîḫu'r-Rusul ve'l-Mulûk, ve Ṡılatu Târîḫ eṭ-Ṭaberî, I-XI, Dâru't-Turâŝ, Beyrut 1387/1967.

eṭ-Ṭûsî, Ebû Ca‘fer Muḥammed b. Muḥammed b. el-Ḥasen (ö. 460/1068), Tehẑîbu'l-Aḥkâm, I-X.



[1] İbn Saʿd, eṭ-Ṭabaḳât, VII, 209.

[2] el-Belâẑurî, Ensâbu'l-Eşrâf, III, 102.

[3] Sıbt İbnü’l-Cevzî, Teẕkire, s. 617; Sıbṭ İbnul-Cevzî, Mirʾâtu'z-Zamân, X, 43.

[4] Sıbṭ İbnul-Cevzî, Mirʾâtu'z-Zamân, X, 43.

[5] ed-Devvânî, el-Ḥucecu'l-Bâhira, s. 74.

[6] ed-Devvânî, el-Ḥucecu'l-Bâhira, s. 318.

[7] eṭ-Ṭaberî, et-Târîḫ, VII, 569.

[8] İbn Tağrîberdî, en-Nucûmu'z-Zâhira, I, 229.

[9] İbn Saʿd, eṭ-Ṭabaḳât, VII, 209; Muṡʿab ez-Zubeyrî, Nesebu Ḳureyş, s. 58; Sıbṭ İbnul-Cevzî, Mirʾâtu'z-Zamân, X, 43.

[10] İbnu'l-Cevzî, el-Muntaẓam, XIV, 236; İbn Ḫallikân, Vefiyâtu'l-Aʿyân, I, 267.

[11] eṭ-Ṭûsî, Tehẑîbu'l-Aḥkâm, 220, 1.

[12] el-Meclisî, Biḥâru'l-Envâr, XLVI, 7-8.

[13] el-Meclisî, Biḥâru'l-Envâr, XLVI, 8.

[14] el-Meclisî, Biḥâru'l-Envâr, XLVI, 8.

[15] el-Meclisî, Biḥâru'l-Envâr, XLVI, 13.

[16] el-Meclisî, Biḥâru'l-Envâr, XLVI, 15.

[17] el-Meclisî, Biḥâru'l-Envâr, XLVI, 12.

[18] Ḫalîfe b. Ḫayyâṭ, et-Ṭabaḳât, s. 424.

[19] İbn Saʿd, eṭ-Ṭabaḳât, VII, 209, 512.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar