5 Şubat 2017 Pazar

Rahmet ve Merhamet Timsali Hz. Muhammed (sav)


Prof. Dr. Adem APAK

Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla muttasıf olan Allah, rahmet ve merhamet duygusunu bütün canlılarda olduğu gibi, özellikle yarattıklarının en üstün ve mükemmeli olan insanın fıtratına da koymuştur. Bu duygunun en üst düzeyde bulunduğu insanlar ise, şüphesiz Allah’ın hidayet rehberi olarak görevlendirdiği peygamberlerdir. Allah'ın kalplerine yerleştirdiği yüksek merhamet hissiyle peygamberler, bütün gayretlerini ümmetlerin ve insanlığın kurtuluşu yolunda sarf etmişlerdir. Risâlet elçileri içerisinde ümmetine şefkat ve merhamet konusunda en fazla öne çıkan ise, son peygamber, sadece kendi kavmine ve yaşadığı zamanın insanlarına değil, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav)’dir. Gerçekten hayatın her anında, güzel haslet ve ahlâkta olduğu gibi, Allah Râsûlü (sav) şefkat ve merhamette de bütün insanlık için zirve şahsiyet, örnek kişiliktir. 


Hz. Peygamber’e göre (sav), şefkat ve merhamet her insanın en tabiî hislerindendir. Ancak insanlar zamanla fıtratlarında olan bu duyguyu kötülük işlemek suretiyle kaybedip merhametsiz canlılar, hatta neslini yok etmeyi kendisine misyon biçen canavarlar haline dönüşebilirler. Allah Rasûlü (sav) çok sevdiği bir yakının ardından dökülen bir iki damla göz yaşını, Allah'ın kullarının kalbine yerleştirdiği merhametin bir işareti olarak kabul ederek, Allah’ın,  sadece merhametli kullarına merhamet edeceğini bildirmiştir. (Buhârî, Cenâiz 32). Bu sebeple Allah Rasûlü (sav) hem kendisi merhamet örnekliği göstermiş, hem de Allah’a, kullarına merhamet etmesi için dua ve niyazda bulunmuştur. Sahâbeden Üsâme b. Zeyd (ra) Rasûlüllah’ın (sav) kendisini ve torunu Hasan'ı (ra) dizlerine alıp oturttuğunu ve “Ey Al­lah'ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyo­rum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini zikreder. (Buhârî, Menâkıb 27; Müslim, Fedâil 17).  

İnsanlar içinde şefkat ve merhamete en muhtaç ve layık olanlar, sahipsiz kalan güçsüzler, yoksullar ve özellikle anne babalarının koruma ve gözetimine ihtiyaç duyan çocuklardır. Allah Rasûlü’nün (sav) bilhassa masum çocuklara karşı şefkat ve merhametini gösteren çok güzel örneklere sahibiz. Enes b. Mâlik (ra) şöyle rivayet ediyor: “İbrahi­m'in vefatında Rasûlüllah’ın (sav) gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Abdurrahman b. Avf  (ra) O'na ‘Sen de mi ya Rasûlüllah?’ diye sordu. Hz. Peygamber (sav),  ‘İbn Avf, bu merhamettendir' dedi ve daha çok gözyaşı döktü ve “Göz ağlar, kalp üzülür, fakat biz sadece Allah'ın hoşnut olacağı sözü söyleriz. Senden ayrıldığımıza üzülürüz ya İbrahim!” dedi. (Buhârî, Cenâiz 43). Bu hususta Allah Rasûlü (sav) başka bir hadisinde şöyle buyurur: “Ben yüksek sesle ağlamayı ve ölünün aşırı övülmesini yasak­ladım. Sizin bende gördüğünüz ise ancak sevgi eseridir ve kalpteki merhamettir; merhamet etmeyene merhamet edilmez. Çocuğumuz için üzülüyo­ruz, gözler yaşla doluyor ve kalp içe doğru ka­barmaktadır, yine de Rabbimizi üzecek hiçbir şey söylemeyiz. İbrahim, eğer bu, herkes tarafından takip edilecek yol olmasaydı ve en sonuncumuz ilk gidenimize kavuşacak olmasaydı, senin için bundan daha fazla üzülürdüm”. (Buhârî, Cenâiz 32).

Allah Rasûlü (sav) çocuklara karşı şefkat ve merhametle muamele edilmesini, üstelik bu hususta da onlar arasında adaletli davranılmasını, herhangi birine diğerleri aleyhine bir ayrıcalık tanınmamasını da özellikle hatırlatmış, anne babanın çocuklarına eşit muamele yapmasının, onların görevi ve çocukların da doğal hakkı olduğunu bildirmiş (Buhârî, Hibe 12-13; Müslim, Hibât 9-19), “Çocukların senin üzerindeki haklarından birisi de, onlara eşit davranmandır” buyurmuştur. (İbn Mâce, Ticaret 67).

Adaletle muamele konusunda çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması arasında fark yoktur. Dolayısıyla ana-babanın hibe, hediye, miras gibi maddî konularda olduğu gibi, sevgi, ilgi ve şefkat gibi manevî hususlarda da çocukları arasında adaletli davranmaya gayret etmesi gerekir. Allah Rasûlü (sav) çocuklara mal bağışlanmasında âdil davranılmamasını zulüm olarak değerlendirmiş, özellikle erkek çocukların üstün tutulup kızların aşağılandığı bir kültür ortamında, bu durumu tersine çevirerek kadın cinsiyle ilgili kalıplaşmış tutum­ları ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir. O, öncelikle kız çocuğuna karşı kötü duygular beslenmesini men etmiştir. (İbn Hanbel Müsned, IV, 151). Gerçekten de erkek cinsine göre kız daha nazik, korumasız ve zayıftır. Bu durumda kızlara daha fazla ilgi gösterip, onların yetişmesine destek olmak, adalete en uygun olanıdır. Rasûl-i Ekrem (sav) bu hususta “Bağış ve ihsanlarda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım” buyurur. (Buhârî, Hibe 12). Günümüzde buna kız çocuklar adına pozitif ayrımcılık denilmektedir. Peygamber olarak görevlendirildiği toplumda kız çocuklarının ikinci sınıf muamele gördüğü ve horlandığı bir ortamda bu sözler ezber bozan ve çok anlamlı sözlerdir. Allah Rasûlü’nün (sav) her konuda kızlara öncelik vermeyi teşvik eden ve kız çocuğu yetiştirmenin büyük ecir ve sevabını dile getiren söz ve uygulamalarını da (İbn Mâce, Edeb 3; Tirmizî, Birr 33) bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Rivayete göre bir adam Peygamberimizin (sav) yanında oturuyordu. Bu sırada adamın erkek çocuğu yanlarına çıkageldi. Adam, çocuğu öpüp, dizlerine oturttu. Daha sonra kız çocuğu geldi. Adam onu ise yanına oturttu. Peygam­ber Efendimiz (sav) bu tavır üzerine muhatabını “Niçin ikisini bir tutmadın?”diye kınadı. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 156).

Örneklerde de görüldüğü gibi hediye, hibe, miras gibi maddî konularda ana-babanın tasarrufları, kardeşler arasında herhangi bir ayrıcalığa yer vermeyecek şekilde olmalıdır. “Allah'tan korkun ve çocuklarınız arasında adaleti gözetin” (Buhârî, Hibe 12-13; Müslim Hibât 13) anlamındaki sözleriyle Hz. Peygamber (sav) Müslümanların bu konuda dik­katini çekmiştir. Ana-baba maddî konularda olduğu kadar, çocukları­nın her birine karşı gösterdiği sevgi ve ilgide de adaleti gözetmek durumundadır. Aksi takdirde kardeşler arasında kıskançlık ve düşmanlık duygulanılın uyanmasına yol açabilirler, bu da neticede aile içindeki huzuru tehdit eder.

İslâm öncesi dönem Araplarından bir kısmı çocuklarını, özellikle kızları geçim sıkıntısı, namus endişesi gibi sebeplerle öldürürlerdi. (En’âm, 6/137, 140, 151; İsrâ, 17/31; Tekvîr, 81/6-9). Kur’ân her ne sebeple olursa olsun çocukların öldürülmesini tamamen red­detmiş ve kötülemiştir. (Nahl, 16/58-59). Hz. Peygamber (sav) ço­cuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda uzun süredir yerleşmiş bulunan tavırları değiştirmek için kız çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Bu hususta “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennet'e dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur)” buyurmuştur. (İbn Mâce, Edeb 3). Bu hususta Hz. Âişe’den (rah) şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasûlüllah (sav) bu­yurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi dav­ranırsa, onlar Cehennem'e karşı perde olurlar”. (Buhârî Edeb 18). Rasûl-i Ekrem’in (sav) bunlardan başka kız ço­cuklarını güzelce ve özenle yetiştirenlere Allah'ın büyük mükâfat vereceğini belirten pek çok hadisi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sav) İslâm'la müşerref olan kadınlardan biat alırken, biatın bir şartının da “çocuklarını öldürmeyecekleri” nin olduğu bilinmektedir. (Mümtehine, 60/12).

Çocuklar arasında şefkat ve merhamete en fazla muhtaç olanlar ise, anne-babalarını veya bunlardan herhangi birini kaybetmiş olan, öksüz ve yetimlerdir. Hz. Peygamber (sav) tarafından insanlığa sunulmuş olan İslâm mesajının en karakteristik özelliklerinden birisi, çocuk, yetim, kadın, köle, fakir gibi toplumun en zayıf, savunmasız, ezilme ve istismara müsait mensuplarının haklarına sahip çıkarak, onları insanca bir ortamda ve güven içerisinde yaşatmak projesidir. Toplumsal çürümenin ya­şandığı İslâm öncesi Arap toplumunda bu güçsüz unsurların nasıl ezildiği ve yaşama hakkına varıncaya kadar en tabiî temel haklarının bile hiçe sayıldığı bilinen bir gerçektir. İşte böyle bir toplumsal ortamda Hz. Peygamber (sav), çocuk haklarından söz etmiş ve bunların ısrarlı takipçisi olmuştur. Bu hususta en çarpıcı örnek İslâm dininin yetim çocuklar ve onların hakları ile ilgili emridir:

“Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter”. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir”. (Nisâ, 4/6-10).

Çocukların bakımı, beslenmesi, tedavisi ve her tür zarurî ihtiyaçları ana-baba tarafından karşılanmalı, eğer yoksa bütün bu sorumlulukları devlet üst­lenmelidir. İslâm anlayışına göre çocuğun himayesiz ve sahipsiz bırakıl­ması söz konusu olamaz. Nitekim Allah’ın Rasûlü (sav) “Velisi olmayanın velisi benim” (Tirmizî, Cihad 21) sözleriyle, toplumdaki kimsesizlere sahip çıkmış, rahmet kanatlarıyla onların üzerine eğilmiştir.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Hz. Muhammed (sav), Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin yeryüzündeki temsilcisi sıfatıyla, bütün hayatı boyunca her şeyden önce bütün insanların İlahi rahmetlerin en üstünü olan hidayetten istifade etmesi için olağanüstü, çok büyük harcamıştır.O, Dünya ve âhiret saadetine götüren, Allah’ın engin rahmetinden istifade etme yollarını gösteren mesajına bîgâne kalan, hatta inkâr edenlerin dahi hidayete ulaşmaları için çabalamıştır. Hz. Muhammed (sav) diğer taraftan, bütün hayatı boyunca kendisine inananların güvenini temin etmek, onları huzurlu ve mutlu kılmak için de çok hassasiyet göstermiş, ashabının üzülmemesi ve zarar görmemesi hususunda çok titiz davranmıştır. Bu da onun “rahmet ve merhamet” özelliğinin en güzel işaretidir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de bu husus açıkça belirtilir. “Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir”. (Tevbe, 9/128-129). Bu âyet, Peygamber Efendimiz’in (sav) ümmetine olan şefkat ve ilgisini, onlar için nasıl endişelendiğini, kendisini inananların sıkıntılarına tahammül edemediğini, bunların kendisine çok ağır geldiğini, müminlere olan şefkatini ve merhametini çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir. Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir ki, müminlere karşı rahmet ve şefkatle muamele etmek, müminlerin de hassasiyet göstermesi gereken bir misyon ve görevdir. Hucurât sûresinde müminlerden bahsedilirken “Muhammed Allah’ın Rasûlü’dür. Onunla beraber olanlar (müminler), inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı ise merhametlidirler” buyrulur. (Hucurât, 49/29).


















0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar