Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
Tarihçi gezgin, konferans için Karaman’a davet edildiğinde, hiç
tereddüt etmeden, “inşallah gelirim” demiş ve etrafı tarih kokan o güzel
beldeye neden daha önce gitmediğinin utancı içinde, Yunus Emre’nin beldesi
olduğu rivayet edilen “o iller”e gitmek üzere Konya havaalanına inmişti.
Havaalanında onu, “Emre”si, sarığı ve katran bastonu olmayan Yunus’la
arkadaşı Şadan karşılayıp Karaman’a doğru yola koyulmuşlardı...
Tarihçi seyyah, bu
mihmandarlarla ilk defa karşılaştığı için susmayı tercih ediyor, kendisine yöre
hakkında bilgi veren o tatlı dilli insanları dinliyordu. Ama birden kendi
kendine,
“Canlar canını
buldum, bu canım yağma olsun,
Assı ziyandan geçtim,
dükkânım yağma olsun
. . .
Yunus ne hoş
demişsin, bal u şeker yemişsin,
Ballar balını buldum,
kovanım yağma olsun!” deyiverdi: Çünkü mihmandarları
çevreyi o kadar güzel anlatıyorlardı ki,
kelimelerinde hem bal vardı, hem de “bal olmaya özenen” şeker!..
Tarihçi, mihmandarlarıyla konuşuyor fakat hayalinin içinde
kaybolduğu “Karadağ”, onu öylesine alıp bir yerlere götürüyordu ki, âdeta
neler konuştuğunun farkında bile olmuyordu. Kim bilir mihmandarlarının
sorularına verdiği cevaplarında bile neler saçmalıyordu ve mihmandarları teeddüben
bu saçmalıklarını duymazlıktan geliyorlardı. Karaman’a varıncaya kadar
soğuk sularını içirdikleri çeşmeler, yemek yedirdikleri aşhaneler, “seyyah”
olmasına rağmen, hayatında ilk defa gördüğü “katran ağaçları”, onu “Karadağ”
düşüncesinden ayıramıyordu. Bu “Karadağ” zihnini o kadar meşgul ediyordu
ki dünya kâşanelerinde yaşayanları mahv u perişan eden “görevli
Korona” bile umurunda değildi Tarihçi’nin… Ondan başka kim inanırdı ki,
akşam vereceği konferans esnasında bile “Karadağ”ın zihnini meşgul edeceğine.
Yoksa “dağların gizemlerine âşık olmak” bu muydu sahi? Herhalde buydu
ki, dünyanın neresine giderse gitsin, şehirlerin AVM denen “vakit
öldüren illüzyon dükkânları”na gitme yerine, dağların patikalarına
tırmanmayı ve bu uğurda taşlar ve dikenlerle yaralanmayı tercih ediyordu… Hele
bu tırmanışlarda, kayadan kayaya uçarcasına atlayan dağ keçilerini gördü mü, kendi
kendine, “yaşasın hürriyet!” deyip çarpan yüreğine en büyük mutluluğu
yaşatıyordu… Dağları öylesine seviyordu ki, çalılıklarına tutunup çıktığında,
eline batan “sevgili dikencikler”den, parmaklarını öpüyorlarmış gibi, zevk
alıyor, akan kanların farkında bile olmuyordu…
Karaman’a varışının ertesi günü Tarihçi’nin
mihmandarları onu önce Yunus Emre’nin kabrine, oradan da “Ak Köprü”
ve “Manazan Mağaraları”na götürdüler.
Mağaralar… Gizemli mağaralar… Aguşlarında Allah’ın
elçilerini/ peygamberlerini barındırıp “melce” olan; tiranların ve insan
kanı dökmekten zevk alan zalim despotların, kralların, diktatörlerin zulmünden
kurtulmak için sığındıkları “kutsal karanlıklar” olan “rahmet
melceleri mağaralar”… Sırf Yüce Yaratıcı’ya “salih kul”
oldukları için idarecileri tarafından işkencelere tabi tutulan “gerçek
müminler”in, mücadelelerini sürdürebilme uğruna yüzyıllarca “mağara
hayatı” yaşayıp böylece tarihe “Ashab-ı Kehf”/Yedi Uyuyanlar
olarak geçen “yiğit müminler”in barınağı mağaralar…
Manazan Mağaraları’na çıkarken, o karanlık
deliklerden yıllanmış isli duvarlara tırmandığında, dar deliklerine girmek için,
Allah’ın bunun için yarattığı pullarını kullanan yılanlar gibi üstü başı
toz-toprak içinde kalmasına aldırmıyor, asırlar öncesinden bu deliklerden
tırmanırken yaralanan, düşen, ölen; mağara örümceklerine ısırma şehvetini
tattıran “mağara yerlileri” insanları düşünürken, insanoğlunun yazgısını
bir daha düşünüp duraklıyor, arkasından çıkmakta olan yol arkadaşları, onun
yorulduğunu zannedip, “Hocam isterseniz biraz dinlenip, öyle devam edin”
şeklinde ikazlarına muhatap oluyordu… İşte,
“gülü seven, dikenine katlanır” sözü, tam da bu gibi serüvenler için
söylenmiştir…
Manazan mağaraları
Ve işte mağaranın ünlü salonu… “Mağara Devlet” buradan yönetilmiş olmalı… Kaya duvarda, değişik amaçlar için kullanılmış onlarca niş…Ve nihayet, bu deliklerden oluşan merdivenin, kayaya oyulmuş, sadece ayakucunun konacağı kadar bir alandan oluşan oyuklarına basa basa ve isli duvara sürtüne sürtüne aydınlığa çıkıyor Tarihçi ve mihmandarları… Tarihçi’nin pardösüsü, mağara deliğinin is ve çamurlarına sürtüne sürtüne renk değiştiriyordu…
Aşağı
yukarı 400 metrekare kadar genişliğe sahip olan mağaranın en güzel bölümü, 5-6
metrekareden oluşan seyir penceresi. Pencere içerisinde ayağa kalkamıyor,
oradan seyrediyorsunuz tırmandığınız dağın dibinde uzayıp giden değişik ağaç ve
bitkilerle bezenmiş vadiyi…
Bunun gibi onlarca mağaranın bulunduğu bu kaya-dağ, Allah
tarafından ȃdeta kolay oyulabilmesi için, yumuşak “kireçtaşı”ndan yaratılmıştır.
Yazıyla anlatılamayan bu harika mağaraların gizemi, ancak görünce anlaşılabilir…
İncesu mağarası
Manazan Mağaraları kadar olmazsa
bile, insan eliyle değil, ilȃhî kudret
tarafından yaratılmış olan İncesu Mağarası da görülmeye değer. Fakat buraları
gezerken bile Tarihçi’nin zihninde hâlâ Karadağ dolaşmaktadır…
İncesu mağarası, 350 metre uzunluğunda, yerden en fazla yüksekliği
iki, bazı yerleri ise bir metreden az olan ve sarkıt-dikitlerden oluşan
muhteşem bir mağara. Mağaranın iç taraflarına gidildikçe, tabanda akan berrak
bir su görülür ki, kayadan damla damla süzülerek akan bu sudan, şifa niyetine
içmek iyi oluyor… Tarihçi de öyle yaptı…
Karadağ için saatleri saymasına rağmen, Manazan ve İncesu
mağaralarından sonra Taşkale’yi görmeden yapamazdı Tarihçi…
Taşkale
Taşkale, tıpkı Manazan’da olduğu gibi, kireçtaşı ile kaplı
bir dağın, oyularak meskûn bir hâle getirilmesiyle oluşturulmuş, oldukça ilginç
bir yerleşim yeridir. Önceleri insanların içinde yaşadıkları bu “oyulmuş taş
evler”, şimdilerde, soğuk hava deposu olarak kullanılmaktadır. Özellikle bu
tabii buzhanede korunan tulum peyniri, lezzetli tadıyla gerçekten Tarihçi’nin
çok sevdiği küflü “rokfor”u aratmamaktadır. Sadece küfü eksik!
Aynı taş-dağın içine bir de cami oyulmuştur ki Tarihçi’ye, orada
namaz kılmak da nasip oldu.
Tarihçi konferans için gitmiş, fakat nelerle karşılaşmıştı! “Korona/Pandemi”sinin
bütün dünyayı kasıp kavurmaya başladığı günlerdi ki, yavaş yavaş insanoğlunun
yaşam tarzına müdahale ediliyordu. Karaman’a gitmeden önce de, konferans
yapılmasına müsaade edilip edilmeyeceğini sormuş, “Hocam hele bir gel de;
konferansa müsaade edilmezse, seni o çok sevdiğin dağlarda gezdiririz!”
cevabını almış öyle çıkmıştı yola.
Gerçekten Tarihçi’nin konferans yapmasına izin verildi ve çok şükür
konuşmasını yapabildi…
. . .
Karaman macerası
bitmiş, artık dönme zamanı gelmişti. Gerçi mihmandarları onun isteğini mutlaka
yerine getireceklerini söylüyorlardı amma Tarihçi endişeliydi. Çünkü sabahleyin
onu Konya havaalanına götüreceklerdi… Peki, dağa, Karadağ’a nasıl gidilecekti?
Mihmandarları
Karadağ’ı bildiklerinden, Tarihçi gibi endişelenmiyor, tarihin belli bir
döneminden sonra "Bin bir Kilise“" olarak adlandırılmaya
başlanan Karadağ’ın eteklerine geldiklerini müjdeliyorlardı. Kim bilir; belki
de Tarihçi’nin bu telaşı, kendileri için taş, toprak ve yer yer ağaçlarla
çalılıklardan oluşan dağlara bigâne olanlar için saçma ve belki de anlamsız
geliyordur. Oysa Tarihçi’nin en büyük zevki, hasretlerini çektiği dağlara
tırmanmaktı. O tırmanışların, onun için ne kadar zevkli, ne kadar tatlı ve
bunlardan da önemlisi, ne kadar anlamlı olduklarını, dağları sevmeyenler bilmez,
anlamaz ki, dağlara böylesine âşık olmayı saçma bile görenler… Kayalıkların
yeşil yosunlarını, “gel beni al!” diye yalvaran kengerleri, boynunu
büken sümbülleri, kokusuna doyulmaz dağ kekiklerini, zirvedeki son karlardan süzülüp
akan gümüş suları, arada bir kayalıklardaki tahtlarından size nağmeler döktüren
bülbülleri, telaşa kapılmış tavşanların, “dağ vitesi”yle zirvelere doğru
kaçışmaları sizi öylesine alıp bir başka dünyalara götürüyor ki, bütün bu
güzellikleri insanoğluna bahşeden Allah için, secde edesi geliyor henüz
erimemiş olan karlar üzerine…
İşte Tarihçi bu duygular içerisinde kendisini buluyor Karadağ’ın
gizemli kayalıkları, tepecikleri, yok olmaya yakın eskiçağ tapınakları, her
biri harabeye dönmüş kiliseleri ve ilk dönem Müslüman fetihlerinden sonra inşa
edilmiş olan camileri arasında…
Yaşını tahmin etmek Tarihçi’nin haddi olmadığından, “binlerce yıl
öncesi” tabirini kullanarak hayran kalıyor bu krater dağın arasına sıkışmış
bunca uygarlığın farklı farklı gizemlerine…
2271 metre irtifadaki
tepesi “Mahalaç”la, size hayretlerle bezenmiş gizemli bir tarih ziyafeti
çekiyor Karadağ…
Ve buradan gelip geçmiş medeniyetlerin insanoğluna neler
yaptırdığını/yaptırabildiğini düşünüyor ve tabi Kur’an’ı Kerim’in Duhȃn Suresinden[1] şu
ayetlerini okumadan edemiyorsunuz:
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ﴿٢٥﴾ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ
كَرِيمٍ ﴿٢٦﴾ وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ ﴿٢٧﴾ كَذٰلِكَ وَاَوْرَثْنَاهَا
قَوْماً اٰخَرِينَ ﴿٢٨﴾
Hangi medeniyetlere ait oldukları bilinemeyen harabeler arasında
gezerken, Hıristiyanlık öncesi tapınaklar, kiliseler ve harabeye dönmüş cami
kalıntılarına rastlıyor, insanoğlunun binlerce yıllık serüveni karşısında
apışıp kalıyorsunuz...
İslâm ve Hıristiyanlık öncesi dönemlere ait bir anıtkabir
Kim bilir, belki Yahudilerin yardımıyla Romalılar tarafından çarmıha
asılmaya götürülen Hz. İsȃ’nın müminlerinden kaçabilenlerin bir kısmı buralara
kadar gelmişler ve muhtemelen Mekke’de İslȃm zuhur edinceye kadar da buralarda
kalmışlardır? Hatta gelenlerden bir ya da ikisi Hz. İsâ’nın havarilerinden de
olabilir. Nitekim bu coğrafyaya yakın olan Busra’da da Bahira adında bir rahip
yaşamaktaydı ki, Hz. Peygamber (s.a.s) çocuk yaşta amcası Ebȗ Talib’le yaptığı seyahatte Rahip Bahira onu, yani Hz. Peygamber’i
tanımış ve onu Yahudilerin şerrinden koruması için amcası Ebȗ Tȃlib’e tembihlemişti. Hatta
Hz. Muhammed(s.a.s)’i gören bazı Hıristiyanlar, onu dinleyince ağlamışlardı. Bu
gibiler için Kur’an-ı Kerim’in Mâide Suresinde[1] şöyle buyuruluyor:
İşte,
Tarihçi Karadağ harabelerini inceleyip bu birçok dine ait eser kalıntılarını
gezerken, kendi kendine şunu mırıldandı:
- Kim bilir,
belki geçmiş tarihte bu eski kiliseler yanında Yahudiler ve Romalılar
tarafından öldürülenler/şehid edilenler, birer “Havari” veya en azından
İslȃm’dan önce Hz. İsȃ’ya inanmış müminlerdendiler?..
Tarihçi kendi kendine bunları mırıldanırken,
mihmandarları ona, “haydi hoca uçağa geç kalıyoruz” dediler. Bunun üzerine
Tarihçi, tarihiyle, karlarıyla,
sırlarıyla, gizemleriyle ve kendisine hediye edilmiş olan “katran bastonu”yla
karlara basa basa yürüyüp terk etti Karadağ’ı…
[2] “Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine, onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da, "Biz Hıristiyan’ız" diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar. Peygamber’e indirileni dinledikleri zaman hakikate dair bilgileri bulunduğundan dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz.” (K.K. Maide Sȗresi, 82-83).
0 yorum:
Yorum Gönder