16 Haziran 2017 Cuma

Murâbıtlar Devleti

Şehba YAZICI*
GİRİŞ
            İslâm Devletinin II. Halifesi Hz. Ömer zamanında başlayan Afrika fetihleri, İslâm devletlerinin izlediği fetih politikasının stratejik bir ayağı olmuştur. Yıllarca bu bölgeye yapılan seferler neticesinde İslâm Afrika’da yayılma imkânı bulmuş ve dağınık yaşayan kabileler İslâm’ı kabul ederek İslâm devletlerine bağlanmışlar ve merkezî bir idareye tabi olmuşlardır.
            Emevî hanedanının takip etmekte olduğu Arapçı politika sebebiyle gayri Arap unsurlardan Müslüman olsalar bile cizye alınması, devlet idaresinde söz sahibi olmalarına imkân verilmemesi ve onların âdeta ikinci sınıf tebaa muamelesi görmesi, doğuda İranlılar ve Türkler, batıda da Berberîler arasında hoşnutsuzluk meydana getirmiştir.[1]
Zamanla İslâm devletlerinin tek elden yönetilmelerinin getirdiği problemler neticesinde Abbasî Devleti zamanında bağımsız İslâm devletleri kurulmaya başlanmıştır. Hicrî V. yüzyılda bu zeminde kurulan devletlerden biri Murâbıtlar Devleti’dir.
            Murâbıt isimlendirmesi hakkında birçok mülahaza söz konusudur.  Bazı tarihçiler bu isimlendirmeyi, ıslah hareketinin başında Abdullah b. Yâsin’in (ö. 451/1059) Senegal nehri havzasının yükseklerinde inşa ettirmiş olduğu ribatla[2] alakalandırırlar. Murâbıtlar, davetleri esnasında muarız kabilelerle savaşmak için ribatta yetiştirilmiş ve cihat hareketleri buradan başlatılmıştır. Murâbıtlar davet merhalesine geçmeden önce ise bu ismin Veccâc b. b. Zellû (Zelvî) el-Lamtî’nin medresesinde bulunan Malikî liderler topluluğuna verilen isim olduğu kaydedilmiştir. Murâbıtların kurucusu olarak bilinen Abdullah b. Yâsin de bu medreseden çıktığı için Murâbıtlar isimlendirmesini bu şekilde izah edenler olmuştur.[3] Ayrıca devleti kuran kabilelerden Lemtûne’ye nispetle ed-Devletü’l-Lemtûniyye, mensupları yüzlerini bir peçeyle örttükleri için el-Mütelessimûn, el-Mülessimûn diye de isimlendirilmişlerdir.[4]
A.    MURÂBITLAR DEVLETİ’NİN EMİRLERİ VE DÖNEMLERİ
1.     Abdullah b. Yâsin Ve Kuruluş Dönemi
Kuzey Afrika’da bulunan Berberîler III. (IX) yüzyılda İslâm’ı kabul etmişlerdi. Ancak İslâmî hükümlere ve hayat tarzına vakıf değillerdi. İdarî olarak da bir bütünlüğe sahip olmayan Berberîler, Murâbıtların kurulma sürecinde, yani V. (XI) yüzyılın ilk çeyreğinde Zenâte kabilesinden müstakil emirlikler tarafından yönetiliyorlardı. Bu emirliklerden biri olan Cüdale’nin reisi Yahyâ b. İbrâhim (ö. 259/873), hac ziyaretinin dönüşünde, Kayrevan’da Mâlikî fakihi Ebû İmrân el-Fâsî (ö. 430/1039)  ile görüşerek Müslüman olmalarına rağmen halkın dinî bakımdan zayıf bir hayat yaşadığını anlattı. Bunun üzerine Ebu İmrân, talebesi Veccâc b. Zellû’nun kendisine yardımcı olabileceğini söyledi. Veccâc ise Kuzey Afrika bölgesinde tebliğ faaliyetlerini yürütmek üzere Abdullah b. Yâsin’i görevlendirdi. Abdullah b. Yâsin, Yahyâ b. İbrâhim ile birlikte ilk olarak Senhâce’nin Cüdâle koluna giderek tebliğ faaliyetlerine başladı. Ancak olumlu bir sonuç elde edemedi. Namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul eden halk kısas, recm ve hırsızlık sebebiyle el kesilmesi gibi cezaları reddediyordu. Bunun üzerine Lemtûne bölgesine yönelen Abdullah b. Yâsin burada da davetine karşılık bulamadı. Yahyâ b. İbrâhim’in yardımıyla arkadaşlarıyla beraber Senegal’de bir adaya sığınarak burada bir ribat kurdu. Gönüllü olarak ribatta bir araya gelenler eğitime tabi tutulmaya başlandı ve Murâbıt toplumunun temelleri burada atıldı.[5]
Abdullah b. Yâsin davetini ve derslerini buradaki öğrencileriyle sınırlamadı. Yetiştirdiği ve görevlendirdiği öğrencilerini muhtelif kabilelere gönderdi. Zamanla taraftar buldular ve sayıları artınca kendilerine Murâbıtlar denmeye başlandı. Böylece Abdullah b. Yâsin ve destekçileri, teorik bir eğitim sürecini geride bırakıp tatbik ve icra dönemine geçtiler. Abdullah b. Yâsin, öncelikle emr-i bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker ilkesinin tatbikinin zorunlu olduğunu ilan etti. Cihadın önemini vurguladı. Öğrencilerini, kendi kabilelerini Allah’ın cezalandırmasıyla uyarmakla ve onlara Allah’ın emirlerini ulaştırmakla yükümlü kıldı. Daveti kabul edenlere dokunulmayacağını, reddedenlerle ise mücadele edileceğini ilan etti. Böylece Murâbıtlar’ın üç bin kişiden teşekkül ettiği rivayet edilen ordusu, emredildiği gibi önce davette bulunup, kabul etmeyenlerle savaşmaya başladılar. Başta Lemtûne kolu olmak üzere büyük Senhâce kabilesinin tamamını itaat altına aldılar.[6]
Abdullah b. Yâsin idareyi elinde bulundurmakla beraber askerî liderlik işini Yahyâ b. İbrâhim’e bırakmıştı. O vefat edince Abdullah b. Yâsin, askerî liderliği Cüdâle kabilesinden alarak Lemtûne’ye tevdi etti. Yahyâ b. Ömer el-Lemtûnî (ö. 448/ 1056-1057) idaresindeki Murâbıt ordusu Mağrip’te siyasî ve dinî birliği sağlama gayretlerine devam etti.
Dir’a ve Sicilmâse âlimleri bir araya gelerek, kendilerini zalim Zenâte yöneticisi Mesut b. Vândîn’in elinden kurtarmasını istedikleri bir mektubu Abdullah b. Yâsin’e gönderdiler. İbn Yâsin bu çağrıya kayıtsız kalmadı ve Dir’a ve Sicilmâse bölgelerinde hâkimiyet sağlayarak Sahra’ya geri döndü. Bu esnada vefat eden Yahyâ b. Ömer’in yerine kardeşi Ebu Bekir b. Ömer (ö. 469/1076) komutan tayin edildi. 448/1056 yılında Murâbıtlar, Ebu Bekir’in amcasının oğlu Yûsuf b. Tâfşîn’in (ö. 500/1106) komuta ettiği orduyla Sûs şehrinde bulunan Masmûdeliler üzerine sefere çıktılar. Yûsuf, burada putperest ve Yahudi gruplarlar savaşarak bölgede ehl-i sünnet inancının benimsenmesinin önünü açtı. 449/1057-58 yılında Murâbıtlar, Ağmat bölgesini ele geçirdiler.[7] 451/1059 yılında putperest Bergavatâ’nın elinde bulunan Tamesna üzerine yürüdüler ve burada yapılan savaşlardan birinde yaralanan Abdullah b. Yâsin hayatını kaybetti. Cenazesi Kerîfle adıyla bilinen yüksek bir yere defnedildi. Kabrinin yanına, bugün hala ayakta olan bir mescit inşa edildi.[8]
Bundan sonra Murâbıtların dinî ve siyasî liderliğini Ebu Bekir b. Ömer’in yürüttüğü bilinmektedir. Bir rivayete göre Ebu Bekir’in liderliği İbn Yâsin’in vasiyetine dayanmaktadır. Bir rivayete göre ise İbn Yâsin vefat etmeden önce dinî liderliği Süleyman b. Harva isimli birine bırakmıştır. Ancak böyle birinin varlığı kabul edilse bile, onun ancak iktidarı tam manasıyla eline alan ve kendi adına para bastırdığı rivayet edilen Ebu Bekir’in yanında tali bir rol oynamış olabileceği kabul edilmiştir.[9]
Murâbıtlar, ortaya çıkmalarından itibaren çevrelerindeki Müslümanlar için kurtarıcı rolü üstlendiler. Onlar, bulundukları bölgeleri çöküntü ve dini anlamdaki cehalet ve yarılış uygulamalardan kurtarma misyonunu edindiler. Ahlakî anlamda oldukça zayıf olan bölgede Murâbıtlar, zina, hırsızlık ve gasp gibi çeşitli suçları önlemeye çalıştılar. Bu hususta had cezalarını yürürlüğe koydular. İbadetlerin yerine getirilmesi için eğitim faaliyetlerinde bulundular. Bölgede üç asırdan beri varlığını sürdüren Bergavatâ[10] Hanedanlığına ve Fatimîlere bağlı Şii Cebeliyye emirliğine son verdiler. Bölgede Malikî fıkhını tesis etmeye gayret ettiler.[11]
Hakkında sınırlı bilgi olmakla beraber Abdullah b. Yâsin’in Berberî olduğu bilinmektedir. Abdullah b. Yâsin'in Murâbıtlar devletinin doğduğu Sahra'ya geçmeden önceki hayatı ile ilgili olarak verilen önemli bir bilgi, eğitim amacıyla Mulüku't-Tavaif[12] döneminde Endülüs'te yedi yıl kalmış olmasıdır.[13]
Tebliğ gayesiyle başlayan Murâbıtlar akımının devletleşmeye giden sürecinde etkisi olan dinî ve siyasî liderlerini şöyle sıralamak mümkündür: Yahyâ b. İbrâhim el-Cudalî, Yahyâ b. Ömer el-Lemtûnî, Abdullah b. Yâsin, Ebu Bekir b. Ömer el-Lemtûnî.
2. Yûsuf b. Tâfşîn Dönemi (465-500/1073-1106)
Lemtûne ile Cüdâle arasında çıkan bir ihtilaf üzerine Ebu Bekir, Fas bölgesinin yönetimini Yûsuf b. Tâşfîn’e bırakarak Sahrâ’ya gitti. Yûsuf, Ebû Bekir’in dönüşüne kadar geçen sürede onun 454’te (1062) başlattığı Merakeş şehrinin yapımını büyük ölçüde tamamladı. Ebû Bekir adına para bastırdı. Orduyu yeniden düzenledi.[14] Tanca’yı ele geçirdi ve Cezayir’e kadar ulaştı. Ayrıca bu esnada bazı malî düzenlemelerde bulundu.
Ebu Bekir ise gittiği bölgelerdeki ihtilafları çözmeye, fetih ve tebliğ hareketlerini devam ettirmeye gayret etti. Geri döndüğünde Yûsuf onu ihtişamlı ordusuyla karşıladı. Yûsuf’un bulunduğu bölgede güçlendiğini ve bir lider olarak kabul edildiğini görünce Ebu Bekir, adamlarıyla yaptığı görüşmelerin neticesinde liderliği tamamen Yûsuf’a bırakarak Sahra’ya çekildi. Büyük Sahra’nın doğusunu boydan boya geçerek o sıralarda başkenti Gâne olan Sudan’da ve Malî’de bulunan kabilelerin arasında İslâm’ın yayılması için çalıştı.[15] Lemtûne kabilesine dönen Ebu Bekir’in burada 468/1076 yılında zenci kabileleriyle girdiği çatışmalardan birinde hayatını kaybettiği rivayet edilmiştir. Yûsuf b. Tâfşîn’e savaş açarak bu esnada öldürüldüğü de rivayet edilmiştir.[16]
Yûsuf b. Tâfşîn, idaresi döneminde bazı isyanlarla uğraştı ve fetihlere önem verdi. Marakeş’i başkent haline getirdi. Rîf bölgesinden Tanca’ya bütün Kuzeybatı Mağrip’i fethetti. Tilimsan bölgesine sığınmış olan Zenâte kabilesini kontrol altına aldı. Cezayir’e girdi ve orada imar faaliyetlerinde bulundu. Yaklaşık otuz yıl devam eden mücadelelerinin neticesinde Mağrip’te birliği sağlamayı başardı.[17] Mağrib-i Aksâ ve Mağrib-i Evsat, Büyük Sahrâ ile birlikte tarihte ilk defa Murâbıtlar Devleti’nin egemenliği altında birleşmiş oldu.[18] Uzun bir muhasaradan sonra Sebte’yi fethetti ve Murâbıt ülkesini Atlas Okyanusundan Tunus’a kadar genişletti.[19]
Kastilya ve Aragon Krallıkları karşısında zor durumda kalan Endülüs Müslümanları Yûsuf b. Tâfşîn’den yardım istediler. On üç Endülüs emirinin imzasının bulunduğu davet mektubuna kayıtsız kalmayan Yûsuf, Endülüs’e geçti ve 479/1086 yılında Kastilya Kralına karşı kesin bir zafer kazandı.[20] Zellâka denen yerde meydana geldiği için bu ismi alan savaşta elde edilen büyük başarı Endülüs Müslümanlarını yok olmaktan kurtardı. Bu zafer, XII. yy gibi erken bir dönemde başarıya ulaşabilecek olan “reconquista” hareketinin iki yüzyıl gecikmesini sağlayan bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir.[21]Ancak Müslümanların bu zaferi iyi değerlendiremedikleri kaydedilmiştir. Yûsuf’un oğlunun ölümü üzerine Endülüs’ten hemen ayrılması, başarısını ileri götürememesine gerekçe olarak gösterilmiştir. Bir görüşe göre Zellâka zaferinin değerlendirilmiş olsaydı, bugün dahi tüm Avrupa müslüman olabilirdi.[22]
Bu zaferin ardından Abbasi halifesi Muktedî Billah tarafından Yûsuf b. Tâfşîn’e menşur verilmiş ve “Nasır Lidinillah” ile “Emîru’l-Müslimîn” unvanları tevdi edilmiştir. Bundan sonra iki defa daha Endülüs’e geçen Yûsuf, Sarakusta Hûdîleri hariç tüm Endülüs beyliklerinin topraklarına hâkim oldu. Son Endülüs seferinde, oğlu Ali’yi veliaht tayin ederek Marakeş’e döndü ve 500/1106 yılında burada vefat etti.[23]
Yûsuf b. Tâfşîn’i Murâbıtlar devletinin kurucusu olarak kabul edenler mevcuttur. Bazılarına göre ise onun dönemi Murâbıtlar’ın genişleme ve gelişme dönemidir. Yûsuf, İslâm Tarihi’nin iz bırakan önemli liderlerinden biridir. Tamamen parçalanmış, anarşinin hüküm sürdüğü topraklarda düzeni tesis etmiş ve Endülüs emirleri olan Müslümanlara uyguladığı şiddete rağmen kendisine bir mücahit ve asileri tedip eden bir hükümdar gözüyle bakılmıştır. Yûsuf, ulemâya değer vermiş ve onları başta istişare meclisi olmak üzere devletin önemli kademelerinde bulundurmuştur. Yûsuf b. Tâşfîn’in isteği üzerine Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin babası Ebû Muhammed İbnü’l-Arabî tarafından bizzat Gazzâlî (ö.505/1111)  ile görüşülerek fetva sorulduğu ve Gazzâlî’nin bu fetvaya, el-Fetâvâ adlı eserinde yer verdiği kaydedilmiştir.[24]  Gazzâlî’nin onun şöhretini duyarak Mağrip’e yerleşmek istediği, ancak vefatını duyunca vazgeçtiği rivayet edilmiştir.[25]
3. Ali b. Yûsuf b. Tâfşîn Dönemi (500-537/1106-1143)
Yûsuf b. Tâfşîn’in sağlığında Ali b. Yûsuf’a (ö. 537/1143) yapılan biat Kurtuba şehrinde 496/1102 yılında tamamlanmıştı. Ali b. Yûsuf’un, en büyük çocuk olmadığı halde liyakati hasebiyle babası tarafından seçildiği rivayet edilmiştir. Yûsuf b. Tâfşîn ona, Atlas Okyanusu sahillerinde ve içerilerinde yaşayan Mesamide kabilelerine kötü davranmamasını, Saragossa’da Hudîlerle[26] sulh yapmasını ve Kurtuba halkına iyi davranmasını vasiyet etmiştir. O da babası gibi “Emiru’l-Müslimîn” unvanını aldı. Hristiyan tehlikelerine karşı mücadele ederek babasının siyasetini izledi. Bir taraftan VI. Alfonso liderliğindeki Hristiyanlara, diğer taraftan Mehdi b. Tumart (ö. 524/1130) tarafından kurulan Muvahhidler’e karşı mücadele verdi. Ikliş (Ucies) savaşında Hristiyanları hezimete uğrattı. Hristiyanları Endülüs’ten temizlemeyi hedefledi ve bu doğrultuda Tuleytula’yı muhasara etti. Ancak Hristiyanlar Endülüs’ün en sağlam kalelerinden Eyüp kalesini istila etmişler ve Saragossa’yı ele geçirmişlerdi. Ali b. Yûsuf Kurtuba halkı ile Murâbıtlar ordusu arasında çıkan büyük kargaşa ile de uğraştı ve onlarla savaşmaya karar verdi. Ancak araya girenlerin çabalarıyla sulh sağlandı.[27]
Muvahhidler’e karşı bu dönemde zaman zaman zafer kazanılmışsa da Ali b. Yûsuf’un son yıllarında Mağrip’teki merkezlerin büyük bir kısmı Muvahhidler’in eline geçti. Otuz yedi yıl hüküm süren Ali, büyük ölçüde Mâlikî fakihlerinin tesiri altında kalarak kelâm ve felsefeyi yasakladı. Bu dönemde Malikî mezhebine mensup fakihlerin içtihat dolu kitaplarına aykırı düşen fikrî mütalaalar taşıdıkları gerekçesiyle bazı kitapların yakıldığı, Yûsuf b. Tâfşîn taraftarlığıyla bilinen Doğu âlimlerinin kabul ettiği Gazzâlî’nin eserlerinin dahi Mağrip ve İspanya’da kara listelere dâhil edildiği ve bazen de meydanlarda yakıldığı rivayet edilmiştir. Ali b. Yûsuf imar işlerine önem vermiş, Marakeş şehri genişletip büyük bir başşehir haline dönüştürmüştür.[28]
4. Tâfşîn b. Ali b. Yûsuf Dönemi (537-541/1143-1146)
Ali b. Yûsuf ölünce yerine oğlu Tâfşîn geçerken diğer oğlu Marakeş tahtına oturdu. Tâfşîn Muvahhidlerin o sıralardaki lideri Abdülmümin b. Ali ile karşı karşıya geldi ve Tâfşîn Vehran şehrine çekilmek zorunda kaldı. Onu takip eden Muvahhidler Vehran’ı kuşattılar. Tâfşîn şehrin dışında bir dağın tepesinde bulunan ribata saklandı. Ancak Muvahhidler onun orada olduğunu öğrendiler ve ribatın kapısını yaktılar. Tâfşîn kaçmaya çalışırken atıyla beraber uçuruma yuvarlandı. Muvahhidler Tâfşîn’in arkadaşlarını öldürdüler ve başını merkezleri olan Tinmal’a götürdüler. 539/1144-1145 yılında Tâfşîn’in ölümü üzerine kardeşi İshak b. Ali b. Yûsuf başa geçti.[29]
5. Murâbıtların Yıkılışı (541/1146-1147)
Tâfşîn’in ölümünün ardından oğlu İbrâhim’e biat edildi. İbrâhim küçük yaşta olduğu için amcası İshak liderliğini tanımadı. Bunun üzerine Merakeş’te iç savaş başladı. İyiden iyiye güçlenen Muvahhidler, karışıklıktan da faydalanarak başta Fas olmak üzere bazı şehirleri ele geçirdiler. İbrâhim b. Tâfşîn ve İshak b. Ali’yi öldürerek 541/1147 yılında Murâbıtlar’ı ortadan kaldırdılar. Endülüs’te Murâbıt hâkimiyetini tekrar kurmaya çalışan Benî Gāniye’den Endülüs Valisi Yahyâ b. Ali el-Messûfî’nin 543’te (1148) Gırnata’da ölümüyle Endülüs’teki Murâbıt hâkimiyeti de sona ermiş oldu. Murâbıtlar Devleti’nin çöküş süreci yirmi beş yıl gibi kısa bir süreye yayılmıştır.[30]
Endülüs’te yoğun Hristiyan akınlarının ve Muvahhidler’in aleyhlerindeki faaliyetlerinin Murâbıtlar'ın yıkılma sürecinin en önemli iki amili olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Sarakusta’nın düşüşünden sonra Murâbıtlar’ın üst üste aldıkları yenilgiler, onların Müslümanlarn nezdindeki imajlarını büyük ölçüde zedelemiştir. Önceleri Murâbıtlar “kurtarıcı” olarak görülürken bu yenilgi sonrasında Endülüslü Müslümanlar tarafından “istilacıolarak anılmaya başlamışlardır.[31] Dış işlerde Muvahhidler ve Endülüs Hristiyanlarıyla uğraşan Murâbıtlar’ın iç işlerinde de durum kötüye gitti. Yûsuf b. Tâfşîn döneminde başlayan idare sistemi zamanla bozuldu ve ulema ve asker sınıflarında bulunanlar görevlerini suistimal etmeye başladılar. Bu durum toplumda güvenlik zafiyeti meydana getirdi. Mal ve hürriyetleri tehlike altına giren halk her an isyana hazır hale gelmişti. Bu gergin ortamda Murâbıtlar Devleti daha fazla dayanamadı. Bugün Cezayir’in güneyindeki Tavârig (Tuareg) denen halk toplulukları Murâbıtların torunlarıdır.[32]
B.    MURÂBITLAR DEVLETİ’NDE İDARE VE SOSYAL HAYAT
1.     Devlet Ve Toplum İdaresi
Murâbıtlar Devleti Berberîlerin dünya tarihinde iz bırakan ilk büyük siyasî yapılanmalarıdır.[33] Bu Devlet, Batı Sahra’lı Berberler’le dinî doktrin ve liderliğin birleşmesinden ortaya çıkan bir oluşumdur.[34] Murâbıtlar Devleti, tebliğ ve ıslah gayesine matuf faaliyetlerle başlamış, askerî hareketle devam etmiş, daha sonra devletleşme sürecine girmiştir. Dolayısıyla onlar, idare sistemlerini tebliğ ve cihat zemini üzerine kurmuşlardır. Özellikle ilk dönemlerde yapılan savaşlar İslâm’ın cihat prensibi çerçevesinde yapılmıştır. Özellikle Abdullah b. Yâsin ve Yûsuf b. Tâfşîn’in döneminde gerçekleşen birçok savaşta siyasî hedeflerden ziyade dinî hedeflerin ön planda olduğu görülmektedir. Yûsuf b. Tâfşîn’in gayesinin Allah rızası olduğu göstermesi amacıyla kazandığı Zellâka Savaşı’nın ganimetlerini Marakeş’e nakletmemesi bu bağlamda örnek gösterilebilir. Savaşlarda elde edilen ganimetler İslâm hukukuna göre taksim edilmiştir.
Yûsuf b. Tâfşîn, Abbasî Halifesinden “Emîrü’l-Müslimîn” unvanını alana kadar Murâbıt hükümdarları “Emîr” olarak anılmışlar ve sikkelere isimlerini böyle basılmıştır.[35] Murâbıtlar bağımsız bir devlet olmalarına rağmen Abbasî halifelerine manevî bağlılık ve saygı göstermişlerdir. Hatta bazı kaynaklara göre, Yûsuf, Hz. Peygamber’in soyundan olan Abbasîler ve Emevîler kullandığı için “Emîrü’l-Mü’minîn” unvanını kullanmaktan imtina etmiştir. İdarî işlerinde Murâbıtlar’ın kendi hükümdarları söz sahibi olmakla beraber manevî otoritede nihaî merci olarak Abbasî Halifesini kabul etmişlerdir.
Yûsuf b. Tâfşîn’in oğlunu veliaht tayin etmesiyle verasete dayalı saltanat usulüne geçilmiştir. En büyük çocuğun seçilmesi şart değildir. Emir, devlet adamlarıyla yaptığı istişare çerçevesinde en liyakatli oğlunu veliaht tayin eder. Seçilen yeni Emir’e sırasıyla hanedana mensup erkekler, emirler, kabile reisleri ve devlet memurları biat ederler, sonra devletin Mağrip ve Endülüs’teki merkezlerine bu biatı ihtiva eden bir ahitname gönderilirdi. Bu ahidname camilerde okunur, bu yolla halktan da biat alınırdı. Abbasi halifesi ile yazışma yapılır, biatı onayladığını bildiren ve yeni hükümdarı tebrik eden menşur alınırdı.[36]
İstişarî meclis devlet ricalinden oluşuyordu. Oldukça nüfuzlu olan Fıkıh âlimleri meclisin en seçkin üyelerindendi.[37] Siyasî ve askerî görevler genellikle Lemtûne ve Cüdâle kabilesi liderlerine verilirdi. Vezir unvanı taşıyan divan kâtiplerinin bir kısmı askerî sınıftan ve sultanın yakın akrabaları arasından, Dinî, adlî görevlerle divanlarda umumiyetle Endülüslü ilim adamları istihdam edilirdi. Merkez teşkilâtında görevli emîrlerin başında yer alan el-vezîrü’l-kebîr çeşitli devlet işlerini yürüten ve vezir unvanı taşıyan divan kâtiplerinin başkanıydı. Bu divanlardan Dîvân-ı İnşâ devlet yazışmalarını, Dîvân-ı Ganâim ve Nafakāt-ı Cünd askerî işleri, Dîvân-ı Darâib malî işleri yürütür, Dîvân-ı Müstahlas devlet arazilerinin yönetimiyle ilgilenirdi.[38]
Kadılık, devletin önemli müesseselerindendir. Devlet başkalarınca önemsenen ve itibar gören âlimler, bu kadrolarda görevlendirilmiştir. Kadı, Beytülmalden harcama yapma hakkına sahiptir. Harcama yetkisi genellikle camilerin onarımı ve bakımı gibi giderler çerçevesindedir. Kadı, savaşlarda mutlaka askerler beraber bulunur, tüm cihat faaliyetlerine katılırdı. İstişare meclisinin üyesiydi. Emir ile kadı arasındaki halkayı vezir/Emir’in kâtibi teşkil ederdi. Fiilî idare kadılar aracılığıyla icra edilmekteydi. Kadı gücünü kanunlardan almaktaydı. Kanunlardan ayrılırsa kendisi de yargılanırdı.[39]
Ehlisünnete önem veren Murâbıtlar, Kuran, hadis ve Malikî fıkhına odaklanmıştır. Katı bir disiplinle, Kur’an’ın hukukî cezalarının yeniden tesisine gayret etmişlerdir. Murâbıtların cezaları uygulamada kararlı ve katı olmaları, fikrî altyapılarının dayandığı Abdullah b. Yâsin ile ilişkilendirilebilir. Abdullah b. Yâsin’in, dinî hükümlere sıkıca bağlı ve uygulamalarında tutucu olduğu anlaşılmaktadır. Abdullah b. Yâsin çöle doğru Yahyâ b. İbrâhim’e ilk defa katıldığında fıkhî olarak mülkleri helal olmayabilir diye Senhâce’deki ev sahiplerinin ikram ettiği sütü ve eti reddetmiş ve kendini henüz ıslah edilmemiş olan mahallî İslâm’dan tecrit etmiştir. Yalnız yabanî yiyeceklerle beslenmiş ve yün elbise giymiştir. Senhâce kabilesinin mallarının üçte birini alarak onları helal hale getirmeyi amaçlamıştır. Kurduğu Aratnanna şehrinde, evlerden hiçbirinin boyu diğerlerinden daha yüksek değildir.[40] Cezalandırma hususunda da Abdullah b. Yâsin’in taviz vermediği ve sert bir tutum takındığı nakledilmiştir. O, başarılı komutanı Yahyâ b. Ömer’i savaşta, komutanın vazifesine aykırı olarak çarpışmaya girdiği gerekçesiyle 20 kırbaçla cezalandırmıştır. Yahyâ cezayı kabul etmiştir ki bu aynı zamanda, taraftarlarının Abdullah b. Yâsin’e olan bağlılıklarını göstermesi bakımından mühim bir örnektir.[41]
Murâbıtlar’ın ilk tebliğ dönemlerinden itibaren yalan söyleyen ve içki içen yetişkinler cezalandırılmaya başlandı. Ribata girenler önce eski günahlarının cezasını çekiyordu. Namaza geç gelmek, namazın bir kısmını kılmamak, birinin camide sesini yükseltmesi kırbaçla cezalandırılmaya başlandı. Müzik aletleri kırıldı ve yasaklandı, şarap dükkânları ve tavernalar kapatıldı. İslâm hukukunca emredilmeyen vergiler kaldırıldı.[42] Dört eşe kadar evlilik yürürlüğe koyuldu.[43]
Murâbıtlar’ın izledikleri cihat politikası iç ve dış olmak üzere iki yönlüydü. Özellikle ilk zamanlarda cihat faaliyetleriyle Müslüman kabilelerin din anlayışlarının ve yaşantılarının ıslah edilmesi hedefleniyordu. Söz konusu kabilelere tebliğ yapılsa da genellikle onlarla Murâbıtlar arasında çatışmalar meydana geliyordu. Murâbıtlar’ın diğer müslüman kabilelere karşı oldukça sert bir politika izledikleri, şiddet ve baskı uyguladıklarına dair birçok rivayete rastlamak mümkündür. Mesela Avadagast şehri fethedildiğinde (446/1054-1055) yerleşik halka ait mülklere el konulduğu, kadınlarına tecavüz edildiği ve âlim bir hacının öldürüldüğü kaydedilmiştir. Yûsuf b. Tâfşîn’in 462/1070 yılında Fez’i aldığı zaman üç bin Zenâte mensubunun camilerde öldüğü söylenir.[44] Hitti, XII. asrın başlarında görülen mutaassıp müslümanların dinî hiddet ve gayretlerinin bir patlama gösterdiğini ve bu nedenle birçok Hristiyan, Yahudi ve hatta liberal düşünceli bir takım Müslümanların eziyet çektiğini iddia etmektedir.[45] Buna göre Yûsuf b. Tâfşîn, fakihlerinden aldığı bir fetva üzerine Granada (Gırnata) şehrinde Mozarab’ların[46] elindeki oldukça güzel bir kiliseyi yıktırmıştır. Aynı zümreye dâhil Granadalı Hristiyanlar, kuzeydeki Hristiyan hükümdarlar ile haberleştikleri gerekçesiyle ya kılıçtan geçirilmişler ya da Mağrib’e sürgün edilmişlerdir.[47]
2.     Ekonomik Hayat
Murâbıtların yerleşim bölgelerinde suya erişim imkânı kısıtlıydı. Kurak bölgelerde yetişmesi ve az su istemesi nedeniyle arpa ekimine ağırlık veriyorlardı. Hurma önemli ürünlerdendi ve özellikle Sicilmâse hurma yetiştiriciliğinde önemli bir şehirdi. Ayrıca kabak, karpuz, salatalık, mısır, pamuk ve şeker kamışı üretimi yapılıyordu. Tarımda develerin çektiği saban kullanılıyordu. Bölgede yetişen en önemli ürün ise tuzdu. Tuz ekonomik hayatta önemli bir yere sahipti. Tuzu kayalar halinde çıkardıkları tuzları küçük parçalar halinde kesiyor ve altın veya gümüşler değiş tokuş ediyorlardı. Evlîl ve Tefârî gibi bölgelerden çıkarılan tuz Gana ve Sudan’a taşınmaktaydı. Bitkilerin kabuklarından çıkardıkları yağı yemek pişirmede ve kandilleri yakmada kullanıyorlardı. Elde ettikleri yağı kumla karıştırarak evlerin duvarlarını sıvıyorlardı. Bunun sebebi evin içine şiddetli sıcağın geçmesine mani olmaktı. Bu yöntemin bir tür yalıtım yöntemi olduğunu söyleyebiliriz. Kabak kabuklarından kaplar yaparak bunları tuzluk ve baharatlık olarak kullanıyorlardı. Hayvanlardan başta deve olmak üzere, inek, koyun, keçi, at, katır ve eşekten faydalanılıyordu. Balını almak ve mum yapımında faydalanmak gayesiyle arılara önem veriyorlardı. Tüy, pamuk ve yünden elbise yapıyorlardı.[48]
Murâbıtlar Dînâr adını taşıyan mâdeni para kullanırlardı. Bu paraların bir yüzünde Murâbıtlar’dan Emîrü’l-Müslimîn, diğer yüzünde Abbasî halifelerinden İmam unvanıyla bahseden basılmış sikkeler bulunmaktaydı. Kastil ve Leon Kralı VIII. Alfonso bu sikkeleri kendi ülkesinde kullanmış ve üzerine Hristiyanlıkla ilgili bir takım kelimelere darp ettirmekle birlikte Arap harfleriyle yazılı bazı cümleleri yerinde bırakmıştır.[49]
3.     Sosyal Hayat
İlk Murâbıt liderleri sade ve gösterişsiz bir hayat tarzı benimsemişlerdi. Ancak zamanla gelişen ekonomi sayesinde toplumda zengin bir sınıf meydana geldi ve kölelerin sayısı arttı. Murâbıtların yaşam standartlarını değiştirmek istemelerinde Endülüs’e yaptıkları seferlerde oradaki yaşamın ihtişamını ve konforunu görmelerinin etkisinden söz edilir.
Toplumun temeli aile olmakla beraber çok eşliliğin yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle Abdullah b. Yâsin’in çok eşliliği özendirmek gayesiyle sık sık evlenip boşandığına dair rivayetler mevcuttur. Dört eş uygulamasının getirilmesi, daha önce mevcut olan dörtten fazla kadınla evliliği yasaklamaya yönelik olabileceği gibi kadınların bekâr kalmalarının istenmemesiyle de alakalı olabilir. Nitekim dinamik bir biçimde sürdürülen savaşlar nedeniyle toplumda kadın nüfusunun erkek nüfusundan daha kalabalık olduğu kaydedilmiştir.[50]
Çölde ve taşrada yaşayan kabilelerin geleneklerinin bir yansıması olarak kadın, özel ve sosyal hayatta seçkin bir konuma sahiptir. Kadın, özellikle ziraat ve hayvancılık gibi işlerde çalışmak için hareket özgürlüğüne sahiptir. Zengin kadınların örtünmeleri daha önemliyken diğer kadınların peçesiz dışarı çıkmaları ayıplanan bir tutum değildir. Görüşleri isabetli ve akıllı kadınların varlığından söz edilir. Bunlardan biri Yûsuf b. Tâfşîn’in eşi Zeyneb bt. İshak’tır. Onun Yûsuf b. Tâfşîn’in hükümdarlığını kurmasında ve güçlenmesinde önemli bir payı olduğu kaydedilmiştir. Murâbıtlar’ın çöküşünde kadınların etkin bir role sahip olduğuna dair görüş tenkit edilmiştir.[51]
Âlimlerin ve fakihlerin önemi haiz olan Murâbıtlar toplumundan birçok ilim adamı yetişmiştir. Kıraat ilminde Ebü’l-Hasan İbnü’l-Bâziş, oğlu Ebû Ca‘fer İbnü’l-Bâziş, İbn Azîme el-İşbîlî, Ebû Abdullah Muhammed b. Saîd el-Makkarî ve Ahmed b. Muhammed el-Lahmî ile tefsirde İbn Atıyye el-Endelüsî ve Ebû Bekir İbnü’l-Arabî bunların en önemlileridir. Devrin hadis âlimlerinin başında Endülüs muhaddislerinin imamı sayılan Ebû Ali es-Sadefî, Ebû Ali el-Gassânî, Ebû Abdullah Muhammed b. Hüseyin es-Sebtî, Ebü’l-Velîd İbnü’d-Debbâğ, Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Kādî İyâz, Abdullah b. Ali er-Ruşâtî, Ebü’l-Kāsım Ahmed b. Ömer et-Temîmî ve İbnü’s-Sakr el-Hazrecî gelmektedir.[52] Bunların dışında Coğrafya ve Tıp bilimlerinde yetişen âlimlerden ve onların kaleme aldıkları bazı önemli eserlerden söz edilir.[53]
4.     Mimarî Ve Sanat
Özellikle Emevîlerin güçlü motiflerinden sonra Murâbıtlar’ın sanatı oldukça zayıf kalmıştır. Murâbıtlar müsrif/israfa kaçan süslemelerden sakındılar. Bunda tercih ettikleri zahit ve münzevi ribat hayatının etkisinden söz edilebilir. Görkemli saray ve anıtlar yapmaktan kaçınmışlardır. Bu dönemin temel/main mimarî motifi at nalı kemerlerdir. Kare şeklinde ve seyrek süslenmiş minareler genellikle mihrabın köşesine konumlandırılmıştır. Murâbıtların döneminden ayakta kalabilen/günümüze ulaşan en önemli yapı Cezayir’in Tlemsen şehrinde bulunan Büyük Cami’dir. 1082 yılında inşa edilen caminin 1136 yılında yapılan restorasyonunda Murâbıt mimarisine sadık kalınmamıştır. Mihrabının oldukça süslü olması bundan kaynaklanmaktadır.[54]
Şiir, toplum hayatında önem verilen bir sanat dalıdır. Emirlerin desteği sayesinde şairler itibar kazanmışlardır. Murâbıt Emirlerinden özellikle Ali b. Yûsuf’un şiire önem verdiği ve şairlerin eserlerini ona sunmak için yanına Murâbıtların içinde yetişen hattat, şair ve mimarlar, himaye yoluyla Kuzey Afrika medeniyetinin filizlenmesine zemin oluşturmuştur.[55]



       










KAYNAKÇA
Adıgüzel, Adnan, “Abdullah B. Yasin Ve Murabıtlar Hareketi”, İslâmî İlimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 13, s. 49-67.
Altundağ, Şinasi, “Murâbıtlar”, MEB İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1979, Cilt: 8, s. 580-586.
Butşiş, İbrâhim el-Kadiri, el-Magrib ve'l-Endelüs fî Asri'l-Murabıtin, Beyrut, Dârü't-Talia, 1993.
Dendeş, İsmet, Hizmetli, Mustafa, “Murabıtlar Döneminde Kadınların Siyasi Rolleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XLI, s. 473-484.
Esposito, John L, Oxford İslam Sözlüğü, çev. Nurullah Koltaş, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2013.
Fisher, Humphrey, “Batı Ve Merkezi Sudan İle Doğu Afrika”, İslâm Tarihi Kültür Ve Medeniyeti, çev. Kemal Kahraman, İstanbul, Kitabevi Yayınları, 1997.
Hasan, Hasan Ali, el-Hadaretü’l-İslâmiyye fî’l-Magrib ve’l-Endelüs: Asrü’l-Murabıtin ve’l-Muvahhidin, Kahire, Mektebetü’l-Hanci, 1980.
Hasan, İbrahim Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, çev. İsmail Yiğit, İstanbul, Kayıhan Yayınları, 1992.
Hitti, Philip K, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul, İFAV Yayınları, 2011.
İnan, Muhammed Abdullah, Asrü'l-Murabıtin ve'l-Muvahhidin fi'l-Magrib ve'l-Endelüs, Kahire, Lecnetü't-Telif ve't-Terceme ve’n-Neşr, 1964.
Karlığa, H. Bekir, “Gazzâlî (Eserleri)”, DİA, 1996, Cilt: 13, s. 518-530.
Mahmûd, Hasan Ahmed, Kıyamu Devleti'l-Murabıtin, Kahire, Dârü'l-Fikri'l-Arabi, t.y.
Özaydın, Abdülkerim, “Abdullah b. Yâsîn”, DİA, 1998. Cilt: 1, s. 142.
Özdemir, Mehmet, “Yûsuf b. Tâfşîn”, DİA, 2013, Cilt: 44, s. 30-32.
Özdemir, Mehmet, “Zellâka Savaşı”, DİA, 2013, Cilt: 44, s. 222-223.
Sallâbî, Ali Muhammed, Abbasiler Dönemi Murabıtlar Devleti, çev. Ayhan Ak, İstanbul, Ravza Yayınları, 2010.
Şahin, Seyhun, Sansar, Fatih, “Endülüs’ün Düşüşünde Aragon Krallığı’nın Rolü”, http://cahij.com/Makaleler/34982928_Seyhun%20%C5%9EAH%C4%B0N,%20Fatih%20SANSAR-s.165-178..pdf (15.06.2017)
Yıldız, Hakkı Dursun, “Berberîler”, DİA, 1992, Cilt: 5, s. 478-483.
Yiğit, İsmail, “Murâbıtlar”, DİA, 2006, c. 31, s. 152-155.






*İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi.
[1] Hakkı Dursun Yıldız, “Berberîler”, DİA, 1992, Cilt: 5, s. 478.
[2] Ribât: Sınır boylarında ve stratejik mevkilerde askerî amaçlı müstahkem yapılara verilen addır. Ribatlar askerî eğitimin yanı sıra ibadetlerin ver ilmî faaliyetlerin icra edildiği mekânlardır ve buradan yetişen askerlere “Murâbıt” denmiştir. (Bkz. İsmail Yiğit, “Ribât”, DİA, 2008, Cilt: 35, s. 76-79.)
[3] İbrâhim el-Kadiri Butşiş. el-Magrib ve'l-Endelüs fî Asri'l-Murâbıtin, Beyrut, Dârü't-Talia, 1993, s. 7.
[4] İsmail Yiğit, “Murâbıtlar”, DİA, 2006, c. 31, s. 152.
[5] Abdülkerim Özaydın, “Abdullah b. Yâsîn”, DİA, 1998, Cilt: 1, s. 142; Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 52.
[6] Hasan Ali Hasan, el-Hadaretü’l-İslâmiyye fî’l-Magrib ve’l-Endelüs: Asrü’l-Murâbıtin ve’l-Muvahhidin, Kahire, Mektebetü’l-Hanci, 1980, s. 20-22.
[7] Ali Muhammed Sallâbî, Abbasiler Dönemi Murâbıtlar Devleti, çev. Ayhan Ak, İstanbul, Ravza Yayınları, 2010, s. 79, 80.
[8] Özaydın, “Abdullah b. Yâsîn”, Cilt: 1, s. 142.
[9] Şinasi Altundağ, “Murâbıtlar”, MEB İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1979, Cilt: 8, s. 581.
[10] Bergavatâ: Bölgede zuhur eden yeni dinlerden biri olarak kabul edilmiştir. Mensupları Yakuş adı verilen bir tanrıya tapıyor ve Sâlih adlı birini de peygamber olarak kabul ediyorlardı. (Bkz. Hakkı Dursun Yıldız, “Berberîler”, DİA, 1992, Cilt: 5, s. 482.)
[11] Adnan Adıgüzel, “Abdullah B. Yâsin Ve Murâbıtlar Hareketi”, İslâmî İlimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 13, s. 51.
[12] Mülûkü’t-Tavâif: Endülüs’te 1031-1090 yılları arasında hüküm süren emirlikler (Bkz. Mehmet Özdemir, “Mülûkü’t-Tavâif”, DİA, 2006, Cilt: 31, s. 553-556).
[13] Adıgüzel, “Abdullah B. Yâsin Ve Murâbıtlar Hareketi”, s. 57.
[14] Mehmet Özdemir, “Yûsuf b. Tâfşîn”, DİA, 2013, Cilt: 44, s. 30.
[15] Muhammed Abdullah İnan, Asrü'l-Murâbıtin ve'l-Muvahhidin fi'l-Magrib ve'l-Endelüs, Kahire, Lecnetü't-Telif ve't-Terceme ve’n-Neşr, 1964, s. 38.
[16] Altundağ, “Murâbıtlar”, Cilt: 8, s. 581.
[17] Sallâbî, s. 89-93.
[18] Özdemir, “Yûsuf b. Tâfşîn”, Cilt: 44, s. 30.
[19] Altundağ, “Murâbıtlar”, Cilt: 8, s. 581.
[20] Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 152.
[21] Mehmet Özdemir, “Zellâka Savaşı”, DİA, 2013, Cilt: 44, s. 223.
[22] Hasan İbrâhim Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, çev. İsmail Yiğit, İstanbul, Kayıhan Yayınları, 1992, Cilt: 5, s. 151.
[23] Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 152.
[24] H. Bekir Karlığa, “Gazzâlî (Eserleri)”, DİA, 1996, Cilt: 13, s. 518.
[25] Altundağ, “Murâbıtlar”, Cilt: 8, s. 583.
[26] 1039-1146yılları arasında Sarakusta (Saragossa) merkez olmak üzere Endülüs’ün kuzeyindeki Sağrüla‘lâ (Aragon) bölgesinde hüküm süren bir Arap hânedanı. Bkz. Mehmet Özdemir, “Hûdîler”, DİA, 1998, Cilt: 18, s. 301-302.
[27] Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, Cilt: 5, s. 156-159.
[28] Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 153; Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul, İFAV Yayınları, 2011, s. 741.
[29] Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, Cilt: 5, s. 160.
[30] Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 153.
[31] Seyhun Şahin, Fatih Sansar, “Endülüs’ün Düşüşünde Aragon Krallığı’nın Rolü”, http://cahij.com/Makaleler/34982928_Seyhun%20%C5%9EAH%C4%B0N,%20Fatih%20SANSAR-s.165-178..pdf (15.06.2017)
[32] Hitti, s. 739.
[33] Hitti, s. 740.
[34] John L. Esposito, Oxford İslam Sözlüğü, çev. Nurullah Koltaş, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2013, s. 257.
[35] Hasan Ahmed Mahmûd, Kıyamu Devleti'l-Murabıtin, Kahire, Dârü'l-Fikri'l-Arabi, t.y, s. 337.
[36] Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, Cilt: 5, s. 147
[37]Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, Cilt: 5, s. 348.
[38] Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 152, 153.
[39] Mahmûd, Kıyamu Devleti'l-Murabıtin, s. 370-374.
[40] Humphrey Fisher, “Batı Ve Merkezi Sudan İle Doğu Afrika”, İslâm Tarihi Kültür Ve Medeniyeti, çev. Kemal Kahraman, İstanbul, Kitabevi Yayınları, 1997, Cilt: 3, s. 234.
[41] Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, Cilt: 5, s. 349.
[42] Fisher, “Batı Ve Merkezi Sudan İle Doğu Afrika”, Cilt: 3, s. 234, 235; Esposito, s. 257.
[43] Bazı rivayetlere göre Murâbıtlar kurulmadan önce toplumda dörtten fazla kadınla evlenme yaygındı. Dolayısıyla bu kuralı dört eşle sınırlama olarak değerlendirmek mümkündür.
[44]Fisher, “Batı Ve Merkezi Sudan İle Doğu Afrika”, Cilt: 3, s. 235.
[45] Hitti, s. 741.
[46] Mozarab (Ar: Musta’rab): Endülüs’te Hristiyan kalmakla beraber Müslüman yaşayış ve kültürünü benimseyen zümredir.
[47] Hitti, s. 743.
[48] Sallâbî, s. 15-17.
[49] Hitti, s. 741.
[50] Butşiş. el-Magrib ve'l-Endelüs fî Asri'l-Murâbıtin, s. 22.
[51] İsmet Dendeş, Mustafa Hizmetli, “Murabıtlar Döneminde Kadınların Siyasi Rolleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XLI, s. 473-484.
[52] Yiğit, “Murâbıtlar”, Cilt: 31, s. 153.
[53] Sallâbî, s. 286-291.
[55] Esposito, Oxford İslam Sözlüğü, s. 257.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar